28 Aralık 2014 Pazar

BİR ZULMÜN KRONOLOJİSİ: ROBOSKİ

Formun Üstü
Formun Altı

28 Aralık 2011: Saat 21.37 ile 22.24 arasında Türk savaş uçakları sınır boyundaki bir grubu bombaladı. İlk bilgilere göre can kaybı 35 idi. Sonradan 34 kişinin yaşamını yitirdiği anlaşıldı.

29 Aralık 2011: Ana akım medyanın TV kanalları ve gazeteleri olayın üzerinden 12 saat geçtikten sonra ve elbette TSK’dan yapılan açıklamanın ardından haberi verebildi.

TSK açıklaması şöyleydi: “Bölgenin teröristler tarafından sıkça kullanılan bir yer olması ve geceleyin hududumuza doğru bir hareketin tespit edilmesi üzerine hava kuvvetleri uçakları ile ateş altına alınması gerektiği değerlendirilmiş ve saat 21.37-22.24 arasında hedef ateş altına alınmıştır.”

Aynı gün AK Parti yetkilisi Hüseyin Çelik, “Uludere bir operasyon kazasıdır” dedi. Çelik’in bir soruya gülerek yanıt vermesi tepki toplamıştı. Çelik, hem gerçekler araştırma sonucu çıkacak diyor, hem de “Bu bir kazadır” diyerek sonradan mahkemelerin alacağı kararları ilan ediyordu.
Başbakan Erdoğan ise şu açıklamayı yaptı: “Bir grubun olması daha önce Gediktepe ve Hantepe baskınlarında silahlar katırlarla taşınmasını hatırlatıyor. O zaman da niye bunlara müdahale edilmemişti denilmişti.”
Yani dönemin başbakanı Erdoğan, bombalanmasından hiç rahatsız değildi, bombalanmasa rahatsız olacaktı.

12 Kasım 2014 Çarşamba

"Milli aşure"nizden Alevilere şifa çıkmaz!

Bir görüntü: Cumhurbaşkanı, askere aşure dağıtıyor. Kazanlardan birinin üstüne 16 yıldızlı Cumhurbaşkanlığı forsu işlenmiş. Forslu aşure, evet. Bir kazana da Türk bayrağı işlenmiş. Bayraklı aşure. Bakar bakmaz görülüyor…

3 Kasım 2014 Pazartesi

Kan ekonomisi, kan parası


Madencilik, 
"işçiyi göm, parayı çıkar" 
sektörü. 
Türkiye'nin en kârlı sektörü bu yüzden. 
Adalet, bu sistemi deşifre etmeye değil, örtmeye ayarlı.



Patron beyefendiler, Soma kazasından sonra çıkan yasaların maliyet artırdığını beyan edip durdular malum. Maliyet artarsa, kâr azalır malum. Az kârlı işi kim niye yapsın değil mi efendim?

Peki sahiden öyle mi? Buyrun, Cumhuriyet gazetesinden Pelin Ünker'in bugünkü (30 Ekim Perşembe) haberinden:
Sanayi Bakanlığı verilerine göre madencilik ve taş ocağı sektöründe 2006-2013 yılları arasında kâr oranı yüzde 15.5'i bulmuş. Patron beyefendiler az bulmuştur elbette, ama aynı dönemde imalat sektöründe kâr yüzde 5.9'da, inşaatta 5.6'da. İşçilik maliyetleri arttı, kâr azaldı diye zırlayan bu beyefendiler, diğer sektörlerin en kârlısından üç kat fazla kazanmış. Peki niye ağlıyorlar hâlâ? E daha fazlası için. Daha fazla kâr demenin daha fazla can demek olduğunu biliyoruz, aynı dönemde can kaybı 651. Bu yılki can kayıplarıyla beraber 2006'dan bu yana 1005 madenci öldü. Ermenek'te haklarında haber beklediğimiz 18 emekçi umalım girmesin bu hesaba.

30 Ekim 2014 Perşembe

Ne mutlu polisim diyene: Artık ‘akla’ değil ‘kafaları’na göre arama yapabilecekler!



Meclis'e yeni sunulan torba yasa,
sekiz önce "düzeltilen" şeyleri
yeniden düzeltiyor:
Polis "somut" delil aramadan
arama yapabilecek.
Telefon dinleme/takip
kararı kolaylaşacak.
Mal varlığına el konulacakların sayısı artacak.


16 Ekim 2014 Perşembe

Cezası hafif, bedeli ağır: Sokağa çıkma yasağı, diktatoryal bir yetkidir

Sokağa çıkma yasağı,
darbeler, işgaller, iş savaşlar
gibi dönemlerde uygulanıyor.
Ağır bir uygulama yani.
Fakat kanundaki cezası hafif: 100 lira... 



15 Eylül 2014 Pazartesi

MEŞKLER: Burhan Şaylı


Çorlulu Ali Paşa Medresesi, kısaca Medrese kimilerinin dilinde Dergâh…
1980’lerin başından 1990’ların ortasına kadar İstanbul’un entelektüel hareketliliğinden çok önemli istasyonlarından biriydi. Başta İstanbul Üniversitesi olmak üzere kaydını yeni yaptırmış öğrencilerinden yılların hocalarına, o zamanlarda basın yayının kalbi olan Cağaloğlu’ndaki işletme ve kurumların bekçisinden üst yöneticisine kitap, kalem ve mürekkeple işi olan herkesin günün ve mevsimine göre gecenin bir vaktinde uğramadan edemediği bir mekan.
O vakitler Medrese’nin camında sık sayılacak aralıklarla bir el yazısı ilan asılırdı. Ölüm ilanı. İşçi, şair, öğrenci, romancı, hoca, öykücü, yayınca, gazeteci, serseri, televizyoncu, turist avcısı, boş gezenin boş kalfası, dolandırıcı, meczup, hanutçu, turist, esnaf, polis ve hepsinin emeklileri…
Yaşlı nargileciler, birkaç istisnası hariç hepsi geveze, haddinden fazla geveze, “konuşmayı şehvetle seven” insanlardan olan yeni nesil müdavimleri izleyip kimi zaman sinirli sinirli sohbetlerine dalarken, bir yandan da ölüyorlardı. Birkaç ayda bir yaşlı nargilecilerden birinin vefat ilanı ve cenaze bilgileri asılırdı camlara. Biz geveze yeni neslin çocukları, ölümsüzdük. İslamcılar, Türkçüler, Türkçü İslamcılar, sosyalistler, komünistler, oportünisteler, anarşistler, bibliofiller, bibliomanlar, düz manyaklar, dangalaklar, siyasetçiler…
Herkes “siyasi”ydi ama siyasetçiler daha o zaman da vardı ve zaten bakanlık düzeyine kadar çok sayıda kişi orada uzun zamanlar geçirdi. 1990’larda Beyoğlu yavaş yavaş bu mülemmadan nüfus çekmeye başladıysa da 90’ların ortalarına kadar sürdü curcuna. Güzel curcunaydı.
Gevezelik. Konuşma. Okuma. Yazma. Çok sayıda şiir dergisinin ve politika dergisinin ilk sayıları, bazen ikinci, bazen üçüncü sayıları birden ortaya çıkar ve kısa sürede masaları kaplardı. Çıkaranlar da okuyanlar da oradaydılar çünkü.
Serbest üniversite, serbest yayıncılık.
Çok konuşulurdu. Kulaklarımda uğultusu hala. Kendi sesimi bile duyacakmışım gibi geliyor anımsayınca o vakitleri… Yanı başında sayılacak mesafedeki İstanbul Üniversitesi’nin “okuma yazma düşünme” peşindeki nüfusuydu buluşan çoğunlukla ve kimi karta kaçsa da çoğunlukla çiçeği burnunda şuara takımı, kimi ciddi, kimi pozdan ibaret allamelik sevdalıları…
Kara dergisi, çıkabildiği kadarıyla orada çok tartışma yaratmıştı.
Anarşistler, benim gibi Marksist Leninist tornada işlenirken tezgahtan düşmüş (ya da belki daha düşmemiş) sosyalistler için şaşırtacak kadar çok nüfus oluşturuyordu. Oradaki anarşistler çıkarılsa, Türkiye’de kişi başına anarşist sayısı hayli eksilirdi. Burhan’ı orada tanıdım. Konuşmayı şehvetle severdi o da, oradaki hemen hemen herkes gibi.
Televizyonda Yaser Arafat’ın ateşli bir İntifada konuşması vardı, henüz simultane çeviri adeti oturmamıştı, birkaç dakikalık bir bölümdü. Bir kalıp dilime takıldı: “Ya şebabî Arabî…” Birkaç kere tekrar ettim. “Şebab” Koçgiri Kürtçesi’nde “cana yakın, sıcak kanlı, heyecanlı” anlamında kullanılıyor, ondan olsa gerek… “Ne dedi acaba” dediğimde, yanımda oturan, o zamana kadar sadece selamlaştığımız Burhan “Ey Arap gençliği… demek” dedi. Lafa karışmak serbestti. Laf arıyorduk zaten karışacak ya insan lafa karışacak.
“Arap mısın” dedim. Güldü, “Hayır anarşistim” dedi, gülüştük.
Baha Tevfik çalışıyordu. Uzun uzun anlattı bir gün. Güncel anarşist metinler bulmak bile hayli zorken, tarihi ve üstelik bir Osmanlı’ya ait bir anarşist metin bulmuştu, heyecanla anlatıyordu. Kropotkin’in 1930’larda basılmış Etika’sını bulmuştum ondan bir süre önce, hayli sevinmiştim. Kendisini eklektik ve hayli bireyci (yani bencil) bulduğumu söylemiştim özetle, o da özetle kalın kafalı bir Marksist Leninist olduğumu, kendisini başka türlü bulamayacağımı söylemişti.
Bir Medrese adetiydi, alınmak sohbetin bitmesi, yani konuşmanın kesilmesi demekti. Oysa orada konuşmanın sürmesi için oturuluyordu. Konuşmanın sürmesi, o zaman düşünmenin sürmesi sanıyordum. Çoğu zaman düşünmenin kesilmesi demekti konuşmak ama konuşma olmadan da düşünmenin imkan dahiline girmesi zormuş, zordu, zor.
Baha Tevfik basıldığında, Burhan ortalardan kaybolmuştu. Sonra yurt dışına gittiğini öğrendim. Sonra zaman zaman karşılaştık. En son Gezi Eylemleri sırasında gördüm tesadüfen. Keşmekeşin içinde az lafladık gene. Konuşma hevesi azalmamıştı hiç. “Hâlâ Leninist misin sen” dedi. “Hayır, komünistim ben” dedim. Yine gülüştük. Ayrıldık. Bir bilinmeyen el mi var, dedim ayrılırken, belirli insanlarla belirli noktalarda, belirli kavşaklarda, hiç habersiz, nedensiz karşılaşmak? Sanki kesişmeye yazgılı çemberlerde yaşıyoruz... Güldüm bu mistik atağıma kendi kendime... 
Göçünü toplamış Burhan. Duyduğumda, gözümün önüne Medrese’de ihtiyarlar için asılan vefat ilanları geldi. O zaman ölümsüzdük. Şimdiyse çaresiz, ölüm sırası bizde artık.
Tayfun Gönül gidince, bir kaza oldu, bir dönemden bir karakter, kendi seçiminin –kendine bakmama seçiminin- sonuçlarını yaşattı bize sandım. Şimdi Burhan Şaylı gidince anladım. O yaşlı nargilecilerden boşalan sıralarda oturuyoruz artık.


25 Ağustos 2014 Pazartesi

MEŞKLER: Az, azlık, azınlık...


Herkesin tanıdığı ilk azınlık kendisidir.
Şaşırıyorum, her insanın bir göçmen olduğunu, doğduğu eve yabancı olarak geldiğini ve orada uzun, çok uzun süre bir azınlık olarak kaldığını nasıl düşünemez insan?

16 Ağustos 2014 Cumartesi

Türkiye partisi olun demek, Türkiye partisi değilsiniz demektir!


HDP lideri Selahattin Demirtaş’ın
‘Türkiyelileşmeyi başarması’na
övgüler diziliyor.
AK Parti’nin, CHP ve MHP’nin
liderlerinin yeterince
Türkiyelileştiğini nereden biliyoruz?


Türkiyelileşme nedir? Hani şu HDP’den beklenen. BDP’den, DTP’den, HEP’ten, HADEP’ten, DEP’ten, yani Kürtlerin siyasal organizasyonlarından beklenen. Nedir bu? Şu kadim cumhuriyet projesinin yakıcı temel problematiği olan “homojen, tekçi toplum projesi”nin yerine üretilmiş bir hüsnü tabir mi? Siyasal sahnede yasal ve toplumsal meşruiyetle var olmak için yerine getirilmesi gereken bir ön şart mı? Ontolojik bir yabancılığın, bir dıştalığın aşılmasına yönelik siyasal bilgelikle dile getirilmiş bir kelamı kibar mı?

13 Ağustos 2014 Çarşamba

MEŞKLER: Topkapı'da Fethedilen Zamanın Peşinde


Kendimi Topkapı’da buluverdim. Dalgınlıkla Cevizlibağ diye inmişim. Yaz, nem, uykusuzluk, bir de dalgınlık.



Dalgınlık, sabırsızlığın öbür yüzü olabilir mi? Hani şu Kafka’nın deyişiyle cennetten kovulmamıza yol açan sabırsızlık. Hem kovulma nedeni, hem de geri dönememe nedeni.

Ne tuhaf Topkapı.
Sonra gelen metrobüse bineceğime merdivenleri tırmanmaya başladım. Bu yaz nostalji illetine mi tutuldum? Topkapı’yı göresim geldi, yeni halini…
Park olmuş. Uluağaç olmayı bekleyen bodur ağaçlar doldurmuş her yanı. Ağaçlar büyüyecek ama hayır büyümeyeceğiz der gibi bodur duruyor.
O eski İstanbul’un büyük keşmekeşi, Trakya ve Anadolu otogarlarının, eskicilerin, sanayi sitesinin yerine yerler esiyor. O kaotik kalabalıktan bu ıssızlığa göz kırpan terk edilmişliğe…

Bir dönüm yazı, dönüşüm yazı. 18 yıllık işim bitti. Bir ay içinde yepyeni bir hayat düzeni. Topkapı da yepyeni bir düzende. “Fetihkapı” diye bir tabela görüyorum, park adı herhal. “Fetihçi” bir düzenleme var. Vıcık vıcık Türk-İslam sentezi: Topkapı Kültür Parkı en büyük isim galiba.
Kültür A.Ş. orada, hani şu ucuza ve iyicene kitap basmakla yola çıkan, sonra iktidar imkanlarıyla zenginleşince zenginlere kalın, daha doğrusu “büyük”, caf caflı kitaplar basmayı kültür işi zanneden belediye şirketi.
Topkapı Türk Dünyası diye bir levha daha görüyorum. Bir de lokanta var.
Topkapı fethedilmiş oluyor böylece sanırım. Gezsem mi o evleri? İçim kaldırmıyor. Boşaltılıp insansızlaştırılmış mekan dokunuyor az. Mutenalaşma demek biraz da tenhalaştırma demek herhal.
Fetih müzesine gitmek de gelmiyor içimden. İstanbul’u hep yeniden fethetmek, fethi her an anmak, hâlâ o eski çağların kılıç hukukunu canlı tutmak… teşhirci sağ tehditkârlık…
Davutpaşa mezarlığının duvarı var bir geçmişten, çocuk işçi günlerimden kalan, surlar bir de. Surlar temizlenmiş, paklanmış, insansızlaşmış. İnsansızlaştırma da mutenalaştırmanın bir rüknü.
Sur insanları vardı, atlarla birlikte oturan. Babamın şoförlük yaptığı minibüsteki muavinlik günlerinde alışmıştım atlarla oturmaya ben de.
Şimdi pırıl pırıl her yer, bin yıllık surlara plastik sandalyeler atılmış, raylı güneşlikler yapılmış, oturulup keyfedilecek ya.
“Kültürleştirilmiş” Topkapı, kültür turizmine açılmış: Ama sadece fetihçi kültürden değilseniz fazla yer yok. Hoş, zaten turizm ne ki kültür turizmi ne olsun…
Fetih kutlamaları başladığında, o kutlamalar eşliğinde “fetih henüz bitmedi” fikriyatı da işlendi topluma. “Son gayrimüslim nüfus”u eritmek, fetihçi ayinlerin çekirdeğindeki en önemli arzu değil miydi?
“Son gayrimüslimler” hiç bitmeyecek ama, hep yeni “gayrimüslimler” bulunacak, fetihçi arzunun tepesine bineceği yeni düşmanlık hedefleri.
İstanbul’a yabancı gelmiştim, en çok yabancılık çekilebilecek Topkapı kalabalığı, yabancılığımın kırıldığı yerdi de… Şimdi yine yabancılıyorum Topkapı’yı, ya da onun yeni düzeni beni yabancılıyor. İkisi birden doğru muhtemelen.

Hakan Sitesi. Karpit. Kaynak ışığı. Yağ, benzin, mazot karışımlı çamurlu zemin. Hiçbir şeyin yerini kestiremiyorum.
Karış karış bildiğimi sandığım yerdeyim, duvarla sur dışında bir şeyi yerine konduramıyorum.
O kaotik hal, o baş döndürücü keşmekeşte bir çocuk işçiyken duymadığım tedirginliği duyuyorum. Kemal Türkler’in cenazesinin olduğu günkü mahşeri kalabalık geliyor gözümün önüne. Ama kaybolmuş ve şekli değişmiş mekanda kalabalığı yerleştiremiyorum. Neden tedirgin değildim o gün? Babamın, “şoförlükte gelecek yok” deyip beni yanına verdiği yedek parçacıyla tamirci karışımı dükkanı patron korkudan kapatmıştı. Hakan Sitesi’nden çıkıp Topkapı mahşerine girdiğim o gün duyup da unuttuğum tedirginlik mi bugünkü?
Bir mezarlık kalmış geriye işte o canlı günlerden bir de artık kimseyi koruyamayan, kendisini bile koruyamayan surlar.
Surların girişindeki gazete bayiinin yerini çıkarıyorum ama… Oradan almıştım Orhan Kemal kitaplarını. Ucuz satıyordu diye hatırlıyorum. Şimdi o türden gazete bayilerinde iyi kitap ihtimali var mı? Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Sabahattin Ali de asardı mandalla, çizgi roman da, soft porno metinler de… İyi olan hepsinin bir arada olması mıydı acaba?

Daüssıla yazı bu. Nostalji yazı. Hayatımızdaki, dışımızdaki dönüşümler, değişimler, içimizi de dönüştürüp değiştiriyor ya unutulup gitmiş sandığım günler, anlar, haller su altından fırlayan kabarcıklar gibi aklıma geli geliveriyor.
Suriçine giriyorum. Oraların da eski kalabalığı yok ama o küçük meydan yine de hareketli. Beşiktaş otobüsü de Taksim otobüsü de durduğu yerde duruyor. Beşiktaş’a biniyorum. Deniz için. Henüz denizi kentsel dönüşümle fethedemediler ya… En azından tamamını…



----------------------------------------------

MEŞKLER, düşünce temrinleri. Söz temrinleri. 
Genellikle esrik haldeyken yazıldılar, rakı, bira, şarap, söyleşi, 
doğa temaşası ya da rüyaların yarattığı haller içindeki 
söz ve sözcüklerin kaydı... 
Silik, soluk, sıkıcı, kof görünen yanları bundan; 

göze, kulağa, akla hoş gelen yanları varsa yine bundan... 

26 Temmuz 2014 Cumartesi

Adaletsizliğin adını "güvenlik" koymuşlar



Abdullah Cömert davası,
Antakya’dan Balıkesir’e taşındı.
“Taşımalı adalet”,
adaletsizliğin oto yolu oldu.
Dava taşıma yoluyla
yargı, “doğal yargıç” ilkesini
kendi eliyle imha ediyor.




24 Temmuz 2014 Perşembe

İç Coğrafya



Bir kanatta bir karabulut geçerdi istek
Dokunup bir nefeste isteğine rüzgârın
Döner serpiştirirdi tasasız alına
Sevinç tozlarını
Uçuşurdu başının üstünde
O çifte kelebek
Gözkapaklarına konar beklerdi
Öylece, kımıltısız
Dinginlikle mayalanırken
Yastığının altında
Yeni istek

O zamanlardaydı
Ağır bir sezgiyle koşardı ardından
Geriye vınlamasını bırakıp yiten bıçak gölgesinin

Çeşmenin sessiz kavalında
Yatıştırırdı şaşkınlığını
Aldırmazdı
Gözyaşlarının onardığı
Yumuşak darbelere

İnanmazdı
Gülüşün yanağındaki kıymığın
Tanrının parmaklarından fırladığına


Yıkılmış atın acısını işlerdi
Toprağının tutanağına
Tutsak kartalın teleğinde kayıtlı doruğun

Kıvrak kırlangıçlar geri getirirdi
Onlarla uçsun diye savurduğu taşları

Ona dokundurmadan
Terletirdi sürüp
Parlak koşumlarıyla
Etrafında atını
Yazgının süvarisi

Efsanelerin getirdiği müjde
Doldururdu yerini
Terkisine alıp götürdüklerinin
Kalan boşlukta bir sızı salınırdı yine de

O zamanlardaydı
Kirpiklerinin çeperinde
Yumurtasını bırakan tutku
Son vermekteydi
Tatlı boşluğuna uykusunun


Karanlığa direncini sınardı
Sesinin kamçısıyla
Kışkırtıp kuşku akrebini
Bir yalnız kurt...

Yollar ayartmıştı çoktan adımlarının yönünü
Gökyüzü silmişti son gözyaşlarını mendiliyle
Yerleştirip dilinin altına
Erimez acılığını...


(13 Ekim 1992)


9 Temmuz 2014 Çarşamba

Kıyıda


                          Bo Zînê
Denize yürüdüm sana yürür gibi
Sende oturur gibi oturdum kıyıda
Kentin kıyısında ve denizin
Birer gölge değil miyiz
Denizin çağırışı karşısında

Kimi boşaltmaya gelmiş
Üstündeki kent yükünü
Kimi demirlemek için ruhunu
Aşkın ya da hüznün limanına
Denizin çağırışı karşısında

Kimi sayıp dökmede
Sevincini, tasasını ömrün
Kimi tuz kokusuna basmada
Gizli yaralarını yaşamın
Denizin çağırısı karşısında

Çoktan varmış dibe yazın tortusu
Güz rüzgarı dalgalardaki atlı
Ötüyor kışın keskin borusu
Oturduğum bankta kırbaçları

Denizin çağırışı karşısında

2 Temmuz 2014 Çarşamba

Öte yakanın çocukları

Zarokên Wî Tay


Cemal ve Hasret'e, hasretle...

"En kötü zaman, yönetenin ve halkın kötülüğünün birleştiği zamandır." (İbnu'l Mukaffa)

“Em herin wî tay.”


“Karşı yakaya geçelim.”

Wî tay. Utay.

Utaya gidelim.

Baharda karlar erimeye başlayınca dereler coşar. İki adam boyu kayalar, fındık kabuğu gibi, ceviz kabuğu gibi ırmak olmaya öykünmüş derede yürür gider. Karşı yakaya geçiş imkânsız gibidir. Utay, öte yaka seslenir gibidir derenin homurtuları arasından. Bahar, coşkudur. Çağrıdır. Çağrıya uymadır. Uymamak imkânsız gibidir baharın çağrısına.

İşte o zaman, o bahar toprağı, otu, börtü böceği canlandırınca, gençlerin yüreği de canlanır. "Dilên xortan jî heşar dibî." O zaman karşı yakaya geçmek, aileye, konu komşuya, köye, aşirete erginlik imtihanıdır. O zaman karşı yakaya, “wî tay”a, “utay”a geçmek, kara gözlü, kara belikli dotmam’a ya da qîz a ciran’a inceden, sadece yere bakarken alınacak selam demektir. Öte yakaya geçebilmiş olmanın, baharın çağrısına uymanın, derenin yasağını aşmanın mahcup gururu. 

O zaman gençler karşı yaka yoluna koyulur. Babalar, anneler, teyzeler, amcalar hoşlanmaz bundan. Dere ırmak olmuş, iki adam boyu kayalar, tonlarca ağırlık çeken kayalar fındık kabuğu gibi, ceviz kabuğu gibi selin içinde döne döne gidiyor. Kışın sessiz vadisi, bahar gümbürtüsüyle yankılanıyor. Huşu.
Çi fayda. Xortên xwîn germ, kayalardan atlaya atlaya ya da ağaç köprünün üstünden koşa koşa geçecektir karşıya. Madem bahar çağırmış. Ağaç köprü, pre ya darînî, bir kuru ağaç gövdesinin karşıdan karşıya yatırılmasından ibaret. Üstünden koşarken döner, devrilir, daha da kötüsü bir kaya gelir onu da katar önüne. Olsun. Karşıya geçilecek. Öteye gidilecek. Davete uyulacak. Meydan okuma kabul edilecek. İnsanlık karşıya geçe geçe, öteye gide gide gelmedi mi bugünlere? En eski, en yaygın öyküler hep karşıya geçme, öteye gitme öyküleri değil mi? 

Bir bahar taşkını zamanında pre ya darînî’den, ağaç köprüden geçmek için hızla koşan kardeşim suya düştü. O, sel sularının içinde, kayaların arasında görünüp kaybolurken yaşadığım dehşet hâlâ iliklerimi dondurur. Fakat yamandı. Çok yaman. Yüzen kayaların üstünden sekmeyi, sonra da bir devrilmiş ağaç kütüğüne tutunup çıkmayı başardı. Benden küçüktü ama benden büyük olmuştu artık. Sarılıp ağladık beraber. Korkudan. Geçen korkudan. Aşılmış korkudan. Sevinçten. Karşı yakaya geçişin sevincinden. Coşmuş suyun, amansız kayaların üstesinden gelmenin sevincinden.

Sonra “utay” adına, wî tay’a Hasret’le karşılık bulduk bir sohbetimizde. O, ütopya idi. Karşı yaka. Karşı yer. Öte yer. Geçilmesi imkansız yaka. Geçilmesi mecbur yaka. 

2 Temmuz, kardeşim Cemal’in derenin üstüne köprü diye gerilmiş ağacın üstünden düşüşünün dehşetini kat be kat yaşattı yeniden. Su azizdi, kardeşimi geri verdi. Ateş zalimdi, pismam’ımı aldı. Hasret’imi. 
Sudaki kayaların kimseye kastı yoktu, ateşi tutuşturan insan denizinin içindekilerin cana kastı vardı. Üstelik "utay"a gitmemişti Hasret, memleketine gitmişti, toprağına. Saz çalmaya. Biz öyle sanıyorduk. "Sêvaz a xwînî" deyişini eskilerde kalmış sanıyorduk, Pir Sultan'ın asılması zamanından, Koçgîrî kırgınından... 
Yanlış sanmışız. "Dedemi astılar kanlı Sivas'ta." Sonra da pismam'ımı aldılar... 
Hasret benden küçüktü. Benden küçük kalacak hep. Benden, çocuklarımdan, torunlarımdan.

İkisi de gitti. Ben kaldım. Onlar öte yakanın, tek gerçek öte yakanın çocukları artık. 


Lo pismamo, lo brayo ez bê we pir tenê mam. Dinê bê we bê tahm e. Win çun wî tay, ez li vî tay mam. Min ji bîr neken. Li ser min bisekinin.
Dûr ya nezik, ez jî têm cem we.

22 Haziran 2014 Pazar

Mutfaktaki cinayetler


Bana meslekte bir dağ olduğunu
farklı farklı tarz ve ifadelerle gösteren
Reha Mağden ve Haluk Aytün’ün
aziz hatıralarının önünde,
tüm çalışma arkadaşlarıma
selam ve teşekkür ederim.


Bu kişisel bir yazı. Bir veda. Hem kişisel yaşamımın, hem bir medya kuruluşunun 18 yıllık döneminin sonu. Kağıttan Radikal’in sonu. Önünden film şeridi gibi geçiyor her şey. Filmden bana kalanlar içinde aktarabildiklerimi aktarmayı deneyeceğim, sabrınıza sığınıp.**
Şahname’den iki karakter: Temiz Dinli Ermâyil ve İleriyi Gören Kermâyil. İki yoldaş zalim Dahhâk’ın sarayının mutfağına girerler. Amaçları, zalimin yılanlarına her gün beyinleri çıkarılıp yedirilen iki genci kurtarmaktır. Kavim inim inim inlemektedir.
İlk iki genç getirildiğinde birini öldürürler. Diğerini “mamur olmayan yerlerde dolaşma sakın” öğüdüyle dağlara yollarlar. Öldürdükleri gencin beynini, bir koyun beyniyle karıştırıp zalimin yılanlarını aldatmayı başarırlar. Böylece her gün bir çocuğu öldürür, birini kaçırırlar. (Şahname, Firdevsî, Kabalcı Yayınları)
Ermâyil ve Kermâyil iyi birer insan mı? Her gün bir çocuk kurtarmış olmalarına bakarsak, hayır diyemeyiz. Her gün bir çocuğu öldürüp beynini zalim kralın yılanlarına yem yaptıklarına bakarsak, zorlanırız. Efsaneler acımasız olur, fakat acımasız fikirler ilham etmezler, o acımasızlıkta acının yerini bulmamızı sağlayabilirler hatta. Hasılı, Ermâyil ve Kermâyil, saf iyiliğin ahlaki ve ruhani nimetlerine sığınmadılar diye, saf kötülüğün yaftasına mahkum edilemezler; fakat üzerlerine aldıkları ağır yükü, cinayet yükünü görmezden gelerek masum azizler de ilan edilemezler.

9 Haziran 2014 Pazartesi

Adalet Arayan İşçi Ailelerinin davetidir...


Haklı, zorlu ve önemli bir mücadeleyi yürütüyorlar. Davetleri var. Buyrun:


BASINA ve KAMUOYUNA..
DAVETİMİZDİR..
3 Yıl aradan sonra nihayet açılan ceza davasının 3. duruşmasındayız.
BEDAŞ VE ALKAMA ÇALIŞANI ERKAN KELEŞ DAVASI: ONLARCA İHMAL VE DENETİMSİZLİKLE GELEN İŞ CİNAYETİ..
Erkan KELEŞ, 2010 yılında Ramazan Bayramının 2.gününde evinden işe çağrılarak,  10.09.2010 tarihinde işvereni tarafından gönderildiği Gaziosmanpaşa- Arnavutköy Haraççı Merkez Mah.Eski Edirne Asfaltı caddesindeki elektrik arızasının giderilmesi işinde, elektrik çarpması sonucu hayatını kaybetti.
Gaziosmanpaşa Cumhuriyet Savcılığı tarafından atanan Bilirkişi Heyetinin Raporuna rağmen aradan 3 yıl geçti. Sorumlular belli olmasına rağmen…
Elektrik gibi tehlikeli işlerde çalışan bütün işçi kardeşlerimizin yaşadığı trajediye son vermek umuduyla adalet aradık.
Ceza Davası açıldı. Hem de ‘olası kast ve bilinçli taksirle ölüme sebebiyet vermekten..’ Yargılananlar BEDAŞ ve Taşeron Şirket ALKAMA yetkilileri.
Bu duruşmada, geçen duruşmaya çağrıldıkları halde gelmeyen BEDAŞ ve ALKAMA yöneticisi sanık ve tanıkları dinleyeceğiz.
Bizler, Erkan Keleş’in ailesi ve arkadaşları olarak, destek veren dostlarımız ve avukatlarımızla birlikte, 10.Haziran.2014 Salı günü 13:30’da Çağlayan Adliyesi’nin önünde (ana giriş kapısında) yapacağımız basın açıklamasına davet ediyoruz.
Saygılarımızla
İş kazası değil, cinayet diyoruz…
Bütün sorumluların yargılanmasını istiyoruz.
ADALET İSTİYORUZ...
Adalet Arayan İşçi Aileleri

bedasiunutma.org



5 Haziran 2014 Perşembe

Dağdan çocuk kaçırmak


PKK çocukları versin. 
Çocuk mapusları kapatılsın. 
Çocuklara zorla başka dil öğretilmesin. 
Çocuklar çalıştırılmasın. 
Vicdani ret tanınsın...
Dersim arşivleri açıklansın, hani orada da kaçırılan çocuklar vardı.
Ha, bir de yeri gelmişken, devlet çocukluğumu geri versin.




29 Mayıs 2014 Perşembe

Yaşayana kurşun, ölene GBT

Başbakan'ın grup nutkundaki Alevilerle ilgili cümlelerin tamamı vahim. Fakat polisin vurduğu birinin 'GBT kayıtlarına' bakıldığının ilanı bir eşiğin daha çoktan aşıldığını gösteriyor.

17 Mayıs 2014 Cumartesi

Düşene devletlû tekmesi, konuşana Başbakan sillesi

ÖNNOT: 
Tekmeci beyefendiyi sadece kendisi değil, iktidar partisinin yetkilileri onayladı. Bir milletvekili, "savunma durumu"nda olduğunu söyledi, göremeyen gözleri kınadı. Elleri, kolları tutulmuş insanlara tekme atmanın ne türden bir savunma olduğunu sormak gerekli mi, bilemedim.
Başkan yardımcısı Hüseyin Çelik de, aynı şekilde saldırıya uğradığı imasıyla "yedi günlük iş göremezlik raporu" aldığını söyledi. Doğrudur. Rapordan kolay ne var? Zaten sonra başbakan (Şimdiki genişletilmiş cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan) ile birlikte dolaşırken görüldü, cuma namazı ve Soma işçileri için kıyılan gıyabi cenaze namazında görüldü. İyi iş gördüğünün teyidiydi bu hareketler, iş görmezlik raporu da ne dersek diyelim, efendinin koruma altında olduğunun katmerli ilanıydı. Ayrıntıya girmek gereksiz bence, esas o kadar vahim ki: Denetimsiz şiddeti böyle onaylayan bir iktidar, ne yazık ki tam da tahmin ettiğim gibi yeni sistemi test etmekten ötesini yapmıyordur. İktidarların sözel şiddetleri, fizik şiddeti davet eder, fizik şiddeti ne yapar peki? Bu sorunun cevabını vermeye dili varan söylesin... Ellerinde, bellerinde otomatik silah bulunan özel harekatçı iki kişinin derdest ettiği bir yurttaşı tekmeleyen kişi iktidar tarafından böyle kollanıyorsa, sadece Anayasa değil, olası toplumsal barışı mümkün kılacak yerel, küresel tüm ilkeler gözden çıkarılmış demektir. 
Ha, adını yazmadım hiç, yazmayacağım da. Çünkü mesele hınç ve hırs dolu karnıyla istikbal peşinde olan bir kişi değil, mesele iktidarın onayladığı, bugün itibarıyla teşvik ettiği davranışların bizi nereye götürdüğü. Onaylayan sadece iktidar olsaydı, iyiydi, ne yazık ki... 



Başbakanlık müşaviriymiş. Devletlû yani.
Özel harekâtın yere indirdiği kişiye vurduğu tekme,
TCK'nın birçok maddesini ihlal ediyor.
Fakat bundan ibaret değil:
Kurulmakta olan sistemi test ediyor aslında efendi.



16 Mayıs 2014 Cuma

'Cehennem deliğine gir dediler'

Can işlerinde 
her sistem cinayetine 
‘kaza’ denilmesinin tek sebebi var: 
Aynı düzene devam arzusu. 
Mükellef türküsündeki gibi, 
dün de madencilere 
‘Cehennem deliğine gir’ 
dediler alçak ve yüksek makamlar. 
İşverene teşekkür eksikti tek.



“Aman da beyim vay efendim bu nasıl emir
Kapandı kapılar sürüldü demir
Aman da beyim vay efendim künyem yazıldı
İlet mezarlığına kabrim kazıldı.”


Başbakan Amerika’ya, İngiltere’ye, Fransa’ya gitti; biz de Kütahya’ya gidelim. Bu 1940’ların Tavşanlı şarkısı ile Soma iş katliamı arasındaki bağa...

9 Mayıs 2014 Cuma

Heron ile Çimen



Mekanik ebabiller kaplıyor göğü yavaş yavaş. Gagalarında ateşli taşlar.
Bir yeni meydanı açıyorlar siyasete. Meleklerin çekildiği yerlerden. Kırlangıçların bir daha dönmediği. Kitapları tersten yazarak. Dalın siyasetine, yaprağın, yaprakta yuvalanmış tırtılın.
Kıpırtısız kanatlarıyla siyaset ediyorlar can yemişine.
Ölüme doymuyorlar, doymamışken vurdukları daha yaşama…

Bir dil değişiyor her darbeyle, bir ağız kapanıyor, bir yara açılırken.
Çimenlerde bir siyah yara.
Söz taşıyor yarayı. Söz büyütüyor. Söz eğip büküyor. Pazara çıkarıyor. Süslüyor…
Biz bir şey görmesek de düşen ve yayılan yalımdan başka. Biz bir şey bilmesek de sıçrayan ve dağılan ömürden başka…

Yayılıyor kentlere doğru yangını sırtında çocuklar. Topraktaki sarsıntı kalplerinin ritmi. Dövülen dağların dilini susuyorlar. Niçin bilmiyorlar ama daha ağızlarını açar açmaz tanındıklarını.

Kullan-at taşlarıyla uçuyor başlarının üstünden bir ejdere vekil ebabiller. Emanet cam-gözleriyle izliyor onları. Taşlar ateşten bir halıya dönüşüyor yeri bulduğunda. Semender vermiyor onlara sırlarını alevleri aşmanın. Ateş veriyor gök, yağmur vermiyor.
Çimenlerin bilmediğini onlar da bilmiyor.

Yaşadıkları sadece öldüklerinden biliniyor.

5 Mayıs 2014 Pazartesi

Serdar Koçak'lı Bir Rüyanın Kaydıdır


Büyük ağız açılır kapanırdı
Bir şahmeran inerdi kentin karnına
Bir sabah inerdi, bir öğlen, bir akşam
Beşinci duvardan kaçıp sığınırdık
Demi kalbimize dökülen mini meyhanelere
Bir bilinmez höyükte kazırdık
Aklımıza kazılmış dövmeleri
Serdar Koçak o zaman İstanbul’da akardı
Babalar kafa kırardı. Hâlâ kırar

Yine de çiçeklenirdi her şey
Saçların arasında yayılan kan gibi
Kana kana inerdi sopalar üstümüze
Kıvrılır kalırdı köşelerde çocuklar. Kalırdık
Emirgan’da asma yapraklarına ağlarken gördüydüm
Sonra asma kütüğüne sarılıp şiir dediydi
Gelincikler yayılırdı unutulmuş arsalarda
Bazen ölüm çiçeklenirdi
Çiçeğe bakardık ölüme bakamayınca

Neden sonra biz girdik sıraya
Nereden bilecektik biz de çiçekleneceğiz bir gün
Çiçekçileri görmeden geçer
Tabutumuzdan kalkıp çelenkleri yerdik
Nereden bilecektik, çöl mendilimiz kadar
Üstümüze atılacak mendilimiz
El emeği göz nuru oya işlemeli

Büyük ağız üfürüyor öfkeli fönü
Domuzlar atlıyor boğazın akıntılarına
Kaçıyor domuzlar saksıya konulmuş ormanlardan
Serdar Koçak artık istifasından istifa etmiyor
Kâr etmiyor göbeğindeki yazı alnındaki yazıya
Sus artık diyor bana, sus
Zambak veriyor yemem için
Gizli mürekkeple gülmüş içine. Hâlâ güler

Beste dedikleri bağlanmış ses
Büyük ağız bize kürek veriyor kazalım diye
Kazalım da kazalım kuyumuzu kendimizin
Kafada ne çok yara izi var, hepsi baba elinden
Baba evinden çıkarken unuttuk onları
Baba evine dönerken sızlamaları bundan

Siz şarkı diyorsunuz onlara
Beraber söylenmiyor, tek başına söylenmiyor
Serdar Koçak artık kesti radyo yayınını
Babalar kafa kırar hâlâ
Biz göbeğimizi kendimiz keseriz
Büyük ağız birbirimizi gömmemizi istiyor
Bizse öpüp başımıza koyuyoruz






1 Mayıs 2014 Perşembe

Savaş ganimeti olarak yoksulluk

Suriyeli sayısı, resmi ağızlara göre 900 bini buldu. 200 binin biraz üstü kamplarda. Kalanlar ülkenin her köşesinde yaşam imkânı arıyor. Yeni yoksullar onlar. 'Misafirperverlik'ten paylarına kaygı, endişe ve aşağılamadan fazlası düşmüyor.




17 Nisan 2014 Perşembe

Çok yalancısın Türkiye!

Çocukları çok seversin değil mi Türkiye? Ama preste ezileni değil, tomruk altında kalanı değil, hapiste çürüyeni değil. Temiz, güzel, muhitine uygun olanı seversin.


Çok meşgulsün değil mi Türkiye? Büyük sorunların var. Büyük laflarla konuşuyorsun onları.
Küçük sorunları, küçük lafları, küçük olayları beğenmiyor, ilgilenmiyorsun? Küçük çocuklar var bir de başlarına ağır işler gelen… Fakat duygusal hezeyanlar yaratılmayacaksa, vicdan şovlarına yaramayacaksa, hele bir de alt sınıflardan, altta sayılan kesimlerdense adlarını bile anmasan olur değil mi? Çocukları seviyorsun tabii, gönlün öyle geniştir senin de her çocuk aynı olmuyor değil mi?

15 Nisan 2014 Salı

Okumak


Okumak ister misin beni, bir rüzgâr olduğum gün. Yanaşıp geleceğim gün batımımla, ufkundan batarak, dönmeyen geminin. Daha önce anlatamayacağım çok şey var çünkü. Çünkü daha önce anlayamayacağım çok şey var.

Okumak ister misin beni, bir doğumdan kalktığım gün. Ağzımda bir yudum, aradığım okyanustan. Sessiz bir şarkı, su ve tuzla yazılmış. Kurumuşsa da derim. Daha önce inanamayacağım çok şey var çünkü. Çünkü daha önce inanamayacağın çok şey var.

Okumak ister misin beni, gözlerimin kapandığı gün, uyuduğum güzelliğin korkusundan bir daha açılmadığı. Boynumda ter. Boynuna sarıldığım atın yelesinden sızan. Daha önce göremeyeceğim çok şey var çünkü. Çünkü daha önce göremeyeceğin…

Okumak ister misin beni, yazı olduğum gün. Yazıldığım gün. Bastığın taştan sıçrayan mürekkep. Aharsız kağıdında ahalinin çiğnediği. Daha önce yaşayamayacağım çok şey var çünkü. Daha önce yaşayamayacağın.


Dalgınlıkla girdim sanki yaşam kuyruğuna. Bekliyorum, aynı dalgınlıkla.

8 Nisan 2014 Salı

Niksar Dağlarında Tütün Edilenin Söylediğidir






Tütün edildim bir mağarada. Nice bir yoldaşla. Murad zamanıydı. Birinci Murad. Onu yazdı hep kitaplar. Hüdvendigâr. Beni hiç yazmadı. Bilmeyen ne bilsin. Bir mağarada tütün edildim.

Tanrı hep can alanların ağzındaydı.

Rahmindeydik toprağın. Niksar dağlarında. Çıkamadı kimse. Ne ben ne yoldaşlarım. Ölüm tüttü ciğerlerimize. Emdiğimiz süt köpürdü ağzımızdan. Niksar dağlarında rahmindeydik toprağın.

Kader hep can alanların dilindeydi.

Sordu annem yakasın tutup. “Nettin civanım a Murad!” Yalandı ördürdüğü taş duvarı yıktırdığı. Yalandı açıldığı kapının. Yürüyüp çıktığım yalan. Bırakmadım yoldaşlarımı. “Nettin civanım a Murad.” Yakasın tutup sordu annem.

Cevapsız sorular hep can alanların yakasındaydı.


Yoldaşlarla koyun koyunayız. Kimi beş yüz dedi sayımız. Kimi yedi yüz yazdı. Her yazışta bir başka anlatıldık. Aslında hep bir civandık. Dağ yoldaşımızdı bizim. Koyun koyunayız yoldaşlarla.

Saymak hep can alanların huyundandı.


Onu unuttu dağlar. Biz dağa karıştık. Onu yazdı kitaplar. Her yazışta başka başka. Biz sözde kaldık. Unutulan sözde. Hiç yazılmayan sözde. Hâlâ iki yakasında eli annemin. Onu yazdı kitaplar, bizi yazmadı. Bizi unutmadı, onu unuttu dağlar.

Yalan hep can alanların kitabındadır.

2 Nisan 2014 Çarşamba

Bağışıksız



I

Bir düş müsün sen ey tatlı gece, yuvarlanıp düşünce göz kapaklarının eğninden
Eskil denizlerinin eteğine

Kaç efsane dil verir bedene ve beden
Kaç dile bölüştürür kendini
Yekahenk hecesiyle

                                                                    bir düş müdür
                                                               düşsüz uçurumun
                                                                   ey karanlık yar
                                           kara kehribar sütünde memenin
                                                     kaç kavmin göçü dinlenir
                                  kaç görüntü dil döker doygun bakışa?

Zamansıza ayarlı ılgım mısın ışığın
Işıkla kurup sürdürdüğü oyunda?


II

Bu sen misin?
Beni arındırıp silahlarımdan sabaha sunan:
                                                               Kendi ışığından başka ışıklara muhtaç sabaha
                                                               Dalın ezgisini
                                                               Zilin kırbacıyla değişmiş sabaha?

Ayışığı silkeleyip gelir kar erincini
Korku eğirir ipeğini
                             ve kararır dokunma:

Bir kahkaha uzanıp girer yalım yüklü sözle toprağı kurumuş işitmenin arasına
Işıktan bir kahkaha mavi dönüşüyle döner gelir ve perdeler boğum boğum
isteğin isteği yönelişini... dokunuş yüz çevirir kendi yasasından ve sirene
dönüşen kahkahanın kahkahaya dönüşen sirenle buluştuğu panayıra yöneltir adımlarını kol kola...


-Ağla!
         demiştin ama kendine uygulamıştın yasayı:
öğütüp gecenin unuyla yoğurarak kara misinalar elde ettiler ondan... kara misinalardan bir ağ
ağular bedeni, düşürür kıygının derkenarına...

III

Nereden başlasam? Gözyaşı
Eritemez bu zırhı. Seziyorum
Yol gösteriyor sadece ürperme... Donup
Kalıyorum bağışıksız...

Hazır masa: İşte
Yüz ve Ay-
                  na

İşte grafon kağıdından biçilmiş gölge
(unutmayın... sevgili... biri de.. .sizin için bunların... biri de...)

Söz ve anlam?    Hazır:

-Şu aralık düş kapısı olmalı
-Kameraya el verir

-Şu dil kapısı
-Söz sevkıyatına uygun

-İstek kapısı için son bir kez düşünelim. Bir
tür çıngırak kullanılabilir bunun için
kemik bir flüt
ya da

IV
Hazır masa                           İşte:
Kan kızılı
makyaj


                                            İşte

Düş akı
makyaj


İşte                     :                 İnsan

Ruhu gövdeye bölelim: Bir şey kalmıyor geride
Gövdeyi ruha bölelim: Bir şey kalmıyor geride

Ruhtan gövde çıkarılıyor: Bir şey kalmıyor geride
Gövdeden ruh çıkarılıyor: Bir şey kalmıyor geride


Ama toplayamıyor ruhla gövdeyi hiçbir işlem
Düşünce
Kayıtsız salınımlarla dolasa da parmağına
Gülüş ve gözyaşı zincirini...
....

(1995)