25 Ağustos 2014 Pazartesi

MEŞKLER: Az, azlık, azınlık...


Herkesin tanıdığı ilk azınlık kendisidir.
Şaşırıyorum, her insanın bir göçmen olduğunu, doğduğu eve yabancı olarak geldiğini ve orada uzun, çok uzun süre bir azınlık olarak kaldığını nasıl düşünemez insan?

16 Ağustos 2014 Cumartesi

Türkiye partisi olun demek, Türkiye partisi değilsiniz demektir!


HDP lideri Selahattin Demirtaş’ın
‘Türkiyelileşmeyi başarması’na
övgüler diziliyor.
AK Parti’nin, CHP ve MHP’nin
liderlerinin yeterince
Türkiyelileştiğini nereden biliyoruz?


Türkiyelileşme nedir? Hani şu HDP’den beklenen. BDP’den, DTP’den, HEP’ten, HADEP’ten, DEP’ten, yani Kürtlerin siyasal organizasyonlarından beklenen. Nedir bu? Şu kadim cumhuriyet projesinin yakıcı temel problematiği olan “homojen, tekçi toplum projesi”nin yerine üretilmiş bir hüsnü tabir mi? Siyasal sahnede yasal ve toplumsal meşruiyetle var olmak için yerine getirilmesi gereken bir ön şart mı? Ontolojik bir yabancılığın, bir dıştalığın aşılmasına yönelik siyasal bilgelikle dile getirilmiş bir kelamı kibar mı?

13 Ağustos 2014 Çarşamba

MEŞKLER: Topkapı'da Fethedilen Zamanın Peşinde


Kendimi Topkapı’da buluverdim. Dalgınlıkla Cevizlibağ diye inmişim. Yaz, nem, uykusuzluk, bir de dalgınlık.



Dalgınlık, sabırsızlığın öbür yüzü olabilir mi? Hani şu Kafka’nın deyişiyle cennetten kovulmamıza yol açan sabırsızlık. Hem kovulma nedeni, hem de geri dönememe nedeni.

Ne tuhaf Topkapı.
Sonra gelen metrobüse bineceğime merdivenleri tırmanmaya başladım. Bu yaz nostalji illetine mi tutuldum? Topkapı’yı göresim geldi, yeni halini…
Park olmuş. Uluağaç olmayı bekleyen bodur ağaçlar doldurmuş her yanı. Ağaçlar büyüyecek ama hayır büyümeyeceğiz der gibi bodur duruyor.
O eski İstanbul’un büyük keşmekeşi, Trakya ve Anadolu otogarlarının, eskicilerin, sanayi sitesinin yerine yerler esiyor. O kaotik kalabalıktan bu ıssızlığa göz kırpan terk edilmişliğe…

Bir dönüm yazı, dönüşüm yazı. 18 yıllık işim bitti. Bir ay içinde yepyeni bir hayat düzeni. Topkapı da yepyeni bir düzende. “Fetihkapı” diye bir tabela görüyorum, park adı herhal. “Fetihçi” bir düzenleme var. Vıcık vıcık Türk-İslam sentezi: Topkapı Kültür Parkı en büyük isim galiba.
Kültür A.Ş. orada, hani şu ucuza ve iyicene kitap basmakla yola çıkan, sonra iktidar imkanlarıyla zenginleşince zenginlere kalın, daha doğrusu “büyük”, caf caflı kitaplar basmayı kültür işi zanneden belediye şirketi.
Topkapı Türk Dünyası diye bir levha daha görüyorum. Bir de lokanta var.
Topkapı fethedilmiş oluyor böylece sanırım. Gezsem mi o evleri? İçim kaldırmıyor. Boşaltılıp insansızlaştırılmış mekan dokunuyor az. Mutenalaşma demek biraz da tenhalaştırma demek herhal.
Fetih müzesine gitmek de gelmiyor içimden. İstanbul’u hep yeniden fethetmek, fethi her an anmak, hâlâ o eski çağların kılıç hukukunu canlı tutmak… teşhirci sağ tehditkârlık…
Davutpaşa mezarlığının duvarı var bir geçmişten, çocuk işçi günlerimden kalan, surlar bir de. Surlar temizlenmiş, paklanmış, insansızlaşmış. İnsansızlaştırma da mutenalaştırmanın bir rüknü.
Sur insanları vardı, atlarla birlikte oturan. Babamın şoförlük yaptığı minibüsteki muavinlik günlerinde alışmıştım atlarla oturmaya ben de.
Şimdi pırıl pırıl her yer, bin yıllık surlara plastik sandalyeler atılmış, raylı güneşlikler yapılmış, oturulup keyfedilecek ya.
“Kültürleştirilmiş” Topkapı, kültür turizmine açılmış: Ama sadece fetihçi kültürden değilseniz fazla yer yok. Hoş, zaten turizm ne ki kültür turizmi ne olsun…
Fetih kutlamaları başladığında, o kutlamalar eşliğinde “fetih henüz bitmedi” fikriyatı da işlendi topluma. “Son gayrimüslim nüfus”u eritmek, fetihçi ayinlerin çekirdeğindeki en önemli arzu değil miydi?
“Son gayrimüslimler” hiç bitmeyecek ama, hep yeni “gayrimüslimler” bulunacak, fetihçi arzunun tepesine bineceği yeni düşmanlık hedefleri.
İstanbul’a yabancı gelmiştim, en çok yabancılık çekilebilecek Topkapı kalabalığı, yabancılığımın kırıldığı yerdi de… Şimdi yine yabancılıyorum Topkapı’yı, ya da onun yeni düzeni beni yabancılıyor. İkisi birden doğru muhtemelen.

Hakan Sitesi. Karpit. Kaynak ışığı. Yağ, benzin, mazot karışımlı çamurlu zemin. Hiçbir şeyin yerini kestiremiyorum.
Karış karış bildiğimi sandığım yerdeyim, duvarla sur dışında bir şeyi yerine konduramıyorum.
O kaotik hal, o baş döndürücü keşmekeşte bir çocuk işçiyken duymadığım tedirginliği duyuyorum. Kemal Türkler’in cenazesinin olduğu günkü mahşeri kalabalık geliyor gözümün önüne. Ama kaybolmuş ve şekli değişmiş mekanda kalabalığı yerleştiremiyorum. Neden tedirgin değildim o gün? Babamın, “şoförlükte gelecek yok” deyip beni yanına verdiği yedek parçacıyla tamirci karışımı dükkanı patron korkudan kapatmıştı. Hakan Sitesi’nden çıkıp Topkapı mahşerine girdiğim o gün duyup da unuttuğum tedirginlik mi bugünkü?
Bir mezarlık kalmış geriye işte o canlı günlerden bir de artık kimseyi koruyamayan, kendisini bile koruyamayan surlar.
Surların girişindeki gazete bayiinin yerini çıkarıyorum ama… Oradan almıştım Orhan Kemal kitaplarını. Ucuz satıyordu diye hatırlıyorum. Şimdi o türden gazete bayilerinde iyi kitap ihtimali var mı? Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Sabahattin Ali de asardı mandalla, çizgi roman da, soft porno metinler de… İyi olan hepsinin bir arada olması mıydı acaba?

Daüssıla yazı bu. Nostalji yazı. Hayatımızdaki, dışımızdaki dönüşümler, değişimler, içimizi de dönüştürüp değiştiriyor ya unutulup gitmiş sandığım günler, anlar, haller su altından fırlayan kabarcıklar gibi aklıma geli geliveriyor.
Suriçine giriyorum. Oraların da eski kalabalığı yok ama o küçük meydan yine de hareketli. Beşiktaş otobüsü de Taksim otobüsü de durduğu yerde duruyor. Beşiktaş’a biniyorum. Deniz için. Henüz denizi kentsel dönüşümle fethedemediler ya… En azından tamamını…



----------------------------------------------

MEŞKLER, düşünce temrinleri. Söz temrinleri. 
Genellikle esrik haldeyken yazıldılar, rakı, bira, şarap, söyleşi, 
doğa temaşası ya da rüyaların yarattığı haller içindeki 
söz ve sözcüklerin kaydı... 
Silik, soluk, sıkıcı, kof görünen yanları bundan; 

göze, kulağa, akla hoş gelen yanları varsa yine bundan...