30 Temmuz 2013 Salı

Buğday kardeşliği, iktidar kardeşliği

Bu kardeşlik temasına daha önce de takıldım, en az iki yazıyla. Biri 2. Mehmet'in yasasının yürürlükteki yazanın dip koçanında yazıldığı fikrini işliyordu, işte: Kardeş kavgası, barış ve yasa

Daha yeni olanı da, Habil-Kabil meseli üzerinden, "katil kardeş"in cinayete kışkırtıldığını, egemen güç tarafından kışkırtıldığını öne sürüyordu. Meselin bu yorumunun radikal bir yönü ve radikal imkanları var hâlâ kanımca. Çünkü "kardeşliğin kışkırtılması", kardeşlik terbiyelerinin iki yönünü de içeren bir özelliğe sahip. Şöyle: Hem "buğday kardeşliği" diye aşağıdaki kısa yazıda öne sürdüğüm şey, hem de "iktidar kardeşliği" diye bir süredir işlediğim şey birer terbiye olmak zorunda. Doğuştan, kendiliğinden bir insan olmadığı gibi, bir kardeşlik de yok. İki terbiye biçiminin, politik mücadele biçimleriyle ve toplumun gidişatıyla yakından ilgisi olmak zorunda. İşte aşağıda okuyacağınız son yazıdan önce okunabilecek  o yazı: PKK ya da KCK'yi kim yarattı? Brakujî





Seyhan Doğan'ın 
katilleri niye hâlâ aramızda? 
Uludere'de dava 
niye sürüncemede? 
 Çünkü iktidarın seçtiği 
'kardeşlik', kardeşi boğduran kardeşliktir. 
 Yavuz Selim sevgisi de bu yüzden.


25 Temmuz 2013 Perşembe

Sıradan Bir Toplum


Cellatlarını ele vermemekle övünen tuhaf bir kavim gördüm.
“Böylece”, diyorlardı, “Sırayla cellat oluyor herkes. Yeterince zaman geçince adalet yerini bulmuş oluyor.”

“Herkes kurban olmaz mı peki” diyesi oldu oradaki yabancılardan biri, “A, evet!” dediler, “Böylece, sırayla kurban oluyor herkes. Yeterince zaman geçince adalet yerini bulmuş oluyor.”


“Gidelim buradan” dedi yabancı biz diğer yabancılara dönüp. “Hemen gidelim. Yeterince zaman geçmeden...”

24 Temmuz 2013 Çarşamba

Barış süreci, savaş süreci



'Barış istiyoruz' diyen, 
Öcalan'la görüşecek 
heyetten milletvekilini niye çıkarır? 
Öcalan'ın görüşmelerini niye 
anlaşılır düzene bağlamaz?

20 Temmuz 2013 Cumartesi

Neoliberalizmin beden eğitimi ya da tacizdeki kamu yararı

Bir kadın 
 gözaltında soyulduğunu, 
domaltıldığını söyledi, 
görevlilere işlem yok. 
Bir kadın "Polis taciz etti, 
benden uzak tutun" 
diye başvurdu, "
Kamu görevlisi uzak tutulamaz" 
kararı çıktı. 

Beden kimindir? Cevap, ne türden bir hukuki rejimde yaşadığımızı gösterir. Verilmiş cevaplara göre bir karar alacağız, ancak önce bazı olaylar.
* * *

Bedene, özellikle kadın bedenine yönelik kolluk uygulamalarına şikayet yağıyor. Cezaevlerinden yükselen çıplak aramaya karşı protestolarsa hiç duyulmuyor.

“Genital arama”ya tabi tutulduğunu söyleyen bir kadının şikâyeti üzerine savcılığın bazı polislere dava açtığını öğrendik ki bu istisna niteliğinde “iyi haber”, karar henüz uzakta olsa bile.

Gezi eylemleri nedeniyle İstanbul’da gözaltına alınan, kamuoyunun yakından tanıdığı bir kadın çıplak arandığından şikâyet etti, “domaltılarak öksürmeye zorlandığı”nı dile getirdi. Bu şikâyetin kolluk amirleri ve savcılar tarafından ciddiye alınıp alınmadığını bilmiyoruz; ne idari, ne adli soruşturma duyduk.

KORUMA TEDBİRİNE RET
Hürriyet gazetesinin 17 Temmuz Salı günü birinci sayfadan verdiği bir haber hepsi gibi sarsıcıydı. Şöyle: Dikmen’de 26 Haziran’da gözaltına alınan bir kadın, kolluk güçlerince taciz edildiğini ve tecavüz tehdidi aldığını dile getirerek suç duyurusunda bulunur. Ayrıca aile mahkemesinden, “polislerin kimliklerinin saptanmasını ve 6284 sayılı kanuna göre koruma kararı verilmesini” ister. Yani, “O polisler, kamu gücünün yardımıyla bir daha bana yaklaşamasınlar” der. Korkmuştur.

Yargıç, “Polis hakkında uzaklaştırma kararı vermek kamu yararına uygun değildir…” diye karar cümlesine başlar ve şöyle devam eder: “Talep, aile mahkemesi görevi alanına uygun olmayan bir taleptir.” Cümlenin ikinci bölümü doğruysa, birinci bölümünü hiç kurmamak gerekir. “Talep aile mahkemesinin görevi alanına girmiyorsa” yargıcın yapacağı şey, “Görev alanıma girmiyor, gidin başka yerden başka türden koruma tedbirleri isteyin” demek ve dosyadan el çekmektir. Oysa yargıç, “Polisin uzaklaştırılmasında kamu yararı yoktur” sözüyle aslında görevsizlik kararı vermediğini, polisin polis olarak bir yurttaştan uzak tutulmasının doğru olmadığını hükme bağladığını ilan etti. Buradaki usuli sorun (görev alanı değilse, içeriğe dair hüküm kuramaz) çok ciddi olmakla birlikte, verilen hükmün içeriğinin yanında hayli masum.

‘KAMU YARARI’ NEREDE?
“Polisin uzak tutulmasına ilişkin kararda kamu yararı yok” demek, “tacizci ve tecavüzle tehdit eden polisin, tehdit ettiği kişiye yakın olmasında kamu yararı var” anlamına içinde taşır. Rasgele bazı polislerin değil, taciz eden, tecavüzle tehdit eden polislerin uzaklaştırılması istenmiştir çünkü, karar da doğal olarak onlarla ilgilidir. Taciz ve tecavüz tehdidinde hangi kamusal yarar görülebilir? Kararda yazılmadığı için bilmemiz imkânsız.

* * *

Baştaki soruya dönelim: Beden kimin? Hukuk ve siyaset tarihinde bu sorunun en ünlü cevabı, “habeas corpus”tur. “Bedenin senindir.” Aslında sorunun kendisine değil, daha önce verilmiş bir cevaba cevaptır.

“Beden kimindir” sorusuna bilinen en eski cevaba göre, beden üç sahipli bir mülktür, cevap eskidir ama eskimemiştir: Beden tanrınındır; ona vekaleten kral ile adamlarının ve ikisine de vekaleten aile babasının. “Habeas Corpus”, bedeni (tanrıyı şahit yazarak) kendisine ait sayan, dolayısıyla ona istediğini yapma yetkisini kendisinde gören krala cevaben ortaya çıkar. Hukuk tarihinin bu kapitone kavramı, bugün tüm çağdaş hukuk sistemleri içinde bir şekilde karşılığını bulur; hiç uymayanda bile: En kısa süre içinde yargıç karşısına çıkarma mecburiyeti, (tutuklamaya ya da mahkûmiyete dair) bir yargı kararı bulunmadan kimsenin hapsedilemeyeceği ilkesi.

Kavramın olanakları bununla sınırlı değil: Bedene dokunma yetkisini de aynı kavramsal çatı altında ele almak gerek. Sadece işkence yasağı değil, bedene yönelik diğer fiiller de. Beden, kralın ve adamlarının değil de bireyin kendisininse, çıplak arama, oyuk araması, beden çukurlarında arama, bedenden kan veya tükürük gibi örnekler alınması da muhakkak ve muhakkak yargı kararına tabi olmalıdır. Türkiye’deki hukuk sistemindeyse “gecikmesinde sakınca bulunan haller” kalıbı çerçevesinde bu yetkiler savcı ve kolluğa emanet edilebiliyor. Ciğer kediye emanettir yani. Ayrıca ceza infaz memurlarına da bol keseden verilmiş durumda tüm bu yetkiler. Kedi dışındaki etoburlar da ihmal edilmemiş yani.

“Kimse kendi aleyhine delil vermeye zorlanamaz” anayasal kuralıyla birlikte düşündüğümüzde de beden üzerindeki birçok yetkinin yargıçlara tanınması bile hukuken uygun kabul edilemez. Beden, sahibininse. Kralın ve adamlarının değilse.

‘KUCAĞA OTURMA’NIN ŞİFRESİ
Polisin taciz ve tecavüz tehdidi gibi ciddi iddialara rağmen, iddiaları araştırma zahmetine bile girmeyip, “polisin bireylerden uzak tutulma kararında kamu yararı bulunmadığı” kararı, ancak bedenlerin bireylere değil “krala ve adamlarına” ait olduğu en temel kabulüyle kolayca mümkün olabilir.

Cezaevlerinden yükselen çıplak arama şikayetleri ancak bu temel kabulle işitilemez hale gelir.
Kolluk güçlerinin “çıplak arama, domaltma” gibi girişimleri aleyhine derhal işlem yapılıp kamuoyuna bilgi verilmesi, ancak bu temel kabulle önemsenmez olur.

Ancak bu temel kabulle bir ülkede bir yönetici, kimin kimin kucağına oturup oturmayacağını kendisine dert edip kamuoyuna ifşa eder. Aile babaları, anaları adına “Kabul edemeyiz böyle şeyleri” diye kamuoyunun ensesinde boza pişirir.

TANRISAL TEKELLER SİSTEMİ
Neo-liberal anlayış, “hızlı kar, pürüzsüz yönetim” idealiyle egemenliğini daim kılabilmek için, yüzyılların mücadelesiyle oluşmuş sınırlayıcı kavramları çöpe atma anlayışıdır.

Neo liberal iktidar, hak ve adalet mücadelelerinde kendisini sınırlayacak kavram ve kurumları çöpe atarken, o mücadelelerle geriletilmiş zalimce, yıkıcı, kıyıcı kavram ve kurumları da ihyayla meşguldür. En çok da kışlaları sever.

Neo-liberal yöneticilerin en büyük hayali, ekonomik tekellerinin selameti uğruna, tanrıyla temas ve tanrı buyruklarını yorumlama konusunda tekel yetkisini yeniden kendilerinin/devletin tekeline alma hayalidir.

Neo-liberal toplum tasarımı bir savaş tasarımı olduğu için tüm mevzilerde saldırı pozisyonu alır: Hukuku, adalete saldırıdır. Mimarisi, mekana saldırıdır. Estetiği ruha saldırıdır. Söylemleri zihne saldırıdır.

Onlar için güneş, gölgeleri belli olsun diye var sadece. Bedenlerimiz onlara hizmet, ruhlarımız onlara hürmet için var. İster vurur, ister soyar, ister domaltır, ister oyuklarını arar.

Neo-liberalizme karşı mücadele, bedenlere sahip çıkma mücadelesidir de bu yüzden. 

18 Temmuz 2013 Perşembe

Fas yolcularıyla mezar yolcuları

Cezasızlık, bir devlet kültürüdür. 
Adalete bakmadan 
kimin suçlu kimin suçsuz 
 olduğuna karar veren kültür. 
Kimin Fas'a kimin 
mezara yollanacağına 
 karar veren kültür.

15 Temmuz 2013 Pazartesi

MEŞKLER - Sözsüz konuşmalar




Konuşmanın sözle olmadığı yerler var. Olamayacağı.
Mezar mesela. Defin.
Kazmak. Yeni kazılmış mezar. Kefenli gövdeyi alıp dibe indirmek, yerleştirmek. Daha doğrusu aslında indirilen anda yerleşik olduğunu bilip yine de bir şeyler yapmaya çalışmak. Kaldırıp götürmek yerine bırakıp çıkmak.
Toprak. Toprak atmak.

Konuşma ellerdedir. Gövdede. Yüzde.Yürüyüşte, yürüyüşe hiç benzemeyen, hiçbir yere gitmeyen, mezarın etrafında, yanında, yöresinde dolanan.

Atılan her avuç, kürek toprak bir sözcük, bir cümle, bir koca sözler akışı. Sessiz sözcük, sözcüksüz cümle. 
Arkadan yüksek sesle Kuran 
ve ağlama sesleri. 
Kuran'a eşlik edebilecek tek söz hıçkırık. Kuran’la, tanrı sözüyle beraber, iç içe, insan sözü, tek mümkün insan sözü: Hıçkırık. ve gözyaşı. ve sessizlik.


Toprak keseği üstüne toprak keseği. Kimse kendinden emin değil, belki farkında bile değil ve ama şaşırtıcı biçimde herkes ne yaptığını bilir. Biliyor. Ağlayan, ağlamayan, yere bakan, taşa bakan, keseklere bakan, emin. Olan bitenden, yaptığından. Yapmadığından.

Anlam söylenende değil, sözde değil, yapılanda. Seste ve eylemde. Toprak keseği üstüne toprak keseği. Gözyaşı peşinden gözyaşı. Kucaklaşma üstüne kucaklaşma. Sevgili bedeni gömerken, birbirimize de gömülüyoruz.

Konuşmak, bir boşluğu doldurmak. Konuşmak, tek başına konuşmak, konuşmanın asıl içeriği. Anlam, konuşmanın sesinin, seslenmenin, ses alıp vermenin anlamından sonra gelen anlam.
Cenaze yapamayan toplumun pek de toplum olmadığı o yüzden mi söyleniyor? Konuşmadan konuşabilen toplum, cenaze yapmayı da bilen toplum. Konuşmadan konuşamayan, birbirini hiç bilmeyen, birbirine verecek gözyaşı, hıçkırığı, kucağı olmayan toplum. 

11 Temmuz 2013 Perşembe

Yargıçlar o palayı nasıl görmediniz?

"Yargıç palayı görmemiş" demek, 
polis palayı görmemiş demek olur. 
Çünkü Türk yargıcının gözü polistir.
Peki polis niye görmedi palayı? 
Ya da gördü mü? 
Onun da yanıtı, palalıdan önce de 
 ortalıkta olan sopalı adamlarda
ve palalıdan sonra ortaya çıkan 
tabancalı adamlarda.
 
 
Sahi, pala görülmemiş olabilir mi? Dünya âlemin gördüğü, kameraların ve polislerin önünde, arasında sallanan palayı, mahkemeler görmemiş olabilir mi? 

Yanıta geçmeden bir es: Tutuksuz yargılama esas. Çok az olmalı tutuklama, mahkûmiyetten az! Çünkü hürriyeti bağlamak için yargı kararı, güvenilir ve kesin olmalı, olacaksa. Palalı adamın tutuklanmayışı şu nedenle tuhaf: Herkesin herhangi bir nedenle tutuklandığı yerde, sokağa çıkıp insanların arasına yalın pala dalanın salıverilmesi, çifte standart fikrini uyandırır. Adalet duygusu, çifte standart görünce başka izahat aramaz. 


Peki ne olmuş? Yargıçlar, dosyada pala filan olmadığını söylemişmiş. Yargıcın palayı nasıl görmediğini anlamak için yargıçların nasıl gördüğüne bakalım. 


Gözleriyle diyeceksiniz, pek değil, gözleri bizim göz diye bildiğimiz şey değildir onların. Yargıçlar, önlerine gelen dosyadan görürler. Dosya, karar için mercek ya da alfabe gibidir. Dosyadan çıkan öyküye göre karar kesilir. Dosya da önlerine, savcının gözüyle hazırlanmış şekilde gelir. Savcı, yani devletin insanı. Yargıda görevi var ama o kadar da yargıyla ilgili değil, İçişleri’nin insanı. Savcı demek, devletin eli, kulağı, gözü, öykü anlatıcısı demek. Bu yüzden ‘cumhuriyet savcısı’ deniliyor ya. Güya, savcı cumhuriyetin, yargıç milletin, avukat da... Hay Allah, avukat pek oturmuyor bizim sistemde: Millet desek halk darılır, halk desek yurttaş alınır, yurttaş desek devletin hatırı kalır. O yüzden bizim yargı sisteminin üç ayağından bu üçüncüsü yetim, öksüz, kimsesizdir. Adliyede dövülebilir. Cezaevi kapısında soyulabilir. Müvekkiliyle görüştüğü için hapse girebilir, görüşmediği için de...
İşte savcı, hâkimin önüne dosyayı koyarken, avukat olsa bir şey görecekken, olmadığında başka bir şey görür. Görmeye mecbur kalır. Hoş, mecbur kaldığı şey, mecbur kalmak istediği şeydir genellikle, çünkü bizim yargıçlar ‘devletin’ adamı olan savcıyla yarışırlar, milletten önce devleti sever, sayar, korur, kollarlar. Neyse. Yargıcımız daha çok savcıyken, savcımız da yargıca götürdüğü dosyayla daha çok yargıçtır.
Savcı, avukatsız, müdahilsiz hazırladığı dosyayı aslında o kadar da tek başına hazırlamaz. Bir yardımcısı var: Polis. Aslında polis değil, ‘adli kolluk’ olması gerek ama bizde yok, birinci hem o hem odur. Polis, malum devletin polisi. Doğrudan İçişleri’nin personeli. Keskin bir hiyerarşi içinde. Emir-komutaya tabi. An itibariyle aldığı emirlerin ve eski emirlerin oluşturduğu kolluk kültürünün. Böyle bir sistemde savcının gördüğü, polisin gördüğünden bir milim fazla olamaz; yargıcın gördüğü de savcının gördüğünden. Adalette çifte standart yaratan bu fasit daire, yargı piramidinin ters dönmesi anlamına da gelir: En üstte yargıcın değil polisin oturduğu ters bir piramit. Bu yüzden yargıç, “Bu adam birini yaralamışsa kimi yaralamış? Neyle yaralamış?” diye sormadan salıverir getirileni. 


O zaman, “Yargıç palayı görmemiş” demek, polis palayı görmemiş demek olur.
Polis niye görmedi palayı? Yoksa gördü de... Bunun da yanıtı, palalıdan önce de ortalıkta olan sopalı adamlarda ve palalıdan sonra ortaya çıkan tabancalı adamlarda. Sopalı adamlardan birinin göründüğü kareyi Yetvart Danzikyan pek güzel yazdı, Serkan Ocak’ın takibinden çıkan kareyi: Takibin başka karesinde sopalı adam, polisin sırt çantasını düzeltiyor, oradan bomba alıp polise veriyor, sağa sola küfrediyor. Sonra bir amir sopasını istediğinde, “Ben sizdenim...” formülüyle ayrı gayrı olmadığını anlatıyor. İkisi aynı şey diyor: At binenin, iş bilenin, kılıç kuşananın, pala sallayanın, sopa göstericinin kafasına indirenin... Sahi, o sopalı adam nerede? Dağa mı kaçtı? Polis, onun polis olmadığını geç mi fark ediyor, yoksa baştan mı biliyor? Her yanıt öbüründen vahim. Hepsinin ucu, ‘polis gibi davranmayan polis’ mantığına kadar gidiyor, sopalı sivillere. O tarz çalışırsa polis, sopayı alan herkes polisliğe soyunur. İkisine de göz yummak mecburiyeti doğar. Palayı da görmez, silahı da bulamaz, sopalıyı da alıp götürmeyi akıl etmez. Vatandaşın, devletten bir şey beklemeden, maaşsız destan yazma arzusunu kırmak hiç olur mu? (10 Temmuz 2013, Radikal)


Bu yazı aslında bir seri, örceti şuydu:

PALALI ADAM NEDİR?

Daha da önceki şuydu:

POLİS YOKTU Kİ ORANTISI OLSUN

10 Temmuz 2013 Çarşamba

Çelişki meydanda!

“Ruha gelince,
tanıyacaksa kendini,
bir başka ruhunderinliklerine bakması gerek: 

Hem yabancı hem düşman, aynada gördük onu.” 

(Yorgo Seferis, Çeviri: Cevat Çapan) 





"Meydanlara toplanmak demokratik bir haktır ama meydandaki kalabalığa, coşkuya, sloganlara  aldanıp, hiç kimse meydanları bütün bir ülkenin fotoğrafı olarak sunamaz.” Sözlerin sahibi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan. Söz, yakın dönemde sıkça şahit olduğumuz, neredeyse her gün tekerrür eden bir olguya işaret ediyor: Bir meydanda toplananlar, meydanı toplandıkları yerin, kentin, ülkenin bütününün iradesi olarak görüyor ve görülmesini talep ediyor. Ve Başbakan Erdoğan, bunun doğru olmadığına işaret ediyor. Ne demiş oluyor? O meydanda bulunmayanlar, ülkenin total iradesinin dışındaymış gibi değerlendirilemez.

7 Temmuz 2013 Pazar

Palalı adam nedir?



Sahi, palalı adam nedir? Anlamaya çalışalım:

Yönetsel dilin şiddeti, çıplak şiddetin dilini çağırıyor. Ne tehlikeli!

“İster bireysel, kolektif düzlemde, ister kurumsal düzlemde olsun, fiziksel şiddete başvuruyu, iletişim formlarındaki ve dildeki tırmanma süreçleri önceler.”

6 Temmuz 2013 Cumartesi

Darbeli demokrasinin darbeyle imtihanı

Darbe dediniz de: 
Yüzde 10 seçim barajı 
bir darbe fiilidir. 
Darbecilere küfredenler, 
hazır ayaktayken, 
barajı da kaldırıverin. 


2 Temmuz 2013 Salı

Anlaşmazlık


Bizimle konuşmak için kendi dilinizi unutabilir misiniz? Bizim unuttuğumuz gibi? Bizi dışarıda bırakan dilinizi? Geçmişimizi sizin geçmişinizden ayıran, geleceğimizi.

Böyledir. Söylenenleri anlamak için dilinizi unutmanız gerekebilir bazen. Benim söylediklerimi, benden sonra konuşacakların söylediklerini ve en son sizin söylediklerinizi. Söyleyeceklerinizi.

Düşüncesi bile rahatsız edici: Adınız başka türlü seslenilecek.
“Güneş” denildiğini anlamak için, işittiğiniz sözcüğün güneşe gönderdiğini bilmeniz işe yaramayacak, “güneş” demeyi de unutmanız gerekecek. “Güneş” denildiğinde, güneşi çağrıştıracak her şeyi unutmanız:

Dilinize güveninizin kesinleştiği anda böyle oldu bu. O gün bugündür güneş bir başka dünyayı daha ısıtmaya başladı. Güneşin yeşerttiği bir sözcük olmaktan çıktı sizin sözcüğünüz. Yapraktaki yitik ağaçta bir anı olmaya başladı. Çürümeden başka geleceği olmayan yerdeki kuru yaprakta.

Unutabilir misiniz dilinizi, oradan dönebilmek için? Oradan, dilinizdeki dünyanın bizi dışarı attığı yerden, içeri koymadığı?
O gün çekildi ayaklar altından, kendi sözünüze de anlam katacak dünya. Anlaşabileceğimiz dünya. Anlatabileceğimiz.