29 Temmuz 2012 Pazar

Kırıklar 16-18


16


Yaşarız
Kanında birbirimizin

Karnında
Dünya kayasının

Yıkarız, yaparız
Günlerden yeni bir gün

Kim bildi
Hangisi ilk, hangisi son

İşte güz, işte yaz
İşte iki bahar

Arasında
Üstüste yapraklar

Kah siyah
Kah beyaz







17

Yazın yaralarını
Sarmalar güz

Baharın yaraları
Açılır kıştan






18

İlk arının gözü
Yarattı ilk çiçeği
İlk arıyı ilk çiçeğin tozu

Alevilik resmen kapatılmıştır, hayırlı olsun!


Yargıtay’ın “cemevi yapmayı, bakmayı, yaşatmayı” 
amaç edinmiş derneği kapatması, 
bütün cemevlerinin kapatılmasına kadar varabilir. 
Pratikte buna kimse cesaret edemez belki 
ama hukuken bu yol artık açık.




“Hünkârım, kan eyle kanun eyleme.” Bir Osmanlı sözü. Padişahın “hukuk dışı”na çıkma eğiliminin “kanun” haline gelmesi korkusuyla söylenmiş. Bir uyarı, bir yakarı. İktidarların bazı fiillerinin, insanı ölüme razı edebileceğini gösteren gerçekçi ve stilize bir söz.
Keşke sadece saltanat çağından kalma biz söz olaydı.
İnsanın kana razı gelip kanuna razı gelemeyeceği ne olabilir? Çok şey, “haklar ve özgürlükler” alanına giren birçok şey.

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Sivas yangınına asparagas benzini-zeyl


Yalan sürüyor. Sürecek de, biliyoruz. Önemli olan bu değil, önemli olan bizim kendi öykümüze sahip çıkıp çıkamayacağımız. 
Mesele sadece sevgili ölülerimizin hatırası da değil, mesele bu yalan furyalarının yaşayanlarımıza yönelmiş tehdit. Kendilerine benzemeyene yönelmiş sallanan parmaklar. 
Bu yalan furyasına eşlik eden kindar, saldırgan, ölümcül dilin gördüğü korumaya ne demeli? "Marjinal" deyip geçelim mi?

Sivas ateşine asparagas benzini







Madımak otelinde ateş ve dumanla 
işlenen katliama dair sürekli 
yeni iddialar ortaya atılıyor. 
“Onlar aslında İslamcıları zorda bırakmak için öldü” 
demeye az kaldı. 
Hedef hafızayı yok etmek. 
Bir hedef daha var: 
Adrese teslim özel afların alanını genişletmek.
...................................................................................................................................................................




Öykünü kimselere emanet etme
Öykünü ölsen de terk etme
(Hulki Aktunç)


Sivas’ta hafızaya saldırılıyor. Aralıksız neredeyse. Bin bir aklayıcı, fabrikasyon tevatüre yenisi eklendi: Efendim, Madımak otelinin içindeki hiç kimse yanarak ölmemiş. Kurşunlanarak öldürülmüş. Kindar, ayrımcı, katledilenlerin hatırasını derinden incitici, ateşi ve dumanı aklayan bir asparagas.
Hafızaya saldırılıyor, sözde belgelerle. O kadar pervasız ki, “Oradakiler yanarak değil, dumandan boğularak öldü” diyen Temel Karamollaoğlu bile yalanlanıyor artık. “Birbirilerini öldürdüler” demeye ramak kaldı,  “Karanlık güçler geldi, vurdu, gitti” masalıyla. Otel kapısında “Yaşasın cehennem” diye bağıran saldırgan kalabalığın masum sokak eğlencesi yapan iyi insanlar olduğuna inanılması isteniyor.

22 Temmuz 2012 Pazar

Adaletin içinde bir zalim oturur!


Daima iki adalet var, bize sunulan: 
Vitrinine altın varaklı “eşrefi mahlûkat” levhasını asıp, 
levhanın arkasında copladığı ya da 
havaya uçurduğu çocuklar için 
en ufak bir hesap verme ihtiyacı duymayan bir iktidarın adalet










En geniş han, celladınki. 
Heryerlerden gelen kurbanlar orada ağırlanıyor. 
(Edmond Jabes, çeviri  Levent Yılmaz)

Dünkü yazıda, “sıra dayağı”nın idari ve hukuksal bir kurum olduğunu öne sürdüm, oradan devam.
Önce biraz eskiye gidelim. Eski Yunan’a. Tarihçi Tukidides (ki sıkı bir demokrasi düşmanıymış), 30 yıl savaşlarının yıkımını tasvir ederken çarpıcı bir gözlemini aktarır: Dil de bozulmuştur. Kabalaşmış, çirkinleşmiş hatta öyle bir hale gelmiştir ki, “kelimeler anlam değiştirerek şimdi kendilerine verilen yeni anlamları yüklenmek durumunda kalmıştır.” (Batı’nın İnsan Doğası Yanılsaması’ndan, Marshall Sahlins, BGST Yayınları)

İŞKENCEYE SIFIR DİKKAT!
İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, 14 Temmuz Amed olayları nedeniyle BDP’yi ve milletvekillerini eleştirdi. Kınadı. Ağır bir dille. Suç işlediklerini öne sürdü.
Milletvekilleri, “rakip” partiler, hükümet, tek tek yurtaşlar tarafından eleştirilebilir, kınanabilir, nihayetinde siyasettir, olur böyle şeyler! Fakat “suç”luların, ağır suçların suçlularının kınanması filan yetmez, derhal işlem gerekir. Oysa aynı bakan, Amed kûçelerinde işlenen diğer suçlardan hiç bahsetmedi. Bakanın, örneğin parmaklıklara bağlanmış üstü çıplak bir Diyarbakır çocuğuna coplarla çullanmış polisleri görmesini engelleyen bir suç politikası ve adalet anlayışı olsa gerek. Çünkü (bakana uyup bütün demokrasi birikimini çöpe atarak) miting yapmanın suç olduğunu kabul etsek bile, uluorta işkence yapmanın suç olmadığını kabul edemeyiz. Kabul ediliyorsa, Tukidides’in gözlemi geçerli demektir: İşler o raddeye geldi ki hak demek suç demek, zulüm demek masumiyet demek.
‘TANE’DEKİ ŞİDDET
''Milletvekili dediğin izinsiz mitinge katılmaz. Kan, kin, gözyaşı ve ölümden başka bir şey vaat etmeyen bir lanetli yapı ve onun adına hizmet etmeye gayret eden zavallı 18 TANE milletvekili var.'' Şahin’in sözlerinden. Açık. Net. Emin. Mütehakkim. Lanetli, zavallı sözlerinden ötürü değil, onlar Tukidides’in bahsini ettiği savaş kaosunun yarattığı “dil kirlenmesi”nin sıradan örnekleri; sorunun büyüğü “tane”de.
Bakan, çıplak şiddet-beden-dize getirilmiş ruh prosedürünü, eski çağlara ait bir idari-hukuki prosedürü, sıra dayağının temel mantığını, “tane” sözüyle güzelce yerine yerleştiriyor: Türkçe konuşuyorsak (fakire ödül-ceza yordamıyla) öğretildiği kadar, “tane”yi insan için kullanmayız. “Tane”li olan insan değildir, eşyadır, hayvandır, ama asla insan değil. “Lanetli” ve “zavallı”dan daha stratejik bir kelime, konuşanın stratejisini alenileştiren. Bakan’ın doğrudan adını koyarak olmasa da dilsel bir kuralın yardımıyla söylediği: 18, “kişi” değil,  TANE. İnsan değil, neyse ne…
Hem İçişleri hem Adalet Bakanlığı’nın, Amed mitingindeki işkenceye tamamen kör kalmasının nedeni de burada: İnsan olarak görmüyor! Köpeği evcilleştiren, çocuğu terbiye eden ve yetişkini de “adam” eden kadim devlet şiddetinin bakış açısına göre orada insan yok: Belki şiddetin uygulanmasından sonra olabilir, ama öncesinde ve uygulanırken yok, o yüzden de ne bakanlar ne de bir savcı görecek o şiddeti. Burası, başta Başbakan Erdoğan olmak üzere hükümet çevrelerinin ve ağız ortaklarının Kürt hareketinin bütün unsurlarına “Zerdüşt” vurgusunu yaptıklarını anlamaya başlayacağımız yer aynı zamanda: Kendilerini “mütedeyyin”, siyasalarını “muhafazakâr” olarak tanımlayan bir hareket ve onun iktidarı, “Müslümanlar”a bu prosedürü uygulamakta hayli güçlük çeker! Mesele sadece BDP’nin oylarını düşürmek değil, mesele u
ygulanan çıplak ya da (polis-adalet teşkilatı eliyle) giydirilmiş şiddeti meşru gösterecek uygun söylemi üretmek.
Habur’da sıraya dizilen zaroklar, Amed’de parmaklıklara bağlanan xort, Karadeniz’de sıraya dizilen uşaklar, emiceler, neneler, bu stratejinin kamilen iş başında olduğunu gösteren son kareler. Siyasi hedef de ilk cümlede var: Ya izinle iş görmeyi, itaat etmeyi öğreneceksiniz, ya da… 
İKİ HUKUK, İKİ ADALET
Belki sıra dayağı artık “kurumsal” sayılamaz, ama temel mantığı sadece bakanın sözlerinde, bakana bağlı polislerin eylemlerinde değil, son yılların siyasal davalarında da iş başında: Önemli olan suç tanımı değil, önemli olan fail-fiil bağı değil, önemli olan en kaba hukuki hakikatler bile değil, önemli olan sizin kim olduğunuz, iktidarın kim olduğu. Herkes yerini bilecek. Efendinin hukuku. Hukukun efendiliği henüz çok uzak bir ufuk, yurttaşların kepçeyle tutuklanıp damlalıkla salıverildiği her davada bir daha öğreniyoruz.
Sıra dayağı, hukuki bir kavramsa, adaletle bir ilgisi olmalı. Evet var: Kadim paternalist monarşilerle modern otoriteryen devlet anlayışlarının bir hükmetme aracı olarak adaletle ilişkisi var. Hak ve özgürlük ekseninde bu yapılara karşı mücadelenin alanı ve idesi olarak adaletle, Jean Luc Nancy’nin diyeceği üzere, bir arayış olarak adaletle değil.
Bize sunulan, içinde bir zorbanın oturduğu adalettir, az şiddet kullanmasına “hoşgörü” diyen, devlet çıkarları gerektiğinde “zıvanasından çıkmayı” hiç de sorun saymayan, dayandığını söylediği ilkeleri el çabukluğuyla imha eden adalet. Vitrinine altın varaklı “eşrefi mahlûkat” levhasını asıp, levhanın arkasında copladığı ya da havaya uçurduğu çocuklar için en ufak bir hesap verme ihtiyacı duymayan adalet.

NOT: Başlık çalıntıdır. Birhan Keskin’in Y’ol kitabından (Metis Yayınları). Affına sığınarak.


21 Temmuz 2012 Cumartesi

Türk hukuku, muhalefet hukuku, Kürt hukuku


Silopi’de askerler çocuklara “sıra dayağı” atarken fotoğraflandı. 
Sıra dayağı, bazı sadist kamu görevlilerinin münferit işlerinden değil, 
paternalist monarşilerin en sevdiği yönetsel ve hukuksal işlemlerinden. 
Modern otoriteryen iktidarlar da onun temelindeki mantığı hiç ihmal etmedi.







fotoğraf: DİHA
Yaralı bir hayvan gibi geçiyor sokaktan
Yaşam
Adını bilmeyen bir insan gibi
(Sabri Altınel)

Bu bir haberin görüntüsü. Haber kısa: Şırnak Silopi’de, Irak'la sınır kapısı Habur girişinde kuyruktaki sürücülüler hırsızlıktan şikâyetçi olmuş. Asker de “seyyar satıcı” operasyonu yapmış: Çocukları boş nöbet kulübesine toplamış, buralardan kaybolun diye uyarmış.
Uyarı ne, sıra dayağı.
Ne yapmış oldu asker? “Sıra dayağı”yla ne yapılırsa onu.
BİR İDARİ-HUKUKİ KURUM OLARAK SIRA DAYAĞI
Benim kuşağımda yaygındı sıra dayağı. Gittiğim Kuran kursunda da vardı, laik okullarda da. Kadim bir yöntem ve kurum. Görüldüğü toplumda erkin şiddet kullanım tarzını, giderek rejimin ruhunu gösterir. Suçun şahsiliği ilkesinden önceki çağlardan. Bir yanıyla idari, bir yanıyla hukuki bir kurum.
Sırasını bekleyen de savan da şahsi bir suçu olması gerekmediğini, sadece aidiyetinden ötürü, bulunduğu yer ve zamandan ötürü başına bunların geldiğini, geleceğini bilir. Dayakçının iki hedefi vardır: İlki, elbette ceza. İkincisi, şiddetin siyasal modus operandi’siyle, işletilme tarzıyla ilgili: Dayağa yol açan fiil her neyse, o fiile karşı dövdüğü grubun üyelerinin kendisinden önce müdahale etmesini öğretmektedir. Korku yardımıyla. “Hepinizi sıradan geçirecek kadar güçlüyüm” der her darbe, “Ve siz, benim istediklerimi ben yokken de yapacaksınız. İstemediklerimi de...”
Bir hukuk işidir demiştik, iktidarı insanın ruhuna yerleştirmeyi hedefleyen bir hukukun işi. Üç efendinin, “tanrı-kral-aile babası” üçlüsünün gücünü, bedene vurulan darbeler aracılığıyla ruha nakşetmenin hukukunun. Çekirdeği, “suç”u olmayanın ruhunu da kaplayacak korkudur. Terör terör dedikleri budur. Patates pişirmeyen karılarını öldüren erkeklerin bolluğu da bu hukukun toplumun bedeninde ne kadar canlı olduğunun günlük alametlerinden.
İKTİDAR-İTAAT BAĞI
En nihai hedef, tektir: İtaat. Kayıtsız, şartsız, sorgusuz, itirazsız. İktidar kayıtsız şartsız “devlet”indir, yetkilerini tanrıdan alan, vekaletini aile babasına veren sultanî, monarşik egemenlik tarzının şiddet tekelini kullanma biçimi. Fiil-fail bağını değil, iktidar-itaat bağını esas tutan yönetsel tarz.
Bugün en çıplak örneği köpek eğitme çiftliklerinde uygulanıyor: Sahip, eğitme yeteneği olan görevlilere köpeği teslim eder, köpek çıplak şiddet tehdidiyle acı-haz labirentine sokulur: İtaat ediyorsa yemek, oyun, rahatlık var, etmiyorsa sopa. Labirentten çıkışta, artık efendiye uygun bir köpek vardır, sadece kendi efendisine değil, olası tüm efendilerine.
Paternalist monarşiler daima bedene yönelmiş şiddeti baskın tutan bu modus operandi’yi yönetim enstrümanlarının baş köşesinde tuttu. Sopanın hayvan-bedende yarattığı boynu bükük sükunetin adını da “barış içinde bir arada yaşama” diye koydu.
Şimdi başa dönebiliriz:
Askerin yaptığı ne? Şikâyet hırsızlık olduğuna göre, adli kolluk görevi. Gördüğümüz ne? Kolluk olarak çocukları toplamış, savcı olarak hırsızlık yaptıklarına kanaat getirmiş, yargıç olarak değnek cezasını kesmiş, infaz memuru olarak uygulamış, sonra da salıvermiş, hoşgörü de denilebilir. Yavaş yargıdan şikayetçiler için bir yargı reformu. Birkaç bin yıl önce yapılmış bir reform. Sıra dayağı, sıradan geçirme.
Elbette “Türk hukuku”nda böyle bir adli mekanizma yok! Fakat biz İçişleri Bakanı’nın 14 Temmuz Diyarbakır olayları konusundaki açıklamalarından bir daha anladık ki Türk hukukunun içinde, aynı terör ilkesiyle çalışan bir de “muhalefet hukuku” seksiyonu var. Muhalefeti, ama sadece seçimle gelip bol nutuktan sonra gitmeyi değil, demokrasiyi en geniş anlamda kullanma mücadelesi veren muhalefeti kapsayan hukuk. En büyük dairesi, itaat etmeyi öğrenememiş, öğrenmek istemeyen Kürt için iş başında. Kürt’le yetinilmiyor elbette, büyük devletler büyük düşünür: Karadeniz’deki HES direnişçisi köylülere, hak arayan işçilere, öğrencilere uygulanan bir hukuk.
Çünkü biz Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanı’nın 14 Temmuz Amed vakasına dair açıklamasından, Diyarbakır’da Vali’nin talimatı ve güvenlik güçlerinin marifetiyle işlenen bir dizi suçun değil, örneğin sokak ortasında parmaklığa bağlanmış, üstü soyulmuş gence aleni işkencenin değil, “18 tane milletvekili”nin kınanması gerektiğini gördük.
İdris Naim Şahin’in açıklamaları önemli, ama özellikle “tane” kelimesi çok önemli. Siyasal şiddet-beden-hukuk bağı açısından. Yarın devam edeceğim, Birhan Keskin’in bir dizesinden çaldığım başlıkla: Adaletin içindebir zalim oturur.



20 Temmuz 2012 Cuma

Yürüyüşler 8


Yürüyorum. 
Kent bana yazıyor.

                                                             Bende yazıyor. Beni yazıyor. 
Böyle böyle yazmış

                                                             oluyorum ben de, 
yazılırken yazılırken...



Ak göğüslü ebabiller uçuyor başımın üstünde, ıslık çalarak. Aşağıda otomobil ırmağının hırıltıları.
**
İçime doğru yürüyorum. Kapanıyorum, tostoparlak. Böcek. Kirpi. Tosbağa. İlk hücrede mi çizildi yazgı? Ne kaldı bize oradan? Belki biz ilk hücresiyiz bir başka geleceğin—belki son, yine bir başka… 

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Amed’den Sivas’a devletin levhi mahfuzu


Ön Not: Kürt hareketini bölme fantezisi

Diyarbakır’da neler olacağını aslında Başbakan Erdoğan’ın Van’daki konuşmasından belliydi. Hani şu depremde “ben beceriksizlik, kindarlık ve ahlaksızlığınız yüzünden ölüyorum. Sizse utanmadan yaşayacaksınız” bakışı atıp aramızdan ayrılan Yunus’un çerçeveletilmiş fotoğrafını gururlu pozlar vererek aldığı Van’daki konuşmasında.

Hatırlayalım:
"Sayın Leyla Zana'nın bizimle görüşmesinden, çözüm umudunu dile getirmesinden hem BDP hem de terör örgütü çok ciddi şekilde rahatsız oldular. (…) Ard arda çok sert açıklamalar yaptılar. Şu anda mahalle baskısı uygulayarak, tehdit ederek, korkutarak sayın Leyla Zana'yı susturmaya çalışıyorlar. İşte terör örgütü ve uzantısı budur.”
Mahalle baskısı? Kürt mahallesini bilmeyenlere söyleyelim: O mahalle sandığınız kadar siyaset cahili, deneyimsiz değil. Siz Leyla Zana’dan hain çıkaramazsınız. Ne Leyla Zana buna izin verir ne de Leyla Zana’ya baskı yaptığını öne sürdüğünüz geri kalanlar. Bu kaba ve cahilce psikolojik harekat, şu mahkum etmeye çalıştığınızı öne sürdüğünüz statüko’dan seve seve devraldığınız şu böl ve yönet oyunu Fırat’ın öte yakasında günden güne işe yaramaz oluyor. Fırat’ın batısını kandırmak için de yakında başka yalanlar gerekecek, bu gidişle. Bir zamanlar o beğenmediğiniz Demirel'i izleyen yüzde 45'ler vardı, Ecevit-Bahçeli-Yılmaz üçlüsünün oyu yüzde 55'ti. Yüzde 50'niz hiçbir şeyin garantisi değil. 
Bir de Leyla Zana’nın Diyarbakır’a gitmemiş olmasına abanıp “galiba ayırmayı başarıyoruz” diye sevinen varsa, ona da bir not: Leyla Zana Diyarbakır’a gitmeyerek sadece bir de Leyla Zana’ya dokunulması suçundan iktidarı esirgemiştir. Leyla Zana’nın seçimden sonra hiçbir mitinge gitmediğini de benden duymuş olmayın, ama bilen biliyor. Yine bilen biliyor ki Leyla Zana DTP'nin çalışmalarında ve etkinliklerinde de yer almazdı, BDP'nin de yer almıyor. Yani bir şeyin bölündüğü yok, hareketin hakikatleri, iktidarın ve ideolojik-söylemsel hizmetkarlarının fantazilerine bakmadan gelişiyor, hepsi o.
Fantazilerini analiz diye yazanlara son not: DTP'nin kapatılması sürecine bir bakın bakalım, ne kararlar verilmiş, neden verilmiş, kime ne cezalar çıkmış?  

.................................................................


 Arınç’a göre Diyarbakır’da BDP genel başkanı 
suç işledi. Bunu bir tek hukuk haklı çıkarır: 
Devletin ve adamlarının söylediklerinin hep doğru, 
aksini öne sürenlerin payının hep zulüm olduğunu yazan hukuk. 
Devletin levhi mahfuzu. 
Katliamların, kırımların, soykırımların el kitabı. 
Bu kitaba göre Sivas’ı ananlar da suç işledi.



17 Temmuz 2012 Salı

Bozuk Deyişler 3


Yanaştım diyarlardan
Divarına dolaştım
Sert çeper
Yüksek sur

Çevrelenmiş halka halka
Kul, karavaş, köle, yanaşma
Birbirilerine teğellenmiş
Burunlarından gelir getirilir
Geledir hayat çün daim onlara

Ele güne basancak serilmiş insan sergisi
Basılmış kent küpüne pelte gövde
Kokar ekşi ekşimiş
Yalar yalanırken yağlanmış iştiha

Çarşı kurmuş oturmuş
Dört köşeli çaşıtlar
Can alır can satar
Altın tepside bala banılı kelle
İbrişim kuşakta dizi düzine kulak
Tak takıştır padişahım çok yaşa!

Hevenginde ben de kaldım bir zaman
Bir zaman kavim, kardeş
Bir çift çizme, iki mendil
Gitti gider üç otuza, dört kırka giderim
Cabası gençlik
Bukağılanıp satı pazar
Atlarla bile oturduk kalktık bir nice
Her geçeye çekilmiş ağ

Ağlandım hiçlerce
Annem
Bir anı idi
Belki de yok hiç
Hiçinden oğdum
Ağulu aguş
Doyumluk gittiydi babam
Aç acına acır can
Dursak çi fayda, gitsek ne
İlim, elim soyumlukkene
....

Bozuk Deyişler 2

Bozuk Deyişler 1



14 Temmuz 2012 Cumartesi

Konu Diyanetse, Kemalistiz elhamdülillah!


Cemil Çiçek, e-devletin geldiği yeri açıkladı: 
Diyanet’ten görüş almadık, sitesine baktık. 
Bekir Bozdağ, “Yasama organları dini konularda statü veremezler” 
deyip kararı açıkladı: İslam’da ibadethane tektir. 
Bülent Arınç, en büyük dayanağını açıkladı: 
“Diyanet’i Gazi Mustafa Kemal Atatürk kurdu, protokoldeki yeri yükselecek.” 
Karanlıkta kalan tek şey, inanç ve ibadet özgürlüğü.


12 Temmuz 2012 Perşembe

Ey Alevi, böyle olur bizde inanç özgürlüğü dediğin!


Meclis’te cem evi talebinin reddi, 
Aleviliğin kamusal alanda görünür olmasının 
istenmediğinin son ifadesi. 
Cezaevindeki bir Alevi mahkûmun dedeyle 
görüşme talebinin reddiyse 
inanç özgürlüğünün ağır ihlali. 
İlk kararda Meclis Başkanı’nın, ikincide yargının 
Diyanet’in görüşünü güvenle öne sürmesi, 
demokrasinin 
teokrasi çeşmesine götürülmesi demek.



“Alevilik İslam’ın içinde.”
Bu aralar sık duyulan bir laf. En çok da Alevilerin hakları nerede çiğneniyorsa, orada duyuluyor.

8 Temmuz 2012 Pazar

Uludere'den Samsun'a öldüren tarz-ı siyaset


Samsun’la Uludere’nin ne ortak yanı var?
 Sanıldığından çok: Biri Kürt sorununda, 
diğeri kentsel dönüşümde girilen yanlış yolun kaçınılmaz sonuçları. 
O yüzden ikisinde ayna telkin yapılıyor: 
Özellikle suçlu aramayın. Suçlu VARSA bulunur zaten. 
Ha, bir de istismar etmeyin.




ALİ DURAN TOPUZ
Sessiz dur! Kalbine girdikçe giriyor diken:
o gül ile beraber.
(Paul Celan, çeviri Gertrude Durusoy/Ahmet Necdet)

Samsun’daki seli “açıklayan” yetkililer, “hesaplanabilir olmayan yağış”tan bahsettiler. “Afet derecesinde” manasında. “Tabii afet.”
Öyle bir kendilerine güven heyecanla anlattılar ki, dere yatağındaki evler doğal, gerisi doğaüstü işler gibi anlamak zorunda kalabilirdik az dalsak. Bu hükümet döneminin doğalları, karnı ekonomik hırslarla dolu bütün muktedirlerin doğallarıyla bir: Sel doğal, ateş doğal, yoksulun ikisine karşı çaresizliği doğal, hak arayanın tepesine binilmesi doğal.

Polis Akademisi/32 Kısım Tekmili Birden


Polis Akademisi Başkanı Prof. Dr. Remzi Fındıklı, “Hasılı Kelam” (Sözün Özü) adlı bi kitap yazmış. Ne iyi, yazsın tabi. Kitap akademinin kantininde satılıyormuş. E yazılmışsa satmak da lazım, kantinde satılacak en zararlı şeyin kitap olduğunu öne sürümeyiz, ayıp olur.
Kitabın önsüzünde, kitabın ne olduğu şöyle ifade ediliyormuş: “Denizde inci ararcasına uzun bir birikim, titiz bir çalışma ve emeğin ürünüdür.”

Şimdi bakalım ne yazılmış, neler yazılmış; bundan sonraki bölümde tırnak içi ifadelerin tamamı kitaptandır. Kalanları fakirin saçmalamalarıdır:


“Anayasa gizli bir devlet yapılanmasıdır.” Anayasa teorilerine bu düzeyde bir katkıyı ilk defa görüyorum: Açık olan, gizli olandır diyor yani.
Bu minvalde şunlar var:
“Türkiye ’de anayasa yok, paşa yasa vardır.
“Askeri bir anayasa ile ancak asgari bir demokrasi olabilir.
“Türk anayasaları, daha ilk kabul edildiği gün eskimeye başlar.
“Türk anayasaları insanları kul, toplumu da potansiyel suçlu sayar.”
E güneş de doğudan doğar, batıdan batar. Bunu söylemek nasıl ilmi bir lafsa, yukarıdaki dizi de o türden bir ilmi laf: Doğru, doğru zaar da senden önce bin defa söylenmedi mi bunlar? Hani, Akademi, prof. Filan deniliyor diye dedim, yoksa doğru şeyleri bin birinci defa söylemekte bi ziyan yok.

5 Temmuz 2012 Perşembe

Bozuk Deyişler-2


İşlemiş böğrüme lök yanar yankır
Demek işte söylenmiş
Eşsiz, eşliksiz düştüğü yollarda
San ters dönmüş bağa
Göğe kıvrılan ayaklarında sessiz imdadı
Diyecekken tam tamını
Karşıdan doğru gelenle tekledi dilim
Dilim dilim
Dilindim de gene dedim

Fazla dedim, eksik dedi
Sözle bölünmez, söze bölünmez
Bir lokma
Bir dünya
Bölük bölük bölünmüş ya

Almaktır aldığınca
Tektir alıcılar yasası
Gördü idim bir an
Yasta karşı be karşı
Bir an kördüm yittim yitirdim
Yapıştı yapışık kene tenime kem
Keme
Kement
Kemendinde bende idim gene
Bendinde gelip geçen keslerin
Kesi elimde
Belimde
Dilimde
Kesik dilim de, sütüm de
......................................




4 Temmuz 2012 Çarşamba

Dil Seçimi

Dilinizi kabul etmeyeceğim. 
Daha iyi dönse de rüzgâr gülünden.
Rüzgârı ve gülü kabul edeceğim.
Dilinizi kabul etmeyeceğim.
Dilsizliğim daha iyi. 
Güzel, işlenmiş, incelmiş, güçlenmiş diliniz. 
Çirkin kalacağım. Ham. Kaba. Cılız.


Diliniz çekiç güzelliğinde kafalara inen. 
Tabut çivilerine.
Tabutu ve çiviyi kabul edeceğim.
Dilinizi kabul etmeyeceğim.
Taş kafam benim. 
Ufalarsanız mıcır, kum, toz. 
Almayacağım o çekici elime. 
Dilsiz kalacağım. 
Taş.


Diliniz bol vakitlerde işlenmiş. 
Ömürlerden çalınmış vakitlerde. 
Kelebek ömrüm benim. 
Göz kırpışı bir atın, bir katırın, bir çocuğun.
Dilinizi kabul etmeyeceğim.
Atın ağınızı, çekin urganınızı, bağlayın. 
Dilsiz kalacağım. 
Toz.


Diliniz aldatılarla incelmiş. 
Ünlemleri boğan çalışılmış kahkahalarla. 
Çizilmiş derim benim. 
Derimle kalacağım, kekemeliğimle.
Dilinizi kabul etmeyeceğim.
Bükün dudağınızı, sallayın elinizi, kaldırın kaşınızı. 
Oynaşınız olmayacağım. 
Dilsiz kalacağım. 
Toprak.

Diliniz emirlerle, yargılarla güçlenmiş. 
Mahkûm varlığım benim. 
Bir firardan bir firara.
Dilinizi kabul etmeyeceğim.
Atın nutkunuzu. Verin buyruğunuzu. Sayın hasılatınızı. 
Kâtibiniz olmayacağım. 
Dilsiz kalacağım. Diken.