26 Kasım 2011 Cumartesi

Gelecek Uzun Sürer, film bir dakika

Gelecek Uzun Sürer, ilk bir dakikasından sonra bana çok uzun geldi. Nedenini düşündüm iki gün boyunca.

**

Sanat bir niyet sorunu değildir. Kötü niyeti kaldırmadığı söylenebilir kolaylıkla, ama aynı kolaylıkla iyi niyeti hiç mi hiç kaldırmadığı da söylenebilir.

Gelecek Uzun Sürer bir Özcan Alper filmi. Politik sinemanın yeni ismi. Sonbahar’la tanıdık. Bu yeni filmi, zor bir konuya giriyor. Bir soruna. Kürt sorunu denilen soruna. Tek başına bu bile bir politik karar ve cesaret işi. Özcan Alper’in politik bakışında da, cesaretinde de hiçbir sorun yok. Ama filmde sorun var. “Sevmedim ben” demiyorum sadece. “Politik politika” açısından sorun yok belki, ama “poetika” açısından sorun var. Politik sanat açısından. Sanat yapma açısından, sanat politiği açısından. Film çarpıcı, dokunaklı, sert yanları çok. Sonbahar da öyleydi.


24 Kasım 2011 Perşembe

Yaşam Geçişi

Açılma


Yalnızlık
Sadece başlangıç

Taşı görürsün. Hafif
Elinde dünya ağırlığı
Tutarsan...

Bilincin taşı oynar, yürüdükçe
Çağrılar arasında oyalanmadan

Göğe bakacaksın sonra, nedensiz
Bakarken sende
Taşın bilinci

Yalnızlık
Sadece sonuç


Çocukluk


Dönüş yok diye
Seninle gelmeyecek değil
Aradığında bulamadın diye


Gençlik


Kazadır
Çocuğun üstünden geçen
Dünya

O taş yuvarlanır
Üstümüze en son
Beraberinde ilk arzu


Yol


Geliyor musun
Arkadaş?

Hedefler


Bir gökkuşağı daha bulmalıyız üzerinden atlayacak
Sonra bir daha, sonra bir...

Üstünde uyunacak bir ağaç
Dalgalarına binilecek bir deniz...

Hep kaçmalıyız, hep
Dağı uzaktan ölçenden
Kumu tartandan
Çiçeği sayıp yükleyenden

Haydi tırmanalım, yuvarlanır düşeriz sonra, haydi, yatalım, yalanır temizleniriz, haydi biz de sayalım: Bir çiçek! Bir daha! Bir daha!


Kalıt


Havada çizili. Dünya

Bir sap çiçek
Sana
Sevgiyle:
“Al, sen de yapabilirsin.”

Al ve çiz
Kendi dünyanı
Kendi havana...

Ben çiçeği seçtiydim o vakit, teleği seçer biri belki, biri belki bir başka kalıtı. Belki de havadaki dünyadan çıkarır onu yeniden çizecek çiçeği...

Öyle çok ki
Çiz bak
Havada dünya

Bir tane de sen bırak...




(Kirpi Şiir, 2. Sayı, Temmuz-Ağustos 2009)

MİRİ MALI-Unamuno

"Üstüninsanı değil içinsanı aramak gerekir çünkü Tanrı bizim üstümüzde değil, içimizde." (Unamuno)

**
"Sessizlikten daha büyük veya daha muhteşem bir müzik yoktur ama bu müziği anlamak ve hissetmek için fazla zayıfız. Aramızdan sessizliğe dalıp bunu inayetini anlamayanların müziği vardır; müzik sessizliğin sözü gibidir çünkü sessizliğin büyüklüğünü ortaya çıkarır ve bize boş gevezelikler vermez." (Unamuno)

**
"Hiçlikten çıkıyoruz. Sadece hiçliğe layık olmaya alıştıralım kendimizi ve umut içimizde meyvelerini verecektir." (Unamuno)
"Tanrı-insan bir kadından doğdu, insanlığın sukunetinden, basitliğinden." (Unamuno)

**
"Bir isim bırakıyorum. Bir isimden başka ne var ki? Toptan uydurarak yarattığım kurmaca kişilerden neyim fazla olacak? Ya Cervantes, bugün yeryüzünde Don Kişot'tan başka nedir ki?" (Unamuno)

23 Kasım 2011 Çarşamba

MİRİ MALI-Hayreti

Hayreti'nin, (eskilerin deyimiyle sinkaf redifli) protest gazeli. E hazreti cinsiyetçilikle suçlayacaklar okumayıversin lütfen! Doğru söylemek, dahasını söylemeyi gerektirmez bazen :)


Görmedüm mihrin baka gördüm fenâ dârın sikeyim
Bu fenânun bî-mürüvvet mîr ü serdârın sikeyim

Çârsû-yı dehr içinde dâyımâ sûret sûret
Ehl-i ma’nâ ile itdükleri bâzârın sikeyim

Atlas-ı çarhun kabâyam aldanursam rengine
Bana şâlüm yeg durur anun iç astârın sikeyim

Kala ben bîmârunuz bu gûşe-i iflâsda
Vaz geldüm bunlarun itdügi tîmârın sikeyim

Şimdiki begler mürüvvetden dem urup her nefes
Ehl-i dil ‘âriflere itdügi ikrârın sikeyim

Bî-vefâdur kahbe dünyâ gibi bunlar bunlara
Kulluk eyleyen gidilerün perestârın sikeyim

Ehl-i ‘irfâna kuru tahsîndür ihsânları
Bu zemâne beglerinün cümle etvârın sikeyim

Zerre denlü yok durur mihr ü vefâ didükleri
Bu ‘avâmun hâsılı ey Hayretî varın sikeyim
(Hayreti)

Hayreti kimdir?

19 Kasım 2011 Cumartesi

Türkiye bölünmüş haberiniz var mı?

“Burada neden yoktur.” Bu bir Auschwitz atasözü! Primo Levi oraya düştüğünde ilk olarak sert bir ifadeyle bu söylenmişti kendisine. O günlerde Naziler, aleni işbirlikçileri ve sessiz takipçileri için böylesi iyiydi, çünkü oraya “Yahudiler” gidiyordu!

Eskiden İstanbul Emniyeti’nin 2. Şubesi’nin (asayiş) kapısında “Burada Allah yoktur!” yazıldığı rivayet edilirdi. Çoğu yurttaş için böylesi iyiydi, çünkü oraya “suçlular” gidiyordu!

18 Kasım 2011 Cuma

Zulmün tarihinden kayıtlar-1



Mükellef ilan oldu gelin dediler
Cehennem deliğine girin dediler
Yeni de kartımı aman elime de verdiler

17 Kasım 2011 Perşembe

FARUK EREN'İN YERİ-Bizde emanete yamuk olmaz!


Aslan Sütlü, akşamdaan akşama yazar, sek yazar.

Milliyet’in Cağaloğlu’nda olduğu yıllar. Demek ki 93’ten önce. Gece çalışıyorum. Az içtiğim sanılmasın, gece 02.00’de servise doluşuyoruz. Ben Avcılar’da yani en son iniyorum. Ama neredeyse bir minibüs dolusu insan. Millet Caddesi-E5-Avcılar güzergahında girmediğimiz semt kalmıyor gecenin o saatinde. Pazartekke’nin oralarda bir arkadaş iniyor. Servis ara sokaklara girmeden ben iniyorum, sabaha kadar açık bir büfeden bir torba bira alıyorum. Dönüşte servis tekrar beni alıyor. Gidene kadar ufak ufak demleniyorum. Bir kutuyu şoföre bırakıp kalanı evde deviriyorum.

Bazen de erken çıkıyorum işten, o zaman Beyoğlu’nda yeni yeni açılmaya başlanan barlara kapağı atıyorum. Hele bir de maaş günüyse sabaha karşı eve anca dönebiliyorum.

Yine böyle bir gün, ama öncesi önemli. Evimiz kira, yüksek enflasyon yılları, aile tüm birikimini dolara yatırıyor, ev alınacak. Milliyet’in hemen yanında bir dövizci var oradan döviz alıp bozduruyorum filan. Valide gazeteye giderken bir tomar dolar verdi. Öyle bir tomar dediğime bakmayın neredeyse bir ev parası! Sırt çantama koyduğum dolarları dövizcide TL’ye çevirdim. (O zamanlar ATM’ler yeni yeni çıkıyor, internet yok dolayısıyla internet bankacılığı hiç yok.) Çantam mafya filmlerindeki gibi parayla dolu. Akşam nasıl olsa iş çıkışı yine eve gideceğim diye bir bankaya filan yatırmıyorum parayı. İlerleyen saatlerde bir arkadaşım üstelik de güzel bir arkadaşım gazeteye telefon ederek Beyoğlu’nda bir barda olduğunu söylüyor. Akşam 11 gibi tüydüm gazeteden ve soluğu bardaki arkadaşlarımın yanında aldım. Birkaç duble içip, bir taksiye atlarım eve dönerim diye düşünüyorum ama muhabbet tatlı, beni çağıran arkadaş ise muhabbetten çok daha tatlı. Birkaç dubleyi hayli aştım, arkadaşlardan birinin “Hadi bizde devam edelim” teklifini kıramadım. Üstelik dediğim gibi güzel bir arkadaş da var arada. Levent’te içmeye devam ediyoruz, sarhoşluğum delilik düzeyine varıyor neredeyse. Aklıma birden çantadaki paralar düşüyor. Saat 4 filan gibi tutturuyorum “Ben Avcılar’a eve gideceğim” diye. “Manyak mısın, bu saatte olur mu, sabah gidersin” ısrarlarını, güzel arkadaşın suratıma anlamsız anlamsız bakışını son bir duble rakıyı da devirerek savuşturuyorum, “Gidijem ulan” diyorum ve çıkıyorum.

Sabah daha doğrusu öğlen gözümü odamda açıyorum. Evdeyim, odamdayım. Aklıma ilk olarak çantam geliyor, bakıyorum yanıbaşımda. Açıyorum içi boş.

Yıkılıyorum. Yatağa giriyorum yeniden yorganı çekiyorum üstüme. Geceyi hatırlamaya çalışıyorum. Bara gittim… Oradan Levent’teki eve, orada bir şey olamaz heralde... Hayal meyal bir taksi yolculuğu hatırlıyorum Avcılar’a doğru. Sonrası kopuk. Taksici mi çarptı beni acaba? Zorluyorum, zorluyorum hatırlamıyorum. Yüzümü yorganın içine çekiyorum. Ulan ben ne eşek herifim. Ne diyeceğim şimdi evdekilere. Yılların birikimi gitti, nasıl açıklayacağım. “Sarhoştum kaptırdım mı” diyeceğim, “Zaten az mı çektirdim bu insanlara” diye düşünüyorum. Yatağın içinde küçüldükçe küçülüyorum. İntihar fikri saplanıyor beynime. Yatağın içinde kıvranırken elim yastığın altına kayıyor. Elim bir şeylere takılıyor. O da ne. (Nırınırnııım)

Yastığı kaldırıyorum altı para dolu. O kafayla emaneti yerine ulaştırmışım ya bir de gece hırsız filan girer diye çantayı boşaltmışım paraları yastığın altına dizmişim.

Annemlerin şimdi oturduğu ev o parayla alındı.

***
Aslan Sütlü kimdir? Niye yazar? Ne yazar? Ne yazdı? Önceki öyküler için adres:

FARUK EREN'İN YERİ-ÖYKÜLER TOPLU HALDE

FARUK EREN'İN YERİ-Bizde emanete yamuk olmaz!

14 Kasım 2011 Pazartesi

O deniz otobüsünde ne oldu?

Yargısız infazlara karşı olduklarını söyleyenler, ne çabuk sustunuz? Neden böyle çabuk sustunuz? 
Meşru bir soru bu. “Terörü mü destekliyorsun lan” diye gümbürtü yaratanlara bakınca, meşruiyeti daha da artan bir soru. Verilen yanıtlardaki çelişkilere bakılırsa. Hele hele 1980’lerden sonra benzerlerini yaşadığımız işler hatırlanırsa, son derece meşru.


3 Kasım 2011 Perşembe

Çözümsüzlük stratejisi: Kürt, Kürtçe, Kürdistan

Kürt sorununda (ya da Türk sorununda) bize sebebi sonuç diye satmaya çalışıyorlar.

Türkiye Cumhuriyeti iktidarları (bürokrasi, iktidar ve muhalefeti kast ediyorum iktidar derken) Kürt sorununda önemli bir sorunla musdarip. Bir senkronizasyon sorunu bu. Bir türlü sorunun özüyle yüzleşmeme, sorunun özünü görmezden gelme sorunu. Gerçi belki sorun değildir bu, belki böyle olmasını istiyorlar,  ama, neyse…
**
1984 yılında PKK Eruh ve Şemdinli’yi bastığında Türkiye’de Kürt yoktu. Kendisinden Kürt olarak bahsedilen bir iki kişi vardı gerçi, ama onlar bu ismi uğursuzluklarından ötürü kullanma hakkı kazanmış gibiydi: Kürt Ahmet, Kürt İdris gibi silahlı külahlı aleni yeraltı insanları. “Kürt” demişti Kenan Evren geride kalan dört yıl boyunca bulduğu her fırsatta, “Türk ile aynı şeydir. Bakın ismi oluşturan harfler bile aynı, t, ü, r ve k.” 12 Eylül’ün bu büyük hukukçusu aynı zamanda büyük filozof, tarihçi, filolog, antropolog, sosyolog idi.