26 Aralık 2011 Pazartesi

Şairin Yüzyılı, Filozofun Yüzyılı, Bizim Yüzyılımız

“Yirminci yüzyılı yaşadım
Ertelenmiş bir yüzyıldı bu
Yıkık bir sur yazgımızın uydusu
Bekletir ömrü yürüyen ayla birlikte
Bırakmaz günün adını koyalım.”


Melih Cevdet Anday’ın nefis Yağmurun Altında şiiri böyle başlar. Fransızların ünlü filozoflarından (ne çoklar!) Alain Badiou da ‘Yüzyıl’ adlı kitabının ithaf bölümünde ilk şunu yazar: “Devrimlere ve militanlara yönelik aforozlara ve günümüz ‘demokratlarının’ bütün bunları geçersiz kılma çabasına aldırmayan Natacha Michel, bir gün, ‘20. yüzyıl yaşandı’ dememiş olsaydı bu metinleri yazma fikri aklıma bile gelmezdi.”

25 Aralık 2011 Pazar

Yürüyüşler-5



                                                             Yürüyorum. Kent bana yazıyor.
                                                             Bende yazıyor. Beni yazıyor. Böyle böyle yazmış
                                                             oluyorum ben de, yazılırken yazılırken...





Soğuk. Açık, ışıl ışıl soğuk. Boğaz boyu naylonla kaplı, UFO'lu tıkınma mekanları dolu. Görgüsüzlün naylon estetiği. Ne yiyorlar? Plastik çiçek?

Plastik çağ, plastik ısı, plastik ateş, plastik yaşam. Bu ufolar, enerji sefahati. Dönemin alameti. Bireysel aklın sefaleti. Kafaya hizalanmış akkor. Evlerde hayat kalmadığının bir başka alameti mi?

Evet, evler ölmüş olmalı, ufolu bahçelerde sözümona keyif yapmaya şartlanmış  çiftler, arkadaş grupları, aileler. Bir arada oturacakları evleri kalmamış olmalılar. Evleri artık sahte ev.



21 Aralık 2011 Çarşamba

Kara Işıltılı Kareler-5

Sevişmenin safranı
Tek renge boyar
Orada olanı
Orada olmayanı


Bir gözle kapanıyor
İki sevgiliye bağlı zaman
Bir gözle açılıyor


Yeni bir toprak katı kürüyor
Sevi höyüğünde, birbirini benimsemiş eller, tırnaklar
Eskinin üstüne...
İsteğin arıları inliyor, aynı kovanda
Aynı gömeçte toplanıyor balları




Tenin kıyılarına vurup vurup çekiliyor
Pembe kekre dalgaları tenin


Yeni çizgiler bırakıyor çekilirken
Eski çizgileri üstüne
Yüze yer etmiş sevincin, üzüncün



Bir gözle açılıyor
Seviyle sevişme arasındaki mesafe
Bir gözle kapanıyor
..................................................................
Kara Işıltılı Kareler-13
Kara Işıltılı Kareler-12


Kara Işıltılı Kareler-11


Kara Işıltılı Kareler-10

Kara Işıltılı Kareler-9

Kara Işıltılı Kareler-8

Kara Işıltılı Kareler-7


Kara Işıltılı Kareler-6


Kara Işıltılı Kareler-4


Kara Işıltılı Kareler-3


Kara Işıltılı Kareler-2


Kara Işıltılı Kareler-1


(Mayıs-Haziran 2007'de yazıldı. Tamamı 18 şiirdir. Cumartesi Şiir'de yayınlandı. http://www.cumartesisiir.com/

18 Aralık 2011 Pazar

Yürüyüşler-4


                                                                        
                                                                    Yürüyorum. Kent bana yazıyor.
                                                                    Bende yazıyor. Beni yazıyor. Böyle böyle yazmış
                                                                    oluyorum ben de, yazılırken yazılırken...







Kadıköy. Kış güneşi. Lodos. Bunaltıcı. Kadıköy’ü de lodos vurmuş gibi. Balık sürüsü gibi çıkıyoruz vapurdan. Otobüslerin, otomobillerin arasından yüzüp dağılıyoruz. Kalabalıkta yürünmüyor, yüzülüyor.
**
Kalabalık. Akan bir şey kalabalık. Akışkan. Yürüyen insanlar değil, akışkan yasalarına uygun hareket eden parçacıklarız.

Kadıköy meydanı meydan değil. Büfeler. Otomobiller. Otobüsler. İnşaat çitleri... Bir set, film seti gibi. Çekilmeyecek bir filmin hazırlanıp unutulmuş seti gibi.  

Taksim meydanı tiyatral. Eminönü bazen meydan, bazen değil. Bazen tiyatral, bazen sinemasal, bazen ortaoyunu, bazen açık çarşı.

16 Aralık 2011 Cuma

Yürüyüşler-3

                                                                  Yürüyorum. Kent bana yazıyor.
                                                                  Bende yazıyor. Beni yazıyor. Böyle böyle yazmış
                                                                  oluyorum ben de, yazılırken yazılırken...







Emirgan, sahil. Bir aile. Anne, baba, iki çocuk. Sahile konulmuş dürbünle karşı kıyıyı izliyorlar. Işıkları. Kapalı gök. Göğü yaran ışıklar.
Dürbünle ışıkları izliyor bir aile. Zaten göze saplanan ışıklar. Göğü yaran spotlar. İstanbul, altımızdaki ırmak, üstümüzdeki ışıklı ağ.
Sadece alt sınıflar değil, orta sınıflar için de yoksul hayat. Dürbünle geceden artana bakıyorlar. Gecenin kabuğuna. İçinde yüzdükleri ağa.
İçlerine bakıyorlar aslında. İçlerine işleyen kente. Soğuk, nemli soğuk. İstanbul, nemi gibi işliyor içine insanın.

14 Aralık 2011 Çarşamba

Ahlaklı bir Yeşilçam Filmi: Yangın Var

Yangın Var’a korka korka gittim. Bütün filmlere korka korka giderim zaten, sinema beni yorar, etkiler ve en iyi bulduğum da en kötü bulduğum da günlerce aklımı, zihnimi işgal eder. Hareketli görüntüyle yapılmış işleri bir tür zihin saldırısı gibi algılarım hep. Kişisel, duygusal bir hal mi? Pek de değil. Sinema pek kişisel bir iş değil, tek tek kişilerin zihninde bence bir tür bomba gibi patlıyor olsa da. Neyse. Teori zamanı değil, karşılaştığım eğlenceli bir filmden söz etme zamanı.

Korka korka gittiğim filmden neşeli çıktım. Benim neşeli olabildiğim kadar tabi. Sonra sorup durdum kendime: “Sevdin sevdin de sor bakalım kendine niye sevdin.”


13 Aralık 2011 Salı

Kara Işıltılı Kareler-4



Saçılıp kıvrılıyor


Tenin derinlerinde


Ateşin öpüşlere uyanmış bir erden


İlk günkü gibi telaşlı, tedirgin





Susturuyor


Dokunuşun kesin dili


Zihindeki uğultusunu Babil’in





Kanın zamanaşırı şarkısı


Yankıyor bedenin kayaçlarından





Sevinin kavşağında yaşam


Yeni yaşamlara çatallanıyor
.....................................................
Kara Işıltılı Kareler-13
Kara Işıltılı Kareler-12


Kara Işıltılı Kareler-11


Kara Işıltılı Kareler-10


Kara Işıltılı Kareler-9


Kara Işıltılı Kareler-8


Kara Işıltılı Kareler-7



Kara Işıltılı Kareler-6


Kara Işıltılı Kareler-5




Kara Işıltılı Kareler-3


Kara Işıltılı Kareler-2


Kara Işıltılı Kareler-1


(Mayıs-Haziran 2007'de yazıldı. Tamamı 18 şiirdir. Cumartesi Şiir'de yayınlandı. http://www.cumartesisiir.com/

11 Aralık 2011 Pazar

Yürüyüşler-2

                                                                           Yürüyorum. Kent bana yazıyor.
                                                                           Bende yazıyor. Beni yazıyor. Böyle böyle yazmış
                                                                           oluyorum ben de, yazılırken yazılırken...






Güneş. Beklenmedik kış güneşi. Sabah. Güzel sabah.
Güneş ve kuşlar.
Kuşlar ötünce sabah gelmez. Sabah kuşların da öttüğüyle gelendir.
Ya da şöyle: Sabah gelince ötmez kuş, sabahın gelişidir o zaten. Ortalık aydınlanmaz sabah gelince. Sabahın gelişidir, kuş, güneş, aydınlık. Güneş ve kuş. Sabahtır.

**
Boğaz akıyor. İstavrit akıyor.
Her dalgada bir martı, bulut gibi. Ne şölen ne cenaze. Ağızdan ağıza yaşam akıyor.
Oltacılar. Çok ciddi insanlar. Ciddiyetle yaşıyorlar, evet. Büyük bir ciddiyetle. Öldürmek ciddi bir iş. Misinalardaki gümüşi titreyiş, ölüm. Ölmek ciddi bir iş.



Kara Işıltılı Kareler-3



Birikmiş


Tozacak birazdan


Beden bedene


Sıcak bir kar





O çevirdi


Her birinin yönünü diğerine





Onun çığı sakladı


Her birini dünlerinden


Yarınlarından, dışarıda bıraktıklarından


Dudağın dudağa kapandığı an





Ayrılmaz


Tenin fırtınası


Tinin fırtınasından


8 Aralık 2011 Perşembe

Yürüyüşler-1

Yürüyorum. Kent bana yazıyor. Bende yazıyor. Beni yazıyor. Böyle böyle yazmış oluyorum ben de, yazılırken yazılırken...


Köprü mavi.
Deniz sarı, siyah, lacivert.
Dolunaya bir tırnak var.
Ayaz.
Oltada balık.
Titreyen gümüş.
Acının dilsiz gümüşü.
Titreyen can...
 

Oltadaki iğneli ekmek. En hain tuzaklar hep ekmek üzerinden mi?
 

Balık sadece denizde yaşayan canlı değil, balık biraz da denizin canı.


Kara Işıltılı Kareler-2

Düğümleri çözülüyor bir bir
Yalımına düştüğü tende
Ömrünce dolanmış yumakların


Çözüldüğü gibi
Saçı, düğmeleri
Açılıyor


Heykelini çevreleyen kumul
İvecen parmaklarında hayretin
Tez canlı nefesinde


İki heykel
Kalıyor
Yüz yüze
Siliniyor
Zihindeki son gölge
.........................................
Kara Işıltılı Kareler-13
Kara Işıltılı Kareler-12
Kara Işıltılı Kareler-11
Kara Işıltılı Kareler-10
Kara Işıltılı Kareler-9
Kara Işıltılı Kareler-8
Kara Işıltılı Kareler-7

Kara Işıltılı Kareler-6
Kara Işıltılı Kareler-5
Kara Işıltılı Karaler-4
Kara Işıltılı Kareler-3
Kara Işıltılı Kareler-1


(Mayıs-Haziran 2007'de yazıldı. Tamamı 18 şiirdir. Cumartesi Şiir'de yayınlandı. http://www.cumartesisiir.com/

6 Aralık 2011 Salı

Koza

Görünmez

İplikler çözülür

Yaşamın çilesinden

Kendi içine gömüleceğin zaman



Kirpiklerinde minik çekiçler

Döver altınını her kırpılışta

Etrafına doladığın tel örgünün



Kendi toprağını elersin

Karmak için

Tutunacağın dünyanın harcını

Gün güne, gece geceye eklenir



Tutuşur 
Ocakları bedenin

Yeni bir saat kurulurken

Kapandığın beyaz sayfalardan

5 Aralık 2011 Pazartesi

Kara Işıltılı Kareler-I



Karanlığa bakıyor


Kendisini içine attığı karanlığa


Kendi içinden attığı... Açılan


Bir kucak gibi


                   Ve sarmalayan


Yavaşça, gözkapakları kapanınca





Yeni günü doğuyor


Kendisini yeniden biricik kılacak





Günlerin zifiri dağılıyor


Tenin bucaklarında





Yükseliyor


Baş döndüresiye





Evrenin ikiz yıldızı


Sevi dönencesinde




.................................


Kara Işıltılı Kareler-2


Kara Işıltılı Kareler-3


Kara Işıltılı Kareler-4


Kara Işıltılı Kareler-5


Kara Işıltılı Kareler-6


Kara Işıltılı Kareler-7

Kara Işıltılı Kareler-8


Kara Işıltılı Kareler-9

Kara Işıltılı Kareler-10

Kara Işıltılı Kareler-11

Kara Işıltılı Kareler-12
Kara Işıltılı Kareler-13

(Mayıs-Haziran 2007'de yazıldı. Tamamı 18 şiirdir. Cumartesi Şiir'de yayınlandı. http://www.cumartesisiir.com/

26 Kasım 2011 Cumartesi

Gelecek Uzun Sürer, film bir dakika

Gelecek Uzun Sürer, ilk bir dakikasından sonra bana çok uzun geldi. Nedenini düşündüm iki gün boyunca.

**

Sanat bir niyet sorunu değildir. Kötü niyeti kaldırmadığı söylenebilir kolaylıkla, ama aynı kolaylıkla iyi niyeti hiç mi hiç kaldırmadığı da söylenebilir.

Gelecek Uzun Sürer bir Özcan Alper filmi. Politik sinemanın yeni ismi. Sonbahar’la tanıdık. Bu yeni filmi, zor bir konuya giriyor. Bir soruna. Kürt sorunu denilen soruna. Tek başına bu bile bir politik karar ve cesaret işi. Özcan Alper’in politik bakışında da, cesaretinde de hiçbir sorun yok. Ama filmde sorun var. “Sevmedim ben” demiyorum sadece. “Politik politika” açısından sorun yok belki, ama “poetika” açısından sorun var. Politik sanat açısından. Sanat yapma açısından, sanat politiği açısından. Film çarpıcı, dokunaklı, sert yanları çok. Sonbahar da öyleydi.


24 Kasım 2011 Perşembe

Yaşam Geçişi

Açılma


Yalnızlık
Sadece başlangıç

Taşı görürsün. Hafif
Elinde dünya ağırlığı
Tutarsan...

Bilincin taşı oynar, yürüdükçe
Çağrılar arasında oyalanmadan

Göğe bakacaksın sonra, nedensiz
Bakarken sende
Taşın bilinci

Yalnızlık
Sadece sonuç


Çocukluk


Dönüş yok diye
Seninle gelmeyecek değil
Aradığında bulamadın diye


Gençlik


Kazadır
Çocuğun üstünden geçen
Dünya

O taş yuvarlanır
Üstümüze en son
Beraberinde ilk arzu


Yol


Geliyor musun
Arkadaş?

Hedefler


Bir gökkuşağı daha bulmalıyız üzerinden atlayacak
Sonra bir daha, sonra bir...

Üstünde uyunacak bir ağaç
Dalgalarına binilecek bir deniz...

Hep kaçmalıyız, hep
Dağı uzaktan ölçenden
Kumu tartandan
Çiçeği sayıp yükleyenden

Haydi tırmanalım, yuvarlanır düşeriz sonra, haydi, yatalım, yalanır temizleniriz, haydi biz de sayalım: Bir çiçek! Bir daha! Bir daha!


Kalıt


Havada çizili. Dünya

Bir sap çiçek
Sana
Sevgiyle:
“Al, sen de yapabilirsin.”

Al ve çiz
Kendi dünyanı
Kendi havana...

Ben çiçeği seçtiydim o vakit, teleği seçer biri belki, biri belki bir başka kalıtı. Belki de havadaki dünyadan çıkarır onu yeniden çizecek çiçeği...

Öyle çok ki
Çiz bak
Havada dünya

Bir tane de sen bırak...




(Kirpi Şiir, 2. Sayı, Temmuz-Ağustos 2009)

MİRİ MALI-Unamuno

"Üstüninsanı değil içinsanı aramak gerekir çünkü Tanrı bizim üstümüzde değil, içimizde." (Unamuno)

**
"Sessizlikten daha büyük veya daha muhteşem bir müzik yoktur ama bu müziği anlamak ve hissetmek için fazla zayıfız. Aramızdan sessizliğe dalıp bunu inayetini anlamayanların müziği vardır; müzik sessizliğin sözü gibidir çünkü sessizliğin büyüklüğünü ortaya çıkarır ve bize boş gevezelikler vermez." (Unamuno)

**
"Hiçlikten çıkıyoruz. Sadece hiçliğe layık olmaya alıştıralım kendimizi ve umut içimizde meyvelerini verecektir." (Unamuno)
"Tanrı-insan bir kadından doğdu, insanlığın sukunetinden, basitliğinden." (Unamuno)

**
"Bir isim bırakıyorum. Bir isimden başka ne var ki? Toptan uydurarak yarattığım kurmaca kişilerden neyim fazla olacak? Ya Cervantes, bugün yeryüzünde Don Kişot'tan başka nedir ki?" (Unamuno)

23 Kasım 2011 Çarşamba

MİRİ MALI-Hayreti

Hayreti'nin, (eskilerin deyimiyle sinkaf redifli) protest gazeli. E hazreti cinsiyetçilikle suçlayacaklar okumayıversin lütfen! Doğru söylemek, dahasını söylemeyi gerektirmez bazen :)


Görmedüm mihrin baka gördüm fenâ dârın sikeyim
Bu fenânun bî-mürüvvet mîr ü serdârın sikeyim

Çârsû-yı dehr içinde dâyımâ sûret sûret
Ehl-i ma’nâ ile itdükleri bâzârın sikeyim

Atlas-ı çarhun kabâyam aldanursam rengine
Bana şâlüm yeg durur anun iç astârın sikeyim

Kala ben bîmârunuz bu gûşe-i iflâsda
Vaz geldüm bunlarun itdügi tîmârın sikeyim

Şimdiki begler mürüvvetden dem urup her nefes
Ehl-i dil ‘âriflere itdügi ikrârın sikeyim

Bî-vefâdur kahbe dünyâ gibi bunlar bunlara
Kulluk eyleyen gidilerün perestârın sikeyim

Ehl-i ‘irfâna kuru tahsîndür ihsânları
Bu zemâne beglerinün cümle etvârın sikeyim

Zerre denlü yok durur mihr ü vefâ didükleri
Bu ‘avâmun hâsılı ey Hayretî varın sikeyim
(Hayreti)

Hayreti kimdir?

19 Kasım 2011 Cumartesi

Türkiye bölünmüş haberiniz var mı?

“Burada neden yoktur.” Bu bir Auschwitz atasözü! Primo Levi oraya düştüğünde ilk olarak sert bir ifadeyle bu söylenmişti kendisine. O günlerde Naziler, aleni işbirlikçileri ve sessiz takipçileri için böylesi iyiydi, çünkü oraya “Yahudiler” gidiyordu!

Eskiden İstanbul Emniyeti’nin 2. Şubesi’nin (asayiş) kapısında “Burada Allah yoktur!” yazıldığı rivayet edilirdi. Çoğu yurttaş için böylesi iyiydi, çünkü oraya “suçlular” gidiyordu!

18 Kasım 2011 Cuma

Zulmün tarihinden kayıtlar-1



Mükellef ilan oldu gelin dediler
Cehennem deliğine girin dediler
Yeni de kartımı aman elime de verdiler

17 Kasım 2011 Perşembe

FARUK EREN'İN YERİ-Bizde emanete yamuk olmaz!


Aslan Sütlü, akşamdaan akşama yazar, sek yazar.

Milliyet’in Cağaloğlu’nda olduğu yıllar. Demek ki 93’ten önce. Gece çalışıyorum. Az içtiğim sanılmasın, gece 02.00’de servise doluşuyoruz. Ben Avcılar’da yani en son iniyorum. Ama neredeyse bir minibüs dolusu insan. Millet Caddesi-E5-Avcılar güzergahında girmediğimiz semt kalmıyor gecenin o saatinde. Pazartekke’nin oralarda bir arkadaş iniyor. Servis ara sokaklara girmeden ben iniyorum, sabaha kadar açık bir büfeden bir torba bira alıyorum. Dönüşte servis tekrar beni alıyor. Gidene kadar ufak ufak demleniyorum. Bir kutuyu şoföre bırakıp kalanı evde deviriyorum.

Bazen de erken çıkıyorum işten, o zaman Beyoğlu’nda yeni yeni açılmaya başlanan barlara kapağı atıyorum. Hele bir de maaş günüyse sabaha karşı eve anca dönebiliyorum.

Yine böyle bir gün, ama öncesi önemli. Evimiz kira, yüksek enflasyon yılları, aile tüm birikimini dolara yatırıyor, ev alınacak. Milliyet’in hemen yanında bir dövizci var oradan döviz alıp bozduruyorum filan. Valide gazeteye giderken bir tomar dolar verdi. Öyle bir tomar dediğime bakmayın neredeyse bir ev parası! Sırt çantama koyduğum dolarları dövizcide TL’ye çevirdim. (O zamanlar ATM’ler yeni yeni çıkıyor, internet yok dolayısıyla internet bankacılığı hiç yok.) Çantam mafya filmlerindeki gibi parayla dolu. Akşam nasıl olsa iş çıkışı yine eve gideceğim diye bir bankaya filan yatırmıyorum parayı. İlerleyen saatlerde bir arkadaşım üstelik de güzel bir arkadaşım gazeteye telefon ederek Beyoğlu’nda bir barda olduğunu söylüyor. Akşam 11 gibi tüydüm gazeteden ve soluğu bardaki arkadaşlarımın yanında aldım. Birkaç duble içip, bir taksiye atlarım eve dönerim diye düşünüyorum ama muhabbet tatlı, beni çağıran arkadaş ise muhabbetten çok daha tatlı. Birkaç dubleyi hayli aştım, arkadaşlardan birinin “Hadi bizde devam edelim” teklifini kıramadım. Üstelik dediğim gibi güzel bir arkadaş da var arada. Levent’te içmeye devam ediyoruz, sarhoşluğum delilik düzeyine varıyor neredeyse. Aklıma birden çantadaki paralar düşüyor. Saat 4 filan gibi tutturuyorum “Ben Avcılar’a eve gideceğim” diye. “Manyak mısın, bu saatte olur mu, sabah gidersin” ısrarlarını, güzel arkadaşın suratıma anlamsız anlamsız bakışını son bir duble rakıyı da devirerek savuşturuyorum, “Gidijem ulan” diyorum ve çıkıyorum.

Sabah daha doğrusu öğlen gözümü odamda açıyorum. Evdeyim, odamdayım. Aklıma ilk olarak çantam geliyor, bakıyorum yanıbaşımda. Açıyorum içi boş.

Yıkılıyorum. Yatağa giriyorum yeniden yorganı çekiyorum üstüme. Geceyi hatırlamaya çalışıyorum. Bara gittim… Oradan Levent’teki eve, orada bir şey olamaz heralde... Hayal meyal bir taksi yolculuğu hatırlıyorum Avcılar’a doğru. Sonrası kopuk. Taksici mi çarptı beni acaba? Zorluyorum, zorluyorum hatırlamıyorum. Yüzümü yorganın içine çekiyorum. Ulan ben ne eşek herifim. Ne diyeceğim şimdi evdekilere. Yılların birikimi gitti, nasıl açıklayacağım. “Sarhoştum kaptırdım mı” diyeceğim, “Zaten az mı çektirdim bu insanlara” diye düşünüyorum. Yatağın içinde küçüldükçe küçülüyorum. İntihar fikri saplanıyor beynime. Yatağın içinde kıvranırken elim yastığın altına kayıyor. Elim bir şeylere takılıyor. O da ne. (Nırınırnııım)

Yastığı kaldırıyorum altı para dolu. O kafayla emaneti yerine ulaştırmışım ya bir de gece hırsız filan girer diye çantayı boşaltmışım paraları yastığın altına dizmişim.

Annemlerin şimdi oturduğu ev o parayla alındı.

***
Aslan Sütlü kimdir? Niye yazar? Ne yazar? Ne yazdı? Önceki öyküler için adres:

FARUK EREN'İN YERİ-ÖYKÜLER TOPLU HALDE

FARUK EREN'İN YERİ-Bizde emanete yamuk olmaz!

14 Kasım 2011 Pazartesi

O deniz otobüsünde ne oldu?

Yargısız infazlara karşı olduklarını söyleyenler, ne çabuk sustunuz? Neden böyle çabuk sustunuz? 
Meşru bir soru bu. “Terörü mü destekliyorsun lan” diye gümbürtü yaratanlara bakınca, meşruiyeti daha da artan bir soru. Verilen yanıtlardaki çelişkilere bakılırsa. Hele hele 1980’lerden sonra benzerlerini yaşadığımız işler hatırlanırsa, son derece meşru.


3 Kasım 2011 Perşembe

Çözümsüzlük stratejisi: Kürt, Kürtçe, Kürdistan

Kürt sorununda (ya da Türk sorununda) bize sebebi sonuç diye satmaya çalışıyorlar.

Türkiye Cumhuriyeti iktidarları (bürokrasi, iktidar ve muhalefeti kast ediyorum iktidar derken) Kürt sorununda önemli bir sorunla musdarip. Bir senkronizasyon sorunu bu. Bir türlü sorunun özüyle yüzleşmeme, sorunun özünü görmezden gelme sorunu. Gerçi belki sorun değildir bu, belki böyle olmasını istiyorlar,  ama, neyse…
**
1984 yılında PKK Eruh ve Şemdinli’yi bastığında Türkiye’de Kürt yoktu. Kendisinden Kürt olarak bahsedilen bir iki kişi vardı gerçi, ama onlar bu ismi uğursuzluklarından ötürü kullanma hakkı kazanmış gibiydi: Kürt Ahmet, Kürt İdris gibi silahlı külahlı aleni yeraltı insanları. “Kürt” demişti Kenan Evren geride kalan dört yıl boyunca bulduğu her fırsatta, “Türk ile aynı şeydir. Bakın ismi oluşturan harfler bile aynı, t, ü, r ve k.” 12 Eylül’ün bu büyük hukukçusu aynı zamanda büyük filozof, tarihçi, filolog, antropolog, sosyolog idi.

30 Ekim 2011 Pazar

Sahi, idam cezası kalkmamış mıydı patron?

Güler Zere cezaevinde kansere yakalanmış, tedavisi için çok uzun süre tahliye edilmemiş, ancak yoğun kamuoyu tepkisi nedeniyle, ölümüne kısa bir süre kala salıverilmişti.
Suzan Zengin cezaevinde kalp rahatsızlığından şikayet etmiş, uzun süre tedavi için çırpınmış, her başvurusunda, çığlığında idari ve tıbbi görevlilerce savuşturulmuş, cezaevinde can vermişti.
Abdullah Demirbaş, hasta. Yurtdışına gidişi (KCK davasından) yargılandığı için engelleniyor.
Ruhi Su 12 Eylül döneminde kanser hastasıyken tedavi için yurtdışına gidişi engellendi. Hiç nedensiz pasaport verilmedi. Kaçmak istese kaçardı, ülkesinde ölümünü bekledi.

19 Ekim 2011 Çarşamba

Misyonerleri kim öldürdü: Milli mutabakat cinayetleri


İsmail Saymaz muhabir. Hayli zamandır muhbirlerin el üstünde tutulduğu, köşelere kondurulduğu, dolayısıyla köşe olduğu, muhabirlerinse itibar görmek şöyle dursun, işini biraz düzgün yapmaya çalışınca mahkemelerle, cezaevleriyle tehdit edildiği güzide basın dünyamızda gazetecilik mesleğini hakkıyla yapmaya özen gösteren medya emekçilerinden. Üç kitabı var. Üçüncü, yeni çıkanı, "güzel ve yalnız" ülkemizin karanlık, karmaşık katmanlarından birinde bir iz sürüşün ürünü; bir toplu cinayetin tutanağı: "NEFRET-Malatya: Milli Mutabakat Cinayeti."

17 Ekim 2011 Pazartesi

Anayasamız sivildir abiler!

Hükümetin yapmak istediği anayasanın tamamen yeni, tamamen sivil olması gerektiği söyleniyor. Çünkü Türkiye'nin tamamen yeni, tamamen sivil bir anayasaya ihtiyacı var. Sivil kelimesinin sihrini paranteze alıp, bir daha soralım: Anayasa yapmak ne yapmaktır? Kestirmeden söyleyelim: Egemenliği beyan etmek, kullanmak.
Şu anda bir anayasa var. Hükümet bunu korumakla mükellef. Yani hükümet halihazırda bir "koruyucu" egemen güç. Yeni anayasa yapmakla da "kurucu" egemen güç olacak, sadece istemekle bile böyle bir güç olduğunu ilan etmiş oluyor. Demokrasiye aykırı bir durum yok görünürde. İlerisine de, gerisine de.

15 Ekim 2011 Cumartesi

Kardeş kavgası, barış ve yasa

Kan, gözyaşı ve barut.
Ne oluyor?
Ne oluyor, kanun-i kadim üzere, ama kardeşliğin değil, iktidarın kanun-i kadimi üzere iş işleniyor. İrili ufaklı, olmuş, olmamış, genç, yaşlı çeşitli iktidarlar, devletler, devletçikler ya da aday-devletçikler kendi çarşılarında kendi ticaretlerini yürütüyor. Savaş çarşısında, kase kase kan alıp kan veriyorlar ağızdan ağıza. Yağmur değil ateş yağıyor, kök değil ateş çıkıyor topraktan. Bildik öykü. Kaç yüzbin yıldır bildik öykü.
Bir ihtimal daha var mı?
Bir değil ikidir o ihtimal hep: Ya kardeşi öldüreceğiz, bize dünya kalacak. Saltanat. Dünya saltanatı.

Ölen kalan, ölüm kalım

İnsan soyu ne zaman ölümsüzlüğün peşine düştü? Muhtemelen ölüm bilinci oluştuğu zaman, yani, yine muhtemelen ve biraz da Agamben’i izleyerek söylersek, dil oluşmaya koyulduğu zaman. Milyon yıldan fazla demek olabilir bu, bilmiyoruz. Bildiğimiz, bu konuda bize söz söyleyen en eski “kaynaklar”ın, ölümün mekanları olduğu: Dilden ne kadar sonra bilmiyoruz, ama yazıdan çok çok önceki tarihlerden kalma mezarlar, mezarlardaki hediyeler, yiyecek ve giyeceklerden artakalanlar, ölümsüzlük inancının, demek ki arayışının kadim zamanlara gittiğini söyler.

12 Ekim 2011 Çarşamba

Toplum sözleşmesi mi, neo-Kemalist egemenlik beyanı mı?

Anayasa yapmak, ne yapmaktır sahi? Türkiye'de en yaygın anlayış, "toplum sözleşmesi" yapmaktır der. Sahiden öyle mi? Sahiden, toplum bir sözleşme mi yapar? Ve biz buna anayasa mı deriz?

10 Ekim 2011 Pazartesi

Öteyerden Kesikler


Işıklar ışıklara karışıyor
Yine de karanlık her yer
Kalabalıklar kalabalıklara
Yine de ıssız
...

Uzanmış kaldırıma söylüyor
Kirli, kırçıllı sesiyle şarkısını:
Beyoğlu'nda gezersin
Ömrünü ezersin
söyle beni
niye
niye
düüüü
zersin
üüüü
zersin...”
Şarkı değil hayatı doğaçladığı
Yırtık cebinden düşürdüğü babasının

6 Ekim 2011 Perşembe

Siyasetin yargısallaşması: Bu savaşı kim istiyor?

Siyaset ve hukuk ilişkisi sık ve karmaşık düğümlerle düğümlenir. Yargı, düğüm alanlarının en önemlilerinden biri. Türkiye'de bu alandaki sorunlar, yargı bağımsızlığı çerçevesinde tartışılagelir. Yargı bağımsız olmalı, siyaset yargıya müdahale etmemeli sözü sevilir. Cevap, cevaplayanın konumuna bağlı, iktidarlar için yargı elbette genellikle bağımsızdır, muhalefet içinse tersi. Yargının siyasileşmesi başlığı altında sürer gider tartışma.
Yargı siyasileşmemeli.
Evet.
Bunun tehlikeli olduğu, işte, adalet duygusunu zedeleyeceği, giderek yok edeceği filan söylenir. Doğru da bu laflar. Fakat bugün, daha büyük, daha tehlikeli bir sorun yok mu? Yargının siyasileşmesi değil de siyasetin yargısallaşması, yargısallaştırılması sorunu.
Siyaset yargısallaşırsa ne olur? Yanıt için önce siyasetin ve yargının işleyişi ve imkanlarına bakmalı.

5 Ekim 2011 Çarşamba

Kürtlerle Türklerin hal tercümanı


Sırrı Süreyya Önder, Zeytinburnu Dr. Ziya Gün Parkı'nda.
 Birdenbire sinemacı olarak ortaya çıktı. Kimse bilmiyor, tanımıyordu, ama evet, bu gelen sinemacıydı. Birdenbire yazar olarak ortaya çıktı. Kimse bu yönünü bilmiyor, tanımıyordu, ama evet, bu gelen yazardı. En son politikaya soyundu, birdenbire yine.
Aslında hiçbirşey birdenbire olmamıştı. Kuşağının birçok dava adamına benzer şekilde meşakkatli bir hayatın ürünüydü her şey; her dönemeci binbir çileyle, emekle aşılmış bir hayatın, yoğun emeklerin ürünüydü Sırrı Süreyya Önder adı. Tasarlanmış bir marka değil, dişle tırnakla elde edilmiş bir değerdi. Beğenmeyeni, beğeneninden çok oldu bu değeri. Oyuncu, senarist ve yönetmen olarak sinemacılığı da, halk dilindeki bilgece söyleyişleri kuramsal kitapların sert aforizmacılığıyla harmanlayarak kurduğu özgün üslubu, şaşırtıcı farklılıktaki bakış açısı ve keskin mizahıyla yazarlığı da böyle bir hayatın verimiydi. Birdenbire politika alanında görünmesi de bu hayatın emri olabilir mi? Kuvvetle muhtemel. "Büyük partiler"in kendisi için sonuna kadar açık olan kapılarında değil, sosyalist parti ve gruplarla Kürt hareketinin politik yapıları arasında kurulan bir ittifakın kapısında görünmeyi seçmesi de böyle bir emrin gereği olmalı.

4 Ekim 2011 Salı

Çürümenin başlangıcı


"Sayın muhbir vatandaş, sen bu yurdun çürümesinin başlangıcıydın ve sonu olacaksın. Senin bol bol işlediğin yerde, hangi toplum olursa olsun, bir düşmanlıklar kargaşası çıkar. Sayın muhbir vatandaş, sen bir ölçüsün. Senin bir toplumda ölçülerden biri olman yıkımdır. Sen oyunların en korkuncusun."

27 Eylül 2011 Salı

Toplumla savaşan devlet: Mahkum ne, tutuklu ne, tutsak ne?

Urfa cezaevinde dün gece, 16 Haziran 2012 gecesi olan bitenler için söylenecek yeni bir şey var mı? Cezaevlerinde 12 Eylül'de kurulan "Hayata Dönüş" operasyonuyla tahkim edilen sistemin "sıradan" bir sonucu bu. Her seferinde 12 Eylül'e dönmek, bazılarının sandığı gibi bir "12 Eylül travması" filan değil, içinde yaşadığımız düzen, 12 Eylül'le oluşturulan düzen. Mevcut iktidarın "yargılıyorum ben onu" başlıklı müsameresi, inşaatı sağlamlaştıracak iskeleyi örten bir güzel pano.
"Ama onlar adli. Hem kendi aralarında kavga da etmişler" türünden savunmalarla ne aklanacak? Ne gizlenecek? Hiç. Kibirli ve küstah bir hegemonya ve ona teslim olmuş, onun tarafından klonlanmış zombi yurttaşlığın gürültücü, kıt aklına teslim olmayacaksak, hiçbir şey aklanamaz, gizlenemez.
Bu biraz eski bir yazı, Eylül 2011'den. Fazla eklenecek bir şey yok.

***

Cezaevlerinden ve aralardaki yollardan kötü, çok kötü haberler geliyor.
Ne oluyor sorusu, başka bir soruya götürüyor: Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde kaç iç savaş yaşanıyor?

Devletin Kürtlere uygun gördüğü yeri ve hali Kürtlerin beğenmemesinden kaynaklanan son isyanı (PKK kalkışmasına "İsyan" adını ben koymadım, eski Cumhurbaşkanlarından Süleyman Demirel koydu) saymayalım, en az bir tane daha var görünüyor, yakından bakınca sayı ikiye, üçe çıkabilir, az uzaktan zaten her yan yangın yeri.
Geçenlerde bir siyasetçi, galiba Selahattin Demirtaş, "Savaşın bile bir hukuku olur" demişti. Savaşın bile bir hukuku olur mu emin değilim, ayrıca tartışmak gerekir, ama Türkiye'de hukukun bir savaş aracı olduğu tartışma götürür gibi değil.

19 Eylül 2011 Pazartesi

Pir Sultan Abdal

Belde öldüm de geldim, ilkti
Elde öldüm kaldım, bu iki
Darağacında durdu dil
Bir turna avazı yitti kubbede

Elde ne kaldı elden başka?

12 Eylül 2011 Pazartesi

Giyotin yılı 1980




Miladi takvimin 1980'li yılları 1 Ocak 1980'de saat 00.01'de başlar; 31 Aralık 1989'da saat 00.00'da biter. Türkiye'deyse başka başlangıçlar vardır: 2 Ocak'ta askerlerin sivil yönetime yazdığı söylenen ihtar mektubu daha sonraki bir başlangıcın bir peşrevidir. 24 Ocak'ta alınan ekonomik kararlar, Türkiye'nin o zamana kadar IMF ile yaptığı sözleşmelerin bir tekrarı gibi görünür, ama öyle olmadığı 1980'ler ilerledikçe görülür. Aynı yıl içinde, o güne kadar Türkiye'yle IMF arasında yapılan sözleşmelerin tamamlanmasına izin vermeyen bütün engeller, bir başka başlangıç gününde, 12 Eylül 1980'de bir askeri darbeyle kaldırılacaktır çünkü. 24 Ocak/12 Eylül 1980, takvimde farklı görünse de aslında aynı gündür: Hem büyük bir dönüşüme doğru yelken açılan, hem de arzulanan dönüşümün olası engellerinin kaldırılacağı hamlenin yapıldığı bir kesinti günü.

9 Eylül 2011 Cuma

Yaşam Değirmeni

Gideni düşünüyor
Giden günü, geceyi
Rüzgardaki kanat 
                               sesini
Yoldaki toynak...

Yol yol düşüncesi
Peşinden,
Gidenin peşinden, kalanın...

Düşecek 
              birazdan
Hep düştüğü 
                      geceye:
Hiç sığmadığı


Şimdi gece içine sığmıyor
Sığmadığı gibi 
günün 
dün

Taşıyor 
             bir yanı yola
Bir yanı 
             yoldan kalıyor
Dönüyor taşı ağır
Ağır yaşam değirmeninin

Öğütülmüş sevinçlerin kepeği, hüzünlerin
Üstümüzdeki kızıl un


Kimi senin 
                  gözlerinde açtıydı
Kimi 
        diğerinin alnında
Kimi ötekinin....


1 Eylül 2011 Perşembe

Dört Sofra

Dostluk sofrası
Gelecekten söyler ekmeği suyu
Söze yaslanır
Sözle yaslanır
Giden güne, gelen güne

Güneş
Masada meşale

22 Ağustos 2011 Pazartesi

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Düş Eşiğinden

Karanlık. Yüzler seçiyorum
Fısıldayan adımı. Dudaklarında
Senin yüzlerin
Senden öncekilerin

Aramızda, uçurum
İki midyeyiz, yan yana

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Elek

Elenirken
Günün eleklerinden
Öğreniriz
Yavaşça
Zordur
Konuşmak da
Susmak da
Dünya çarşısında..

30 Temmuz 2011 Cumartesi

Şiir Şehrinin Pulbiber Mahallesi/ Didem Madak'ın ardından

Pulbiber Mahallesi, edebiyat şehrinde yeni bir mahalle; kentsel dönüşümün acımasız çağında görüldüğü yerde üstünden dozerlerle, parayla ve hırsla geçilen şu mahallelerden biri. Kimse yıkamayacak; çünkü ters yönde bir haraketin, yıkıma inatla direnen şiirsel dönüşümün kurduğu bir mahalle. Geçen cumartesi akşamı kaybettiğimiz çok çok kıymetli bir şairimiz tarafından, şiirde kuruldu. Bu şair ve mahalle kısaca anlatılacak bu yazıda.

19 Temmuz 2011 Salı

Sözün Kaynakları

I. KAYNAK


Kandır
            Yaşam ve:

Akar, bitmezcesine
Hiç
Başlamayan
Hiç
Bitmeyendir:


Ölüm


Dolmaz boşluk
İçindeyiz
Taşmaz doluluk
İçinde