31 Mart 2015 Salı

Sahibini terk eden gölge: Hakan Fidan

Arkadaki adamdı hep. Merdivende. Kapıda. Toplantıda. Törende. Resepsiyonda. Konuşmayan adam. Hatta bakmayan. Gölge adam. Gül’ün, Erdoğan’ın ve Davutoğlu’nun dış seyahatlerinin gölge adamı.
Fotoğraflarda çok görüldü, ama sesi az duyuldu. Sesini, sözünü hukuk dışı yollarla elde edilmiş iki kayıtla duyduk. İlkinde özel yetkili temsilciydi. İkincisinde MİT müsteşarı. 
İlkinde Kürt savaşını bitirmek üzere, PKK yöneticileriyle masadaydı. En uzun, karışık cümleleri o kuruyordu. “Şey” diyordu sohbetin zorlu yerlerinde, bir de “modelite.” Özel bir grameri vardı anlaşılan ve bir gramer-çözme yeteneği.

17 Mart 2015 Salı

Abdülkadir Selvi'yi eleştirememek: Kan, aile ya da yurttaşlık


Yavuz Bingöl, “iktidardan hoşnut” müzisyenler arasında olmada bir sakınca görmeyince, hakkında söylenmedik bırakılmamıştı. Ünlü kişidir ve normaldir, kimi haklı kimi haksız, çok sayıda eleştirel söylemin hedefi olduydu. Hır gürlü, bol magazinli, çok öfkeli, alaylı söylemler içinde, iktidar ve sanat, muktedirlerle sanatçıların ilişkisi, popüler sanat ve sanatçılığın iktidar ve temsilleriyle ilişkisi gibi başlıklara atlayıp, ufuk, zihin ya da ruh açıcı tartışmalar çıkabilir mi diye umutlanmak boşuna değildi, ama boşa çıktı esasen.
Üstelik, tuhaf bir şey daha oldu, babası bulunup (ya da babası söz söyleyeceği yerleri bulup-kim bilir ve her neyse) oğlu hakkında söylendi durdu. O ezeli haklı ve hain evlat elinden mağdur babaydı, babasına bunu yapan… Özetle önemli ve agorada konuşulması gerekli bir mesele, yurttaşlık meselesi etrafında konuşulması çok yararlı olacak bir mesele, aile-klan-kan bağı ekseninde argüman bulmuş oldu. Ne işe yaradı? Yavuz Bingöl’ün tercihini tutanlarla tutmayanlar ayrıştıkları saflarda birbirine sallamaktan başka iş yapmış oldu mu? İktidarların hep arzuladığı, hedeflediği ve onsuz yapamayacakları kültürel hegemonya ve ona karşı çatışmaya dair tartışmada ne kaldı elimizde? Eleştirilen “muhafazakâr” aklın çok beğeneceği, ama eleştirenlerin kaçınması gereken “kan bağı” esasına dayalı bir haklılık, bir meşruiyet argümanını daha da bir meşrulaştırmaktan başka?

1 Mart 2015 Pazar

Öfke belagatının en iyi güftecisi: Yalçın Akdoğan




Önce söz vardı. Sözü Türkiye’de yankılandığında, kulakları, kalpleri, akılları ve sinirleri doldurduğunda,  siyasetin mutfağını bilenler hariç, pek tanınmazdı.
O, herkesin bildiği, duyduğu sözleri var etti, ama söz onda değil, o sözde var oldu. Sahneye siyasetçi olarak
çıktıysa da aslen teknisyendi. “Techne”si, yazmaktı. Erdoğan’ın sesine söz yazmak.