17 Nisan 2014 Perşembe

Çok yalancısın Türkiye!

Çocukları çok seversin değil mi Türkiye? Ama preste ezileni değil, tomruk altında kalanı değil, hapiste çürüyeni değil. Temiz, güzel, muhitine uygun olanı seversin.


Çok meşgulsün değil mi Türkiye? Büyük sorunların var. Büyük laflarla konuşuyorsun onları.
Küçük sorunları, küçük lafları, küçük olayları beğenmiyor, ilgilenmiyorsun? Küçük çocuklar var bir de başlarına ağır işler gelen… Fakat duygusal hezeyanlar yaratılmayacaksa, vicdan şovlarına yaramayacaksa, hele bir de alt sınıflardan, altta sayılan kesimlerdense adlarını bile anmasan olur değil mi? Çocukları seviyorsun tabii, gönlün öyle geniştir senin de her çocuk aynı olmuyor değil mi?

15 Nisan 2014 Salı

Okumak


Okumak ister misin beni, bir rüzgâr olduğum gün. Yanaşıp geleceğim gün batımımla, ufkundan batarak, dönmeyen geminin. Daha önce anlatamayacağım çok şey var çünkü. Çünkü daha önce anlayamayacağım çok şey var.

Okumak ister misin beni, bir doğumdan kalktığım gün. Ağzımda bir yudum, aradığım okyanustan. Sessiz bir şarkı, su ve tuzla yazılmış. Kurumuşsa da derim. Daha önce inanamayacağım çok şey var çünkü. Çünkü daha önce inanamayacağın çok şey var.

Okumak ister misin beni, gözlerimin kapandığı gün, uyuduğum güzelliğin korkusundan bir daha açılmadığı. Boynumda ter. Boynuna sarıldığım atın yelesinden sızan. Daha önce göremeyeceğim çok şey var çünkü. Çünkü daha önce göremeyeceğin…

Okumak ister misin beni, yazı olduğum gün. Yazıldığım gün. Bastığın taştan sıçrayan mürekkep. Aharsız kağıdında ahalinin çiğnediği. Daha önce yaşayamayacağım çok şey var çünkü. Daha önce yaşayamayacağın.


Dalgınlıkla girdim sanki yaşam kuyruğuna. Bekliyorum, aynı dalgınlıkla.

8 Nisan 2014 Salı

Niksar Dağlarında Tütün Edilenin Söylediğidir






Tütün edildim bir mağarada. Nice bir yoldaşla. Murad zamanıydı. Birinci Murad. Onu yazdı hep kitaplar. Hüdvendigâr. Beni hiç yazmadı. Bilmeyen ne bilsin. Bir mağarada tütün edildim.

Tanrı hep can alanların ağzındaydı.

Rahmindeydik toprağın. Niksar dağlarında. Çıkamadı kimse. Ne ben ne yoldaşlarım. Ölüm tüttü ciğerlerimize. Emdiğimiz süt köpürdü ağzımızdan. Niksar dağlarında rahmindeydik toprağın.

Kader hep can alanların dilindeydi.

Sordu annem yakasın tutup. “Nettin civanım a Murad!” Yalandı ördürdüğü taş duvarı yıktırdığı. Yalandı açıldığı kapının. Yürüyüp çıktığım yalan. Bırakmadım yoldaşlarımı. “Nettin civanım a Murad.” Yakasın tutup sordu annem.

Cevapsız sorular hep can alanların yakasındaydı.


Yoldaşlarla koyun koyunayız. Kimi beş yüz dedi sayımız. Kimi yedi yüz yazdı. Her yazışta bir başka anlatıldık. Aslında hep bir civandık. Dağ yoldaşımızdı bizim. Koyun koyunayız yoldaşlarla.

Saymak hep can alanların huyundandı.


Onu unuttu dağlar. Biz dağa karıştık. Onu yazdı kitaplar. Her yazışta başka başka. Biz sözde kaldık. Unutulan sözde. Hiç yazılmayan sözde. Hâlâ iki yakasında eli annemin. Onu yazdı kitaplar, bizi yazmadı. Bizi unutmadı, onu unuttu dağlar.

Yalan hep can alanların kitabındadır.

2 Nisan 2014 Çarşamba

Bağışıksız



I

Bir düş müsün sen ey tatlı gece, yuvarlanıp düşünce göz kapaklarının eğninden
Eskil denizlerinin eteğine

Kaç efsane dil verir bedene ve beden
Kaç dile bölüştürür kendini
Yekahenk hecesiyle

                                                                    bir düş müdür
                                                               düşsüz uçurumun
                                                                   ey karanlık yar
                                           kara kehribar sütünde memenin
                                                     kaç kavmin göçü dinlenir
                                  kaç görüntü dil döker doygun bakışa?

Zamansıza ayarlı ılgım mısın ışığın
Işıkla kurup sürdürdüğü oyunda?


II

Bu sen misin?
Beni arındırıp silahlarımdan sabaha sunan:
                                                               Kendi ışığından başka ışıklara muhtaç sabaha
                                                               Dalın ezgisini
                                                               Zilin kırbacıyla değişmiş sabaha?

Ayışığı silkeleyip gelir kar erincini
Korku eğirir ipeğini
                             ve kararır dokunma:

Bir kahkaha uzanıp girer yalım yüklü sözle toprağı kurumuş işitmenin arasına
Işıktan bir kahkaha mavi dönüşüyle döner gelir ve perdeler boğum boğum
isteğin isteği yönelişini... dokunuş yüz çevirir kendi yasasından ve sirene
dönüşen kahkahanın kahkahaya dönüşen sirenle buluştuğu panayıra yöneltir adımlarını kol kola...


-Ağla!
         demiştin ama kendine uygulamıştın yasayı:
öğütüp gecenin unuyla yoğurarak kara misinalar elde ettiler ondan... kara misinalardan bir ağ
ağular bedeni, düşürür kıygının derkenarına...

III

Nereden başlasam? Gözyaşı
Eritemez bu zırhı. Seziyorum
Yol gösteriyor sadece ürperme... Donup
Kalıyorum bağışıksız...

Hazır masa: İşte
Yüz ve Ay-
                  na

İşte grafon kağıdından biçilmiş gölge
(unutmayın... sevgili... biri de.. .sizin için bunların... biri de...)

Söz ve anlam?    Hazır:

-Şu aralık düş kapısı olmalı
-Kameraya el verir

-Şu dil kapısı
-Söz sevkıyatına uygun

-İstek kapısı için son bir kez düşünelim. Bir
tür çıngırak kullanılabilir bunun için
kemik bir flüt
ya da

IV
Hazır masa                           İşte:
Kan kızılı
makyaj


                                            İşte

Düş akı
makyaj


İşte                     :                 İnsan

Ruhu gövdeye bölelim: Bir şey kalmıyor geride
Gövdeyi ruha bölelim: Bir şey kalmıyor geride

Ruhtan gövde çıkarılıyor: Bir şey kalmıyor geride
Gövdeden ruh çıkarılıyor: Bir şey kalmıyor geride


Ama toplayamıyor ruhla gövdeyi hiçbir işlem
Düşünce
Kayıtsız salınımlarla dolasa da parmağına
Gülüş ve gözyaşı zincirini...
....

(1995)