27 Ocak 2016 Çarşamba

İddiasız iddianameler


İnsan bir iddianame ile karşı karşıya kaldığında, bütün ciddiyetini takınır. Takınmak zorundadır, zira biri ya da birileri hakkında bir takım iddialar söz konusudur. İddialar sabit ise o kişi ya da kişiler ceza alacaktır: Hapis. Bazen çok ağır olabilir bu cezalar, "ağırlaştırılmış müebbet" gibi. 

Ağırlaştırılmış müebbet, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi'nin tespit ve ilan ettiği gibi, "umut ilkesi"ni yok eden, insan hak ve özgürlükleri bakımından kabulü mümkün olmayan bir cezadır. Türkiye, sözüm ona idamı kaldırmış, ama kaldırmaya gönlü elvermediği için de bu ağır cezayı icat etmiştir. "Zindanda çürütme" ilkesi, bir monarşik ceza ilkesi olarak, modern ceza hukuku anlayışına kökten karşıdır. 
Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül hakkında da ağırlaştırılmış müebbet, sonra da müebbet ve ekstradan 30 yıl isteniyor. Bir ağırlaştırılmış müebbet, hayat karartmak için yeterli. Hal böyleyken, insan hiç değilse "hayat karartma" ya da "zındanda çürütme"yi hak eden, hiç değilse, suç ya da suçlar işlemiş olmaları gerektiğini düşünür.

26 Ocak 2016 Salı

Rahat dur ya!


Önnot: Bu "manşet"i yazıyı yazdıktan sonraki günün akşamında gördüm. "Akşam Gazetesi", Erdoğan'ın "Mevzuatı gerekirse bir kenara bırakın" lafını böyle manşet yapmış! "Dekoder" görevi mi görmüş, lafı mı beğenmemiş, yorum mu yapmış, bilemedim... Bir düzeltme de Külliye'den geldi, bir şey düzelmiyordu, o başka...
















Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, kaymakamları toplayarak dedi ki:

"Liderlik vasıflarına sahip idarecilerin sayısını ne kadar çoğaltırsak hedeflerimize o kadar kolay ulaşacağız. Yeri geldiği zaman koyun mevzuatı bir kenara ve 'ben bunu bu şekilde yaparım' deyin ve yapın."

Hukuk askıya alınmıştır, bunu biliyoruz. Gözlemcilik bile gerekmiyor, ilan edildi bu: "Rejim değişmiştir" denildi zaten. Rejim değişti. Peki. Ne oldu? Nasıl bir rejim oldu? Ya da oluyor? Politik otoritenin hukuku askıya alması, bütün bürokrasiyi askıdaki hukukla değil, kendisinin vazettiği-edeceği yeni hukukla yönlendirmesi ve politik birliğin tamamını bu şekilde çekip çevirmesi yeni icat değil. Fakat burada bir yenilik var: Politik otorite, ilan edilmemiş başkan, bürokrasiden mevzuatla bağlı olmadan, mevzuata bağlı olmadan, bir "lider gibi" hareket etmesini emrediyor. Yani tek emir var ortada: Mevzuata, hukuksal metinlere bakmadan karar verin ve uygulayın, emri. "Benim emirlerimi bekleyin ve uygulayın" değil, duruma göre bir yol bulun ve uygulayın. Niçin? "Vatandaş için." Nasıl? "bir yol bulan ya da bir yol açan idarecilerle birlikte yürümek istiyoruz."

Savaş lugatı

Bir yol bulmak ya da bir yol açmak? Bu sözü de biliyoruz, bir savaş sözüdür, bir savaşçı sözü. Malumatfuruşluk affola, herkesin bildiği gibi: Hannibal Kartaca komutanı Hannibal, Alp Dağları'nın yamaçlarında söyler, dağları aşma arzusuyla. "Ya bir yol bulacağız, ya bir yol açacağız."
Demek ki parlamenter ya da başkanlık formu içinde bile değiliz, iki yönetsel formda da mevzuatla kayıtsız bir bürokrasi, formun imhasıdır. Bürokrasi, doğrudan şahsa bağlanmıştır, o ölçüde ki, artık "mevzuatla bağlı" değildir.
Peki bürokrasi mevzuatla bağlı değilken, "vatandaş" ne yapacak? Bürokrasinin mevzuatla bağlı olmadığı ilan edildiğine, talimat verildiğine göre, vatandaş ne yapacak? "Hukuk"la bağlı mıdır, değil midir? Mevzuatla bağlı mıdır, değil midir? Bürokratın mevzuatla bağlı olmadığı yerde "vatandaş" var mıdır sahiden? Yasalarla bağlı kimsenin olmadığı yerde, kime vatandaş denilebilir?
Denilmediğini görüyoruz, ölümlerden.


Bir "biz" var "biz"den içeru

Konuşma devam ediyor, kaymakamlar mevzuattan kopacaksa, yine de bir şeylerle bağlı olmak zorundadır elbette ve bağlı olacakları bir şey, konuşan kişidir kuşkusuz; işte konuşan kişi kaymakamlara bir "bağ" daha gösterir: Muhtarlar.

Konuşma devam ediyor: "Ben muhtarlarla da toplantı yapıyorum. Şu an 10 bine ulaştık. Her hafta 400 muhtarı ağırlıyoruz. Bu muhtarların bir kısmı kaymakamından memnuniyetini ifade ederken bir kısmı şikayetini ifade ediyor. Yani markajdasınız."
Konuşma, birinci tekil şahısla birinci çoğul şahıs zamirleri birbirinin yerine geçerek sürdürülüyor. Royal "biz." Kralların, sultanların ve Tanrı'nın sözlerini şekillendiren gramatik öğe olarak "biz." Bir toplumu, topluluğu değil, bir toplumun, topluluğun tüm varlığıyla bir kişide mücessemleşmesini anlatan "biz". "Biz"den içeru bir biz.

Baki kalan "devlet" imiş...

"Biz" diyor, devam ediyor "biz":
"Arkamızda binlerce yıllık bir gelenek var. Biz kabile devleti değiliz. Çok asil bir milletiz. 16 büyük devlete ilave olarak çok sayıda devlet kurmuş bir milletiz. Bu kadim geleneğin gerisinde devlet ve millet arasındaki güçlü güven duygusu bulunuyor."
16 büyük devlet? Hani şu Külliye'de temsil edilen 16 figüre gönderiyor bizi konuşan. Tarih kitapları, cumhurbaşkanlığı forsu için uydurulmuş "16 Türk devleti"nden bahsediyor, oraya gidiyoruz. "Biz" o zaman, "16 devlet kurmuş" Türk'üz. "Binlerce" yıl, demek ki 1600 yılı da aşıyoruz, İslam'dan öncesine de gidiyoruz, bu mitolojiye göre. 
Erdoğan'ı sık sık "Türk" demediği için eleştirenler, "Türk"lüğün bu toplu mitomanisine gösterdiği revaca ne buyurur acaba?
"Baki kalan şu kubbede devlet imiş ancak" deyip mutlu olur herhal. 
"Biz" devam ediyor:

"Rahat dur ya!"

"Biz, tek milletiz. Çeşitli etnik unsurlar olabilir. Ama tek milletiz. İki, tek bayrağız. Üçüncüsü tek vatan... 'Bizim vatan arayışımız yok' sözlerini külahıma anlatsınlar. Onların derdini biliyoruz. Ben hangi haklara sahipsem sen de aynı haklara sahipsin. Rahat dur ya... Ama dert başka. Bu vatan topraklarımızı bölmek parçalamak. O tarihi hesaplarını kendilerine göre yerine getirmek. Ve tek devlet. Başka devlet olamaz."
"Türk"lüğe yapılan ağır atfın ardından, "çeşitli etnik gruplar"a artık bir pozitifi yüklem de (zenginliğimiz, rengimiz, parçamız vs) kullanmadan yapılan atfın ardından, itapla talimat arası bir ünleme geçiveriyoruz: "Rahat dur ya!"
"Ben hangi haklara sahipsem sen de aynı haklara sahipsin." Kimsenin mevzuatla bağlı olmadığı yerde, hak nedir, kimin vardır, kimin yoktur bulabilir miyiz ayrı mesele, lafzın bir maksadı daha var. "Biz"e karşı olan "sen"in durumunu izah etme, ona tebliğde bulunma maksadı. "Sen", "Kürt"tür. "Aynı hak"tan kasıt ne olabilir peki? Türkçe konuşma hakkı. "16 devlet"e tapınma hakkı. "Tek millet" içinde yok olma, erime hakkı. "Tek millet, tek bayrak, tek vatan" şiarını, söylenmeyen ama bütün söylemiyle, nutkuyla capcanlı var olan "tek şef"e itaat hakkı.

Belediyeler bitmiştir

Rahat durulmazsa? Ki durulmuyor, kaymakamlar ne yapacak?

"Bilhassa kaymakamlarımız örgütün yaptığı tahribatı gidermek ve belediyelerin yol açtığı boşluğu doldurmak için harekete geçmelidir. Vatandaşlarımızın bu belediyelerce mağdur edilmesine izin veremeyiz. Gerekirse belediyelerin araç gereçlerine el koyarak, diğer imkanları kullanarak hayatı normale döndürmek zorundayız."

Bu bir örnek, yolu kendileri bulacak ya da açacak ama öncelikle kaymakam olarak bilmeleri gereken bir şey var: "Bu belediyeler" artık ilga edilmiştir. Esasen, Anayasa'dan başlayan bir mevzuat piramidi içinde kaymakamlar (ve valiler) belediyelere "vasi"dir, o halde bu söz, kanuni vesayetin ötesinde bir talep içeriyor: Bir tür "müsadere" ve muhtemelen ilga. "Diğer araçlar?" Lafın tamamı aptala söylenir, örnek "araçlara el koyma" ise kalanı kendileri bulmalılar: Araç gereçten başka ne var? E gayrimenkuller ve personel. 

Bürokrasinin "zafer anıtı"

"Terörle mücadelede eksiğimiz kanun değil. İhtiyacımız olan bunları uygulayacak cesur yöneticilerdir. Korkaklar hiçbir zaman zafer anıtı dikemezler."

*
Cesurlar. Cesur yöneticiler. Korkaklar. Zafer anıtı. Zafer anıtı neyi gösterir? Bürokrasinin zafer anıtı ne olabilir?
Savaş dili bu. Yeni "rejim", bir savaş makinasıdır. Bürokrasinin diktiği zafer anıtı, bulunmuş ya da açılmış yeni yolun kendisidir, hukukun dışına çıkma yolu. 
"Biz"in savaş makinası, "sen"in belediyelerini ilga etmiştir. "Parlamento" zaten işlevsizleştirilmiştir. Yeni rejim kurulmuş, semerelerini toplamaktadır. Bu yeni "rejim", "başkanlık" olsaydı iyiydi; bu yeni "rejim" bilinen başkanlık rejimlerine de karşı olmak zorundadır.
Hangi başkanlık, kamu görevlilerinin mevzuatı bir yana bırakmalarını isteyebilir? Hangi rejimde tek "mevzuat", konuşanın sözlerinden ibaret olabilir?

25 Ocak 2016 Pazartesi

Kameramandan terörist çıkarmak



Herkesin hayatında en az bir kere anlattığı bir hikayedir, ben de hakkımı kullanayım:
Şam'da biri, Kufe'den gelen birinin dişi devesine, "Bu erkek deve benimdir" diye el atar. Kufeli oraya baş vurur, buraya baş vurur, sonuç alamaz. En son Şam Valisi Muaviye'ye kadar çıkar mesele. Muaviye der ki, "Evet, bu erkek deve Şamlınındır." Adam nasıl olur diyecekken, Muaviye, balkondan (balkon konuşması buradan mı başlar acaba?) halka seslenir: "Bu erkek deve kimindir!" Halk cevap verir: "O erkek deve Şamlınındır."
Muaviye adama der ki, "Var git Ali'ye söyle, Şam'da Muaviye ne dese kabul edecek 10 bin adam var. Ona göre..."

*

Şamlılar dişi deve ile erkek deveyi ayırt edemiyor muydu? Aptal mıydı? Hiç de değil: Konu siyasiydi, siyaset savaşın başka araçlarla yürütülmesiydi ve işte savaş yürütülüyordu. Nitelikler, tanımlar, savaşa göre yeniden yapılıyordu. Savaşanlar, hakikati kendi hedeflerine göre belirliyor ve belletmek istiyorlardı. Gücü olanlar, sadece deveye el koymuyor, devenin cinsiyetini de belirliyordu. Gücüne güvenerek.


*
Refik Tekin, 20 Ocak 2015'te Cizre'de işinin başındaydı. İMC TV kameramanı olarak. Sokaklardaki ölüleri ve yaralıları almaya giden bir heyeti izliyordu. (Ne kolay kuruyoruz değil mi bu cümleyi, ne kolay alıştık: Sokaktaki yaralılar ve ölüler... Sokaklarında yaralılar ve ölüler olan bir yerdeyiz)
Birden, grubun üzerine ateş geldi. Bir el değil, iki el değil. Herkes yaralandı, Refik Tekin de. Yaralıyken, yerdeyken kamerasıyla kadraj almaya devam etti. Çalışmayı kesmedi yani.
Zar zor hastaneye götürüldü. Götürülürken hırpalandı. 
Hastanede sevk edilecekken, hakkında gözaltı işlemi yapıldığı belirtildi. Polis hep başında durdu.

*
Bugün öğreniyoruz ki daha vurulduğu gün, "yaralı BTÖ mensubu" diye yazmış polis onun için. E ateş edip vurmuşsa, "Gazeteciydi. Çekim yapıyordu. Vuruverdik" diyecek değil ya, kendini haklı çıkarması lazım. "Deve dişi ve senin" demeyecek, "Deve erkek ve benim"diyecek, yani. Nasıl bir terörist ki, başka kameraların da bulunduğu yerlerde, kamerasıyla çekim yapıyor. Kendi kendinin terörizmini kaydediyor, ayağından vurdurup kendini?  
Bir gün sonra da bir "adli kolluk savcı görüşme tutanağı" tutulmuş hakkında, savcı, "hastanede memur refakatinde gözetim altında tutulması, sağlık durumunun takip edilerek taburcu olduğunda GÖZALTINA alınması..." talimatı vermiş.

*
İki belgede de "imc tv muhabiri olduğu yönünde bilgiler elde edilmiştir" diye bir laf var. Sanki çok gizli bilgiler. Adı her gün bir haberde var. Zaten vurulurken kendi kendini çekmiş. Zaten herkes her şeyi biliyor. Deveyi, devenin sahibini, cinsiyetini...

*
Şimdi, gözaltı nedir? Kişinin seyahat vs hürriyetinin "memur gözetiminde" kısıtlanması. Yani, Refik Tekin daha ilk hastaneye götürüldüğünden beri "memur gözetiminde" tutuldu. Yani, Refik Tekin, vurulduktan sonra gözaltına alındı, esasen. "Taburcu olduktan sonra gözaltı"na alınması, ancak hakkındaki gözaltı süresinin uzatılmasıyla mümkün. Kaç güne uzatılabilir? Kanun dört diyor. En fazla dört. Devenin cinsiyeti konusunda olağandan farklı görüşü olan bir polisler değil yani.

Polisler kameramanı "BTÖ mensubu" yapıyor, savcı "gözaltı süresi"ni "gözetim altında tutma" numarasıyla 4'ten fazla güne uzatıyor. Pazartesi zaten beş gün olmuştu. "Terör"dediğine göre, dört gün daha tutacak.

*

Habeas Corpus diye bir şey vardı. Hani yaklaşık 800 yıl önceden beri oluşmaya başlayan, dört yüz yıl önce kanun adında yerini alan, 200 yıl kadar önce evrensel kabul edilen. Hani kişiyi kimsenin kafasına göre tutamayacağını belirleyen kural. Tuttuğu kişiyi en kısa sürede hakim önüne çıkaracağını emreden kural. Hani hukuk. Hani hukuk devleti. Temel hak. Hürriyet. 

Yok ama savaştayız. Dişi devenin erkek olduğunu öne süreceğiz. Kameramanı terörist yapacağız, madem vurmuşuz, boşa mı gitsin kurşun? Gözaltını "gözetim altı" yapacağız, maksat ne kadar uzarsa o kadar uzasın. Savcıyız ya, niye vuruldu, kim vurdu, nasıl vurdu, onu araştırmayacağız bile! Vurulduysa, suçludur, bitti. 
Nasıl olsa hepsine "Evet" diyecek yeterince Şamlı var elimizde! Zaten yoksa da mermi bizim, savcı bizim, vali bizim, Anadolu Ajansı bizim... Aksini bağıra bağıra söylesen ne olur? Kim duyar bu top tüfek mermi sesi arasında?

Sahi, Muaviye'nin Şamı'nda mıyız yine? Hâlâ? Öyleyese hak ile güç yine karşı karşıyadır. Öyleyse Kerbela da uzaklarda bir yerde değildir, değil mi?
Hele bu kadar az ses çıkıyorken? Bu işler yanlış işler, yapmayın diyenler gün geçtikçe azalıyorsa, zaten diyenler bir de "terörist" oluyorsa, hiç de uzaklarda değildir Kerbela... Sokaklarda kanaya kanaya ölenler, ölüp de günlerce kaldırımlarda kalanlar nedir, mesela? 

23 Ocak 2016 Cumartesi

Salîhê Şirnêxî'ye saygı


Hangisine yanalım? Hangisine yanmayalım?
Süt bebeleri. Oyun çocukları. Delikanlı kızlar, oğlanlar. Ateş parçası gençler. “Her biri bir cihan parçası.” Çileli kadınlar, adamlar… Her gün, her an bir can. Kürdistan ateş altında. 

(“Sivil” diye bir laf uydurduk, ölenleri ayırıyoruz güya, gören de Kürdistan’ı üniformalılardan müteşekkil bir kışla zannedecek. Bir kışlaya çevrilecek anlaşılan bu gidişle, karakol, kalekol, tank, top, tüfek. Fakat ölenler “sivil” demek ne demek? Ölebileceklerle ölemeyeceklerin ayrımı mı bu? 
Bir ihtimal daha var: Bir halka ait şeyler. O zaman, “sivil” ölüyor evet.)
  
Ölülerden ölü seçmek için değil, canlıyı seçmek kimin haddiymiş ki ölüyü seçeceğiz? Kimin, devleti saymazsak? Devlet öyledir, seçer, ayırır, kaydeder, işaretler, işaret eder, alır, verir, öldürür.

Bir seçim değil bu, yıkım içinde neye rast gelirsen, neye denk gelirsen, neye gücün yeterse, onun yası. Hatırası. Hatırı.

imc tv'den Refik Tekin ve yanındakilerin vurulduğunu gösteren video kaydında, sokakta yatan bir kedi vardı. Kımıltısız. Kanlar içinde. İnsanı, hayvanı, otu, böceğiyle bir coğrafya yok ediliyor. Bir ulus. Dalın, yaprağına, kedisine, insanına yanarken seçim yapmış olamayız zaten.


Dengbêj Salihê Şirnexî dertlerden bir dert oldu içime. Bir tel koptu. Bir ses teli. Bir kavmin ses tellerinden biri. Top, tüfek, tabanca sesi eşliğinde süren çatışmalarda zayıf kalan insan sesi.

Salih Erener, Salîhê Şirnêxî, 28 Aralık 2015’te, Silopi’de hastalandı. Sokağa çıkmak yasaktı. Hastaneye götürülemedi. Öldü. 

Dengbêj. Deng-bêj. Ses-söyleyen. Sessöyleyen.

Söz değil, ses söyler dengbêj. Elbette, bir sözü, güftesi var söylediklerinin. Fakat dengbêj’in hüneri sözden çok sestir. Kürt hafızasına dengbêj’ler sesleriyle girerler. O hafızadan ses olarak çıkarlar. İkisi aynı anda.

Bir dengbêj ölünce, bir ses ölür. Sözü taşımayı mümkün kılan ses. Elbette, sesin içinde taşınan söz de var, dengbêj"in taşıdığı: Kürt hafızasıdır dengbêj hafızası, bugünden sonra zorsa da bugüne kadar kesin olarak öyle.

Salihê Şirnêxî öldü. Bir dengbêj. Yasaklı günlerde. Yasakla birlikte. Yasak yüzünden. “Sivil”di. Botan halkından. Ses söylüyordu. Ses kesildi.  

Kesildiğini bile duymadık. Top, tüfek, tabanca sesleri arasında, kesilen dengbêj sesini duymadık bile.

“Batı”da, Kürdistan dışında “sanatçı” diyorlar. Sanatçı kıymetli bir şey. Tırnağına zarar gelse üzülen çok çok olur. Kürdistan’ın "dengbêj”iyse duyulmuş bile sayılmaz, ölmüşken.

“Batı”da duyulmadıysa da, Kürdistan’da da elan süt bebelerinin, oyun çocuklarının, kız ve oğlan delikanlıların, ateş parçası gençlerin, çileli kadın ve adamların kaldırımlarda kalan can û cesetlerinin acısından sözü az ediliyorsa da, kesilmiş bir ses olarak akılda elbet.
Aniden kesilmiş seslerin tüm ağırlığıyla akılda. Aniden kesilmiş nefeslerin ağırlığıyla...
Bir ulusun sesi, nefesi kesiliyor, duymuyor musunuz?


....





15 Ocak 2016 Cuma

MEŞKLER: Karınca (2) ve mahkemesi

Karınca bir gün yakalanır. Yargılanacaktır. Ne şans, yargılanmayanlar da var! "Ele geçen"ler! “Etkisiz hale getirilen”ler!


*
Bir rivayete göre Nemrut'un ateşine su taşırken yakalandı; "İşler artık değişti. Size su taşımanın ne demek olduğunu öğreteceğiz. Bunların niyeti başka. Bu hainlik." denilerek.
Bir rivayete göre, üstümüze yıkılan binadan üstüne düşen payı tam yakalamak üzereyken yakalandı; "Yıktığımızdan çok ev yapıyoruz. Bunların niyeti başka. Bu hainlik" denilerek.
Bir rivayet de hac yolundayken yakalandı. "O topal ayakla hacca nasıl hacca gidecek? Millet bu numaraları yutmaz. Bunların niyeti başka. Bu hainlik" denilerek.
Bir rivayete göre, sadece bunları konuştuğu için yakalandı... Bu zayıf rivayet, kim biliyor ki karınca dilini?
Bir rivayete göre hepsi başka başka karıncalardı, aslında bir kişi değil, çok kişi yakalanmıştı. Fakat mesele tarihe karınca davası olarak geçecekti yine de. Zaten, bir karıncaya yapılan her karıncaya yapılabilir değil midir? Tüm karıncalara?

*
Karınca mahkemeye götürülürken medya boş durmadı.

"Bunlar karınca kardeşlerimizi temsil etmiyor."
"Elde edilen bilgilere göre aslında bir çekirge imiş."
"Vaktiyle Süleyman peygambere küstahlık yapmışlığı da var."
"Vaktiyle Süleyman peygamber ordusuyla bunları ezmediği için şimdi böyle yapabiliyorlar."
"Aslında ağustos böceği vatanına milletine daha bağlı."
"Ana karınca gelse, hepsini sopayla kovalar."
"Bunlar elitist karıncalar. Biz onların millete çektirdiklerini iyi biliyoruz. O suyu nereden getirdiklerini, nereye götürdüklerini çok iyi biliyoruz."
"Vaktiyle Kanuni Sultan Süleyman bunları yakmadığı için şimdi böyle yapabiliyorlar."

*
Mahkeme başlar.
İlk sorun, karıncanın dili sorunudur. Hz. Süleyman'dan başka karıncalarla konuşabilen bir insan bilinmemektedir. O halde karınca neyle suçlandığını bilmeden, iddianameyi anlamadan ve savunması alınmadan nasıl yargılanacak?

Yargıçlar, göreve çağırılan yargıçlar (ah, göreve çağırılan yargıç mı olur? Yargıçsa kim çağırabilir? Çağırıya uyuyorsa, yargıyı veren kimdir?) bu sorunu şöyle çözdü:

"Karınca, bu topraklarda yaşadığına göre, bu toprakların resmi dilini bilmediğini söyleyemez. (Ah, resmi dil? Nasıl dildir ki başka dillerden üstün? Bu topraklar nasıl topraklar ki tek dile mecbur?) Hem ateş yakıldığını duymuşsa, ateşi söndürmek için su alarak yola çıkmışsa, yolu bulmuşsa, dil bilmediğini öne süremez. Yine de, yüce gönüllü yasamızdaki yeni değişikliğe göre, kendisine bir tercüman tutabilir. Parasını vermesi şartıyla tabii ki.
Ayrıca karınca, bu devletin ekmeğini yediği sürece, bu devlet aleyhine iş yapamaz."

Karıncanın topraklarıyla yargıçların toprakları aynıydı, birinin dili niye diğeri tarafından bilinmiyordu ama diğerinin dilinin biri tarafından bilinmesi şarttı, yargıçlar kimseye söylemedi. Birbirinin dilini bilmeyenler, Babil'den bu yana anlaşmayı başardılar da şimdi niye olmuyor? Cevap? "Bu böyledir" dedi, silahlarını omuzlarından indirerek. Yargıç cüppeleri yavaş yavaş üniformaya, üniformalar yavaş yavaş yargıç cübbesine dönüşüyordu. Babil'i yeniden kurmaya adaydılar anlaşılan. Dilin silahlarla ne ilgisi vardı, onu söylemedi yargıçlar. "Devletin ekmeği" nedir, onu da söylemedi; devlet, karıncaların ve yargıçların dışında bir yerde ekmek mi yapıyordu, bilinmez.

*
Karınca, ne söylendiğini anlamadı. Zaten anlasa da tercüman tutacak parası yoktu. Parası olsa ne olacak, Hz. Süleyman yaşamıyordu. Üstelik yaşasa bile zaten Hz. Süleyman'a karşı suç işlemekle suçlanıyordu.
"O halde" dedi yargıçlar, "Kanunlar açık. Kimse kanunları bilmediğini öne süremez. Herkes fiilinden sorumludur. Yargılanacaktır. Adalete güvenmek esastır."
Kanunlar açıktı ama okudukça değişiyordu. Konuştukça. Başyargıcı "Hain" dedi mi, kanunların bir çok yerinde "hain" yazan cümleler türüyordu. Birçok sokakta "Hain" diye bağıranlar peydahlanıyordu. Yargıçlar konuşurken, kimse konuşsun istemiyorlardı. Hele başyargıç konuşurken herkes susuyordu. 


*
Seneca: "Öteki tarafı işitmeden karar veren, adil bir karar verebilir, fakat kendisi adil değildir."

Lyotard: "Akıl yürütme ve tartışmadan sonra biri ve öteki bir anlaşmaya varabilir ve toplumlarını bir sözleşmeyle oluşturabilirler. Grek politeia ya da modern cumhuriyetin arkasındaki ilke budur. Vatandaş, ötekilerine seslenme hakkı yine ötekilerce tanınmış olan insan tekidir."

*

Demek, karınca vatandaş değildi. Ya da artık vatandaş değildi. Gerçekten de mahkemeler birine el uzattı mı, o vatandaşlıktan çıkıyordu. Hatta artık bakması yetmeye başlamıştı bir süredir. Çok yakında aklından geçmesi yetecek bu gidişle.
Karıncaların bulundukları ağaçların ilaçlanması istendi. Karıncaların taşıdığı suya el konulmasına karar verildi. Karıncaların kazdığı çukurların o suyla doldurulmasına karar verildi. Karıncaların yürüdüğü yolların kapatılmasına karar verildi.
Ayrıca.
"Hain. Karanlık. Aç kalsın. Kilitlensin. Dövlüsün. Kanı..."

*
Karar verildi. Yargılamadan sonra değil, önce. Parmak işaretiyle. El işaretiyle. Dil işaretiyle. Kapıya işaret koyarak. Durmadan işaretleyerek, işaret ederek. İşaret fişeklerini mermiler izledi, top, gülle.

*
Daha ağzını açtığında, "Hain" demek, zaten hükmü vermektir. Mahkemeler bu durumda, verilmiş hükmün infaz merciine dönüşürler. Akademiden, okuldan atma. Açlıkla terbiye... üç yıl, beş yıl, on beş yıl hapis... ya da "kanlarıyla duş almak" (ağanın eli tutulmaz, zaten öldürür) infazın nasıl yapılacağına dair kararlardır. O zaman yargıçlar, karar veren değil, karar uygulayan olurlar, ah, biliyor mu bunu yargıçlar? Yargıç olmadıklarını?

("Savunma" var bir de; savunmanlar birliği yücebaşkanı, "kalıntı" dedi. "Mütareke" dedi. "Hukuk" demedi. O karıncaların değil, karıncayiyenlerin avukatıydı, anlaşılan. Yok, o da yargıçtı, başyargıcın yargısından kaçan olsa, ona yakalanacaktır.)

Mahkemelerin yaptıkları yetmiyor ki, üniversitelerin yaptıkları yetmiyor ki, sivil şiddet çağırılıyor; silah kullanma yeteneği bilinen kişiler, gruplar ateşleniyor. Öldürmeyi bildiğini herkesin bildiği birileri, duş almak istiyor. Kanla duş.


*
Demokrasi, bilindiğinin aksine, bir çoğunluk meselesi değildir, çoğunluk olmak demokratik hak üretmez kendiliğinden, üretseydi en demokratik eylem linç olurdu.
Kurulan şey "demokrasi" ise, linç demokrasisidir, en fazla. Demokrasi, bilindiğinin aksine, bir azınlık meselesidir, az olanın ne olacağı. En az olanın durumuyla başlar işe, tekin. Tek karıncanın. Tek yaprağın. Tek kişinin ne olacağı, ne olduğu, ne olacağı.


*
Cumhuriyet, bir "konuşma" rejimidir. Her yurttaşın bir sözü olduğu bilinciyle, her yurttaşın bir söz söyleme hakkı olduğu ilkesini geliştirir. Ne konuşulacağı, konuşana aittir: Böylece cumhuriyet bir dinleme rejimi de olur. Konuşmanın gayri meşruluğu, konuşmanın meşruluğunu koyan kurallar tarafından belirlenir; kurallar tarafından, kişiler değil.
Dinlemeye tahammülü yoksa, cumhuriyet yıkılıyordur ya da yıkılmıştır. Belki de hiç kurulmamıştır. Bazı bakımlardan evet, hiç kurulmamıştır.
*
Biri var, durmadan konuşuyor. Birileri var, durmadan konuşanın durmadan konuştuklarını durmadan konuşuyor. Bitmeyen bir nutuk. Kesilmeyen bir buyruklar dizisi. Hiç susmayanların demokrasisi.

*
"Akademisyenler" meselesi, bir paranın iki yüzü meselesi: Bir yüzünde ifade özgürlüğü var, ama ifade özgürlüğü sadece bir yüzü ve önemli olan ikinci yüz: Kürtler. İfade özgürlüğü içeriksizken pek sevilir, herkes onu savunur, içerik belirlenince, işler değişmeye başlar. Örneğin, "Kürt"leşmeye başlayınca işler değişir: "Akademisyenler", Kürt meselesine devlet ezberi dışında ve tarihte ilk defa toplu olarak girmişlerdir. Devlet, Kürt meselesine kendi talimatları dışında toplu girişi hiçbir zaman sevmedi. Konu, savaş konusudur. PKK bugün ortadan kalksa da devletin yapacağı şey değişmez: Kürt ve Kürtçe konusunda devletin verdiği karar şiddetle uygulanacaktır.

*
“Bu suça ortak olmuyoruz.”
O zaman, bu cezaya ortak oluyorsunuz. Suçsuz ceza? Evet, suçsuz ceza: Bir Kürt’ün suçu nedir, Kürt olmaktan başka? Kürt olandan, Türk olmasını istemek, Kürt olana Türk olmasını emretmek, yine bir yargı, yine bir karar: Yoksa mutsuz olacaksın. "Ne mutlu Türk'üm diyene."

*
Cumhuriyet bir konuşma rejimidir. Demek dinleme rejimi.

Ben de bir insan oğluyum
Bırak beni konuşayım
Bir başım bir beynim vardır
Bırak beni konuşayım
Düşüneyim danışayım

(Lyotard... Yok Mahsuni...)



12 Ocak 2016 Salı

Beyaz niye tekledi?



Şov devam etmeli. Gösteri sürmeli. 
Peki Beyaz niye tekledi? Şov sürmeli kuralına harfiyen uymuş görünüyorken? Vatanına, milletine, devletine, (babası da olan) polisine, seyircisine, konuklarına bu kadar bağlıyken? Bağlı ve yağlı işinde niye fire çıktı?

Şov, bir yere göndermez, bir yere götürmez, kendisine bağlar. Televizyon şovu da yakalar ve yakaladığını ekrana bağlar. Göz bağcılığı. Form olarak "sanat"a, tiyatroya benzese de, bir yere göndermeme yanıyla sahne sanatları denilen şeylerden (danstan bile) ayrılır. Bir yere göndermez, fakat gönderilebilinecek, ulaşılabilinecek, yaklaşılabilinecek şeyleri, yerleri, fikirleri siler: Bağlanarak izlenen şov anında bir silme işlemi yürürlüktedir.
"Televizyon, nüfusun çok büyük bir bölümünün beyinlerinin oluşturulmasında bir tür fiili tekele sahiptir." (Pierre Bourdieu, Televizyon Üzerine, Yapı Kredi Yayınları, çev: Turhan Ilgaz... Bourdieu'nun televizyon haberciliği ve fikir programlarını öne alarak yazdığı kitabındaki saptamalarını ve açtığı tartışmaları, şov programları öne alınarak düşünmek hayli ilginç esasında; haber ve tartışma programları "fikir yazar"ken, şov programları fikir siliyor gibidir; zihin yazarken  biri, biri zihin siliyor.)

Ekran derinliği

Beyaz'ın şovu, güleç bir şov, güler yüzlü, neşeli, sempatik filan. Güleç, güler yüzlü, sempatik işler hep boş olmak zorunda değil, hep derinliksiz olmak zorunda değil, ama bu program derinliksizliği seçmiş bir program. Ya da "ekran derinliği"ni seçmiş.
Peki, Beyaz şovda neler oldu? Neden karardı çehreler, suratlar, diller?
Aslında suratlar daha sonra karardı, fakat yine de programda bir kesinti oldu, öncelikle. Beyaz şovda şov kesildi: Bir telefon, şova, ekran yüzeyselliğine, karşısına oturulmuş bağlayıcılığa uymayan, onu kesen, onun arkasında başka görüntülere yollayan bir delik açtı. Küçük bir delik. "Türkiye'nin doğusunda, güneydoğusunda neler olduğunun farkında mısınız?" dedi, "burada doğmamış çocuklar, anneler, insanlar öldürülüyor."

"Doğu, güneydoğu"

Ne kimin öldürdüğüne dair bir şey söyledi, ne herhangi bir etnik imada bulundu, ne doğrudan (devlet, güvenlik güçleri vs.) kimseye suçlama yöneltti. Bunlar çıkarsanabilir, fakat söylenmemiştir. Dahası, "doğu ve güneydoğu" derken, yani "burası"nı tanımlarken mesleğine atfedilen kurala, devletin de onayladığı temel coğrafi dillendirme kuralına uyuyordu; yani "Kürdistan" deme yasağını çiğnemiyordu. Bir "bilgi" veriyor, tasvir ediyor, talepte bulunuyor, dua ediyordu.

"Sanatçı olarak, insan olarak, bir şekilde siz de yaşananlara sessiz kalmamalısınız..."

Fakat

Daha "alo" faslından sonra, "Yalnız müsaadenizle ben çok kısa konuşmak istiyorum" dediğinde Beyaz'ın yüzü değişti. "Çok kısa konuşma" yeri elbet orası, fakat şovun konuşmasıyla bildirimin, tasvirin, talebin, duanın konuşması bir değil. Beyaz'ın ilk tedirginliği buydu. Konuşma sürerken, en iyi bildiği şeyle durumu karşılamaya karar verdi: Sorumluluk bildirimi, olan bitenin tasviri, bilgi aktarma talebi ve ölümlerin son bulması duasıyla harmanlanmış o kısacık konuşmanın risklerini en aza indirecek yolu seçti aslında Beyaz, programını, şovunu ve kendisini korudu: Telefon eden öğretmeni ve söylediklerini şovun parçasına çevirmeye girişti.

Guy Debord'un formülü işbaşındaydı yani:
"Gösteri toplumunda kurtuluş vaatleri de gösterinin bir parçasına dönüşür, sahteleşir." (Gösteri Toplumu, Ayrıntı Yayınları; çev. Ayşen Ekmekçi, Okşan Taşkent)

Kurtuluş vaadi yerine, ölümlerden duyulan üzüntü, vicdanlı davranış talebi, adil olma çağrısı ya da vaadi (zaten Beyaz "çağrı"ya "vaat" ile cevap vermedi mi?) yazarsak, formüle ne kadar uygun olduğunu görürüz.
Aslında başardı da: Üç kere alkışlattı öğretmeni. Uzaktan, derinden, kuyudan gelen sesi "ekran sesi"ne, ekran yüzeyselliğin, ekran (şov) gerçekliğine, derinliksizliğe, yüzeyselliğe tercüme etti.

Alkışlanan neydi?

Ne sözler, ne söyleyen alkışlanabilirdi oysa: Sözler gerçekse, çocuklar, anneler, insanlar ölüyorsa alkışlanacak ne var? Yine sözler gerçekse, söyleyenin en son isteyeceği şey alkış olurdu. Alkış ama söz kesmenin, sözün anlamını, değerini değiştirmenin en iyi yollarından biri: Kargış gibi. Beyaz alkışı seçerek sözleri şova tercüme etmeye yöneldi. Başardı bunu. Beyaz'ın ilk kararı ve ilk yaptığında Ayşe öğretmenin sözleri, bir şovun duyarlık gösterme pasajına çevrildi, o pasajdan geçip kendi şovuna döndü Beyaz.
Fakat başka bir mekanizma çalıştı, beyaz ekranın şovundaki bu küçük deliğin yol olmaması için "sosyal medya" denilen yeni medyum'un içerik üreticileri devreye girdi: 
Beyaz'ın ilk ihaneti, öğretmenin izin verdiği sözlerinin içeğiriyle ilgili değildi hayır, ihanet, şov programında şovu kesen, şovda delik açan, şova yabancı bir sözün devreye sokulmasındaydı. Ertuğrul Özkök'ün, terörün ve devletin demek ki devlet terörünün de apolojistliğini meslek edinmiş bir başka şovmenin yumurtlayıverdiği "Hepimiz biliriz ki, sadece söylenen söz değildir önemli olan" vecizesinin anlam kazandığı yerdir burası: Ertuğrul Özkök'ün zannettiği gibi "söylenen ve arkasındaki amaç da önemli" olduğu için değil, hiç değil, kimse Ayşe öğretmenin "arkasındaki amaç"tan haberdar değildir, herşey atıftan ibarettir. (Amerikan Yüksek Mahkemesi'nin bir kararında dediği gibi, "Hiç kimse, şeytan bile, insanın aklından neler geçtiğini tam olarak bilemez." Ertuğrul Özkök hariç!) 

Kıyamet noktası

Önemli olan, Beyaz ve Ertuğrul Özkök için önemli olan, şovun kesilmesi, şova yedirilemeyen cümlelerin akmasıdır. Yoksa, Özkök ancak tanrıların bilebileceğini nasıl bilebilir? Arkadaki amacı? "Masum gibi görünen sözlerin arkasındaki amacın o kadar da masum olmadığı bellidir." Öğretmenin masum olmadığı iddiası, boş bir iddia bile değildir, iddia görünümü verilmiş mesnetsiz atfı cürümdür. Beyaz'ın (ve en güçlü savuncusu olmak isteyen rütbesiz şövalye, ebedi pikador Özkök'ün) atladığı kural ve bunu keşfedip tartışmaya açma hızı konvansiyonel medyayı kat kat aşan yeni medyanın cezalandırma kapasitesi birleşince, fuzuli kıyamet kopuverdi. Şov kuralına ihanetin yol açtığı kesinti geçiştirilebilirdi belki fakat, şov programında açılan deliğin gönderdiği "gerçek", yeni medyanın devreye girdiği yer oldu. O delikten bakılmamalıydı.
"Ve eğer bunca değerli dakikalar bunca önemsiz şeyler söylemek için kullanılıyorsa, bunun nedeni, bunca önemsiz bu şeylerin, değerli şeyleri gizledikleri ölçüde, aslında çok önemli olmalarıdır." Bourdieu'nun Televizyon Üzeri'nde esasen haber ve tartışma programlarını öne alarak, münhasıran onları düşünerek yaptığı bu saptama, her türlü şov programı ve sair ıvır zıvır için de geçerlidir elbette. Televizyonu "bilgiye/gerçeğe ulaşan pencere" olmaktan çıkarıp, evin beşinci duvarına çeviren işlemcinin çalışma biçimidir bu. Şov ve sair ıvır zıvır programlarında sosyolgun saptadığı gibi "beğenileri sömürmek, şımartmak" varsa da bundan ibaret değildir sadece söz konusu olan, zamanı ve o zaman içinde çalışan zihni ıvır zıvırla doldurmak, sözüm ona enformasyon ya da fikir aktarmış gibi yaparken gizlenenin, "önemli olan"ın keşf imkanlarını uzun vadede silmektir.

"Televizyon, nüfusun çok büyük bir bölümünün beyinlerinin oluşturulmasında bir tür fiili tekele sahiptir. Oysa, gelgeç olaylara önem atfederek, o değerli zamanı boşlukla, hiç ya da hemen hemen hiçle doldurmak suretiyle, yurttaşın demokratik haklarını kullanmak için sahip olması gereken ve asıl önem taşıyan enformasyonlar dışlanırlar." (age)



TCK ve TMK "suç" demiyor!


Ayşe öğretmenin "suçu", ne sözlerinde, ne de sözlerinin arkasındaki varsayımsal amaç ya da amaçlarda; ayşe öğretmenin suçu, biraz Bourdieu'ya yaslanarak söylersek, bir televizyona "buyur" edilmeden enformasyon ve fikir beyanına girişmesinde; televizyon fikirleri sever ama sadece "buyur" edilmiş fikirleri sever. O halde Ayşe hanım, hem bir şov programını bir enformasyon programına çevirmekle hem de buyur edilmemiş, seçilmemiş, onaylanmamış sözlerle bunu yapmakla iki kere "suç"ludur. Yoksa, TCK ve TMK gözlükleriyle bakacak en yaman (yani hukuk bilmez) savcı bile bir suç bulamayacaktır.
Bütün bunlara ilave olarak, herkes (Beyaz ve Ertuğrul Özkök) iyi biliyor ki, mesel "Kürt meselesi" olmasa, Beyaz'ın o uygunsuz telefonu şova çevirme girişimi başarılı olmuştu; alkış, üç kere alkış, işi bitirmişti. Kürt meselesi, iktidarın kurmak istediği yeni totaliter düzenin iştahıyla birleşince, tepkinin şiddeti büyüdü. Çünkü iktidar, sadece herkesin işini yapmasıyla, iyi yapmasıyla yetinmiyor, "aktif katılım" bekliyor. Hani şu kır gezisinde "silah gösteren" Milli Eğitim Müdürü gibi. Hani şu "Askere giderim savaşırım" diyen başsavcı gibi. Hani şu Kürtlerin her taleplerine sabah akşam cevap bildirileri yazan İstanbul Barosu Başkanı ve Barolar Birliği Başkanı gibi. Doğan Grubu da Beyaz'ı kurban ederek "vatana, millete, devlete" ne kadar bağlı olduğunu, yeni devletin yeni emirlerini beklemeye ne kadar hazır olduğunu ilan ediverdi.
Beyaz, Badiou'nun deyimiyle nadiren ayağına gelen ve kendisine "özneleşme" imkanı verecek olayı önce şova çevirerek başından savmak istedi; yetmeyince başını kütüğe koyarak af beklemeye koyuldu. Yağlı işini kaybetse de bağlılığını kurtarmak istiyor hiç değilse. O da, herkes de biliyor ki balta kütüğe "ora"da inmiyor, "bura"da iniyor. "Bura"sı da onları ilgilendirmiyor. 

11 Ocak 2016 Pazartesi

Meşkler: Karınca


Karınca, güçsüz olandır. En güçsüz.

Mimar Sinan, koca mimarlar başı (bugün olsa "bayındırlık bakanı" diyeceğimiz devletlu) kendisinden "mûr-î nâtuvan" diye bahseder. Güçsüz karınca. Kibri de içeren bir tevazu mu? Osmanlı bürokrasisinin Allah ve Padişah karşısında stilize edilmiş konuşma şartı, tevazunun şemalaşmış, resmileşmiş hali.
Karınca, güçsüzdür; güç mesellerindeki yeri budur. Güçsüzlüğün birimi. Demek ki "güç"le bağı, derdi var.

7 Ocak 2016 Perşembe

Kutsal Enfal, lanetli enfal

Görüntü bombardımanı altındayız. Yaylım ateşi. Bombardıman altındakilerin görüntüleri. Zihinlere atılan bombalar, o görüntüler. Bomba atılanları nasıl görmemiz gerektiğini zihne çakan yaylım ateşler. Virilo'nun "enformasyon bombası"nın savaştaki işleyişine tanıklık ediyoruz. Yok tanıklık değil, içindeyiz. "Saha"da bedenlere, medya üzerinden zihinlere sınaypır ateşi.
Yeni Şafak'tan geldi yaylım ateş. Üç kişinin öldürülmesini izletti "70 milyon"a. Teknoloji ve inancın harmanlandığı bir eser. İkisinin nasıl, hangi raddeye kadar kötüye kullanılabileceğini gösteren eser.


Zihinlerdeki savaş

Yeni Şafak gazetesi, bir polis aracının içinden üç kişinin (çocuğun?) öldürülmesi videosunu yayınlamış. "Gururla sunar..." kalıbına uymuş, neşeyle, överek vermiş. Demek ki övünerek.
Çok sevinmiş gazete. Çok heyecanlanmış. Haber bulmuş. Görüntülü, hem de. Görüntü çünkü, zihne en kuvvetli kazıyan şey, mesajı. Görüntüleri çeken polisler, bunu iyi biliyor. Bilmese gazeteye niye versin? Gazete bunu çok iyi biliyor. Bilmese niye yayınlasın? Çok da tık getirir görüntünün böylesi. Savaş çünkü sadece Cizre'de, Silopi'de sürmüyor, zihinlerde de sürüyor. Sokakta öldürmeyi kolaylaştırmanın bir koşulu, zihinde öldürmeyi temin etmek.


Savaşa dahil etme yolu

Görüntü, bir donanımlı (muhtemelen zırhlı) aracın içinden çekilmiş. Kül rengi bir ekran görüyoruz, ekranda üç karartı var.
Görüntüleri görenler ve bize gösterilmesini temin edenler, konuşuyorlar. Rahat. Kıygın. Kibirli. Öldürecekler üçünü de birazdan. "Artı" işareti (+) ekranda görünenlerin üstünde geziyor. Nişan. Diyor ki görüntüler toptan, yüksek teknoloji var, o üç kişinin ellerindeki uzun namlulu silah ve el bombası (ki var mı yok mu belirsiz, polisler söylüyor sadece) hiçbir işe yaramaz. Bitti işleri. "İndirilecekler."
Görüntü bizi savaşın içine çekiyor, polis aracının içine sokuyor, oradan bakmamızı emrediyor olan bitene. Oradan bakıyoruz biz de.

"Kriter" de bulmuş gazete!

Arada, "Çocuk bunlar" diyor biri, diğeri yapıştırıyor cevabı, polislik atik olmayı da gerektirir: "Ne çocuğu koca adamlar."
Gazete bu lafların da geçtiği konuşmalarda bir keramet bulmuş, bir "kriter" varmış güya orada:
"Polislerin, teröristleri etkisiz hale getirmeden önce, çocuk mu ya da yetişkin mi ve ellerinde silah olup olmadığına dair kriterleri aralarında tartışması da dikkat çekiyor."

Cümlenin bozukluğu, haberin öneminin heyecandan olsa gerek. Yüksek teknolojiyle insan "indirme"nin yol açtığı heyecandan ve bir de elbette inanç heyecanından, oraya geleceğiz.
"Kriter"e girelim az: Görüntülerdeki siluetler, aracı görüyor mu? Belki evet, belki hayır. Haber, "Polise saldıracaktı" diyor, belki doğru belki yanlış. Görüntüler bunu söylemiyor. Görüntüler, siluetlerin göründüğünü, çok iyi göründüğünü, yüksek teknolojiyle nişan alındığını söylüyor, fazlasını değil. "Çocuk" olma ihtimalleri yüksek, o yüzden biri söylüyor. Konuşanlar, sanki rastgele konuşuyormuş gibi sunuluyor, oysa kameraya çekildiklerini, muhtemelen ilerde yayınlanacaklarını biliyorlar. Kendileri yapıyor çünkü. "Silahsızsa vurma" diyor biri, "Silahı alırsa vur", diğeri vuruyor. 


Karadan Roboski

Belki de "vurma" diyen de vuran da aynı, bilmiyoruz. Yaralayınca birini, "zaten geberecek" diyor. Öldürmüyor, gebertiyorlar.
Karşılarında ne "terörist" var, ne Müslüman, ne de insan, "indirilecek" üç kişi, ölmeyecek, ama "geberecek" kişiler. "Terörist"e karşı uygulanacak kurallar belli, savaş kuralları belli, "insan öldürme" kuralları belli. Yargıtay'a sorsalar, söyler. Belki de artık söylemez, yeni bir hukuk iş başında. Belki ilerde "Enfal hukuku" denir adına, kim bilir. "Terörle mücadele" değil yapılan, kuralsız bir savaş. Konuşulan dilin bozukluğu, gazetenin "kriter"li cümlesinin bozukluğu, "kriter"lerin bozukluğuna denk. Bozuk hukuka bir de. Hatırlatalım: Roboski, öldürülenler silahsız olduğu için hukuken sorunlu değildi; Roboski, yüksek teknolojiyle 5 bin metre yüksekten "dur" filan demeden bombalar boşalttığı için hukuken sorunluydu. Havadan Roboski'ye karşı çıkanlar, karadan Roboski'ye karşı çıkmaz mı?



"... ama Allah attı..."

Ama zaten "Olan şey savaş", diyor gazete bize. Hem de "kutsal bir savaş" ki ayet okunuyor. Bir savaş ayeti.
Heyecanla yayınlıyor. Sevinçle.

Ne diyor yayınlayınca gazete? Ne demiş oluyor? Polislerimiz çok donanımlı, güçlü. Ölüm tehlikesine düşmeden öldürecek kadar. Sohbet ede ede. Konuşa konuşa. Tartışa tartışa. Güle oynaya denecek bir hal ile. Ve en önemlisi de, "ayet okuyarak", Kuran'dan.
Yani, inançlı, dindar, mümin kimseler, diyor. Dinsiz, imansızlara benzemez onların yaptıkları işler? O kadar iyi yapıyorlar ki işlerini, işte vurdular üçünü. "İndirdiler." İndirmeden önce, "kriterleri" tartıştılar ve bir de ayet okudular. Enfal suresi.
Enfal suresi, 17'inci ayet.

"Yeni yayınlanan görüntülerde, ellerinde uzun namlulu silah ve el bombası olduğu görünen teröristlere ateş etmeden önce görevli polisin Enfal Suresi 17. ayetini okuyor. Polis memuru "Ve attığın zaman da sen atmadın ama Allah attı" manasına gelen "ve mâ rameyte iz rameyte ve lâkinnallâhe ramâ" ayetini dillendirdikten sonra tetiğe dokunuyor."

Kutsal Enfal, lanetli Enfal

Gazete bilmiyor mu, Kürtlere doğru ateş ederken bile değil, Kürtlerin olduğu yerde ateş ederken bile değil, ateşsiz dumansız güzel bir yerde bile Kürtlere "Enfal"den bahsetmek, yıkımdan bahsetmektir. Kürtlerin ayetle sorunları olduğundan değil, ayetin Kürtlerle sorunu olduğundan zaten değil. 
Kürtlere Enfal'den bahsetmek, "Enfal" suresinin tarihsel, teolojik okumalar ve yorumlarla elde edilebilecek tüm anlamlarına ek bir anlam daha iletmek demektir. Ek bir söz söylemek. Bu ek, bu fazla söz, surenin inananlar ya da inanmayanlar açısından tüm anlamlandırmalarından öte bir yere gönderir herkesi: 1988-1989 yıllarına, Halepçe'ye. Güney Kürdistan'da büyük çoğunluğu Kürt 180 bin kişinin öldürülmesine. Yaklaşık 500 bin kişinin sürgününe...


Enfal. Arapça, savaşta alınan ganimet. Enfal, Kuran'da sekizinci sure. Enfal, Saddam'ın Kürtleri kırmak için yürüttüğü etnik temizlik operasyonuna seçtiği bir isim. Kuzeni "Kimyasal Ali" ile birlikte. Saddam Hüseyin ve Kimyasal Ali, Kürtlerin dinen de öldürülmeleri gereken düşmanlar ve mallarının da helal olduğuna inandırmak için bulmuştu bu cin fikri. Kutsal Enfal suresini, kendi lanetli Enfal'inin adı yapmıştı böylece. Attığı kimyasal bombaları, "... Allah attı" kalıbına sığınarak temize çekiyordu. 
Kürtlere "Enfal" diyen, Saddam'ı ya hiç bilmiyordur ya da fazla iyi biliyordur. 


*


" Kürtler hiçbir zaman Kur’an’ı hatmedemezler
Dururlar çünkü Enfal suresine geldiklerinde!"


Adonis'e (Ali Ahmet Sait) ait bu dizeleri ilk aziz Selim Temo'nun enfal için yazdığı yazıda görmüştüm. O yazıdır: Fazlalık






*
Yeni Şafak'ın HABERİNİN LİNKİNİ KOYMADIM, O GÖRÜNTÜLERİ İZLEMEK ÇOK GÜÇ. HABER METNİNİN TAMAMI ŞÖYLE:
Diyarbakır'ın Silvan ilçesinde geçtiğimiz kasım ayında yapılan operasyonda güvenlik kuvvetlerine uzun namlulu silah ve el bombası ile saldırmaya çalışan 3 terörist vurularak etkisiz hale getirilmişti. Yeni yayınlanan görüntülerde, ellerinde uzun namlulu silah ve el bombası olduğu görünen teröristlere ateş etmeden önce görevli polisin Enfal Suresi 17. ayetini okuyor.
Polis memuru "Ve attığın zaman da sen atmadın ama Allah attı" manasına gelen "ve mâ rameyte iz rameyte ve lâkinnallâhe ramâ" ayetini dillendirdikten sonra tetiğe dokunuyor.
Üç terörist de vurularak öldürülüyor. Polislerin, teröristleri etkisiz hale getirmeden önce, çocuk mu ya da yetişkin mi ve ellerinde silah olup olmadığına dair kriterleri aralarında tartışması da dikkat çekiyor.



4 Ocak 2016 Pazartesi

İktidarın çifte prensi: Berat Albayrak

Biyolojik babadan gelen kültürel servet
onu holding yöneticiliğine
ve memleketin en kudretli kişisinin damatlığına taşıdı.
Şimdi kayın babadan gelen
siyasi servetin onu nerelere taşıyacağını izleyeceğiz.



Herkes damat sanıyor, fakat o bir prens. Yıldızı parlak. Yıldızı değil yıldızları, iki yıldızı var çünkü aslında ve o iki kere prens.
Önce 7 Haziran ve ardından 1 Kasım seçimleri, AK Parti vitrininde önemli değişikliklere yol açtıysa, en önemli değişikliklerden biri de geleceğin kadrolarının neye benzeyeceğine dair işaretler oldu. İki numune: Abdurrahim Boynukalın ve Berat Albayrak. İktidar kuşağı. Çilesi bin bir süslemeyle güzellenip anlatılan metruk milli görüş mücahitlerinin, taş atıp kolu yorulmamış ama kuş ticaretinde erken yaşta ustalaşmış çocuklarından.
Erdemleri kendilerine ait belki, kusurları ise el yapımı. Yetiştikleri ellerde yapılma. İsteseler de istemeseler de taşımaya mecbur oldukları kusurlar.

1 Ocak 2016 Cuma

İki yıl, iki ölü, üç ölü, hiç ölü


Sabah, kar. Baba evinin bahçesi bembeyaz.


TEM'de sabah 7'de üç işçi iş cinayetine kurban gitti.
Üç isim saplanıyor aklıma. Kardaki kan. Kıymık gibi. Alican Gürkan. Selahattin Karaman. Abdullah Ceylan. Sabah, kar için kalkmış üçü de. Ah...