14 Haziran 2016 Salı

Feridun Yazar'ın ardından

Civanmerd. Musa Anter öyle tanımlamıştı genç Feridun Yazar’ı, birlikte hapis yattığı günleri aktarırken. Musa Anter sözlüğünde bu Frenklerin “centilmen”ine karşılıktı. Gandi’ye benzetmişti aynı yazıda. Nazik. Dikkatli. İyi dinleyici. Barışçı usulleri kişiliğine sindirmiş biri olarak görmüştü. Cenazesi’nde bu kez biraz bir sosyal demokrat umut ile biraz o umudu pekiştirmeye yönelik PR çalışması neticesinde “Gandi”ye benzetilen bir başka ismin, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun çelenginin yer alması, iki Gandivari karakterin selamlaşmasınden çok, CHP geleneğiyle Kürt siyasetçilerin işbirliği yaptığı, yapabildiği zamanların hatırasını güncelliyordu.
1977’de CHP’den Şanlıurfa Belediye Başkanı seçildi. 28 Eylül 1979'da evinin önünde iki kişinin silahlı saldırısına uğradı. MC ruhu iktidarda da muhalefette de zindeydi. Milliyetçi Cephe. Demirel, Erbakan ve Türkeş birlikte. Şimdi hepsinin ruhu tek kişide toplanmıştı, o zaman aynı kökün üç sarmaşığıydılar. 13 yerinden yaralandı. Eşi de vurulmuştu. Feridun Yazar yaralarını sessizce taşımayı bilenlerdendi.

Musa Anter'in genç arkadaşı

CHP ile Kürtlerin işbirliği 12 Eylül 1980 darbesiyle kesilirken, Feridun Yazar da birçok Kürt politikacı gibi Diyarbakır cezaevine atıldı. İkinci mahpusluğuydu bu. Birinci, tahmin edileceği gibi 12 Mart muhtırasından sonraydı. Kuşaktaşı eğitimli Kürtlerin çoğu gibi, DDKO üyesiydi. Kuşaktaşı bütün eğitimli Kürtlerin çoğu gibi üst sınıftandı. Ağa çocuğu. Kejan aşiretinden. Kuşaktaşı eğitimli Kürtlerin çoğu gibi siyasal olmaya yazgılıydı. 
Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı’nın tutukevine konulmuştu. Musa Anter’in anlattığı da oydu. “Orası hapishaneden çok esir kampı gibiydi. Ama biz o esir kampını bir bilim ocağına dönüştürdük. İşte Feridun Yazar da bu şerefli "Külliye'nin şerefli bir neferi idi. Aramızda otuz yıla yakın yaş farkı olmasına rağmen, ben iftiharla Feridun Yazar arkadaşımdır diyebilirm..."
Diyarbakır Cezaevi dedik, cezaevi sözün gelişidir. “Ceza” hukuku yürürlükte değildi ki bir cezaevinden söz edilsin. Şimdilerde çok kullanılan “düşman hukuku” da yeterince açıklayıcı değildir; düşman hukuku, gönderdiği savaş hukukuyla birlikte düşünüldüğünde yine de bir hukuktur. Adaleti gözetmese bile onuru gözetir, eser miktarda da olsa.


Kamptaki düşmanlık

Evet, bir “kamp”tı orası da. Musa Anter’in tasvir ettiği, Giorgio Agamben’in istisna haline atfen kavramlaştırdığı kamp. Agamben’in kampı, yine hukukla, hukukun az önce ya da az ötede var olduğu bir hali anlayabilmeye yarar, Diyarbakır Cezaevi ise ne kronolojik ne de topolojik olarak herhangi bir hukukla bağ taşımaz.
Amed zindanında olan bitenler, Türkiye’de Kürtler konuşulduğunda değinilmesi kaçınılmaz olan inkar-imha-asimilasyon üçlüsünün imhasına denk düşer; bedenlerin imhası elbette ama öncelikle kişiliğin, kimliğin imhası. Mahpusta ameliyatlı karnı hariç her yerine vurularak karşılanacaktı. Çayan Demirel’in belgeselinde, “… kimliğimizi bırakın kişiliğimizi yok ettiniz. Benliğimizi yok ettiniz” diye özetleyecekti 5 No’lu Cezaevi’nin niteliğini. 35’inci koğuşun, yani tecrit hücrelerinin sakiniydi. Cezaevinden “devlet”e düşman olarak çıktığını söyleyerek bitirecekti az önceki sözlerini. Böyle söylese de “düşmanlık” ruhunda yoktu. Alparslan Türkeş gibi ırkçı karakterlerden söz ederken bile, görüşlerini açık dile getirmelerine binaen “samimi” ve “konuşulabilir” bulduğunu söylerdi. Devletin işlerinin “düşmanlık” üretmekten başka işe yaramadığını söylemeye çalışıyordu kendi düşmanlığından söz ederken özetle. Ömrü “çatışma”nın bitmesi, silahların konuşmadığı, insanların konuştuğu bir ortamın inşası için dil dökmekle geçti.



Yeniden CHP

12 Eylül sonrasında, 1983’te hapisten çıktıktan sonra siyaset için eski adresini seçecekti: 1988’de SHP’nin Şanlıurfa İl Başkanı idi. Çok sürmedi. SHP Haziran 1989’da Sosyalist Enternasyonel’e tam üye oldu. Kasım 1989’de yedi Kürt milletvekili “Kürt Ulusal Kimliği ve İnsan Hakları” konulu bir konferansa katıldıkları için partiden ihraç edildi. Enternasyonel
tutum, Kürt nasyonalitesi için geçerli değildi. Kürtler parlamenter politikanın da istisna halindeydi SHP yönetimine gire. Feridun Yazar bunun üzerine 10’dan fazla il başkanıyla birlikte SHP’den ayrıldı.
HEP ufuktaydı. 1991’de kurulan HEP’in Genel Başkanı idi. Vefatından sonra bazı gazeteler, “İlk Kürt partisinin ilk Genel Başkanı” olduğundan dem vurdu. Ona göreyse HEP bir “Türkiye” partisiydi. Kürt siyasal hareketinin “Türkiyelilik” sınavını güçlü biçimde verdiği HDP ona göre HEP’in Türkiyeliliğini yakalamalıydı. Bazı gazeteler de “HDP’yi en çok eleştiren isim” olarak tanıttı, yine vefatından sonra. Canip Yıldırım’ın “romantik Kürtçülük” dediği kuşakla militan Kürtçülük kuşağının arasındaydı. Romantik kuşağın konuyu bir tür aydınlanmayla, diyalog yoluyla çözme hayalleriyle realist kuşağın çatışmacı usulleri arasında bir yol tutturmaya özen gösterdi hep. Kuşaktaşı üst sınıftan Kürt politikacıların bir kısmının aksine, sonraki kuşaktan gelen yoksul Kürtlerin siyasal mücadelesini uzaktan seyretmedi. 
Uzaktan seyirci olmadığı için de 1990’ların ağır yükünü çeken belli başlı isimlerden oldu. 1998’de yine hapisteydi. Malum, terör, bölücülük filan. 1970’lerden 2000’lere kadarki yaşam öyküsü, o dönemlerde Kürt meselesinde çare arayan politik isimlerin yaşam öyküsüyle aynıydı özetle. Hapis. Suikast. İşkence. Hapis…
Bugün onunla görüş farklılıklarını, “birbirimizi incitmeden” sürdürdüklerini yazanlar, kendilerinin incitilmediğini teyit ediyorlar, nezaketini yani. Fakat aslına bakarsanız onun incinmediğini teyit edemezler. Kürt siyasetçilerle, mücadele insanlarıyla ilişki kurmuş olanların çoğu, neyin incitici olduğunu hiç bilemeden hayatlarını sürdürürler; bu türden dostluklar, bir tarafın çok yutkunduğu, bir tarafın dilinde hiç kemik olmadığı bir iklimde yaşar.  


Aile acısı, yurt acısı

Bir kızı cenazesinin başındaydı. Babasının onurunu miras olarak almıştı, onu anlattı. Bir kızı ise gideceği yerde, toprağın altındaydı. 17 Ağustos 1999’daki büyük depremde ağır darbe almıştı aile. Kızı, akrabaları komşuları can vermişti. Kendi ölümüne kadar sessizce taşıdığı acılardan biri de buydu. Diyarbakır Cezaevi’ndeyken 1.5 yıl hiç görmemişti ailesini. Ziyarete gelmelerini istememişti. Birkaç dakikalık görüş için işkenceye, tacize maruz kalmalarını istememişti. Kendisinin ve ailesinin acılarına acı katmak istememişti.

Cenaze töreninde CHP çelengi kadar dikkat çekici bir şey daha vardı. Tabutunda Ala Rengin vardı; ömrünü vakfettiği Kürt mücadelesinin tabutuna düşen gölgesiydi Kürdistan Bayrağı. Yine kimileri bunu, Feridun Yazar’ın HDP’ye ve Kürt hareketine yönelik eleştirilerinin nişanesi saydı. Oysa eleştirileri de, çalışmaları da gizli değildi. Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi tarafından kullanılan Ala Rengin, onun Türkiye’deki Kürt siyasal hareketinden ayrılığını sembolize ediyor var sayıldı, sayılıyor. Oysa belki de bu bir ayrılıktan çok bir buluşmaydı, romantik kuşakla realist kuşak arasında kalan kendi kuşağının birlik fikrine yönelik arzularının bir anlığına da olsa, sembolik de olsa gerçekleşmesi. Sağlığında hayal ettiği buluşmalarla göçünü alıp gitti Feridun Yazar; cenazesindeki olağanüstü güvenlik önlemleriyse sağlığında hayal ettiği barışın yakınlarda olmadığını gösteriyordu. Oysa en çok barışta buluşmayı dilerdi, soran olsa da olmasa da he dilinde olan barışta. 

6 Haziran 2016 Pazartesi

'Kan'lı bir mesele

Bir siyasetçi niye kandan bahseder? Kan testinden? Bir de, hematolog değilse, sağlık bakanı değilse, ortada tıbbi bir mesele yoksa ve fakat yine de kandan bahsediyorsa, korkmak gerekmez mi? Kendi adımıza cesur olsak bile, cesaretimizin önlemeye yetmeyeceği işlerden korkarız, insanız.

Kandan bahsedildi. Kan testinden. Mesele malum: Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Almanya Parlamentosu Yeşiller Grubu Milletvekili Cem Özdemir'i (ismini vermeden) andı. Ne anış ama...
"...Birileri de diyor ki, (Cem Özdemir) güya Türk... Ne Türk'ü be? Bunların kanlarının laboratuvar testinden geçmesi lazım. Onun kanının öyle olması, böyle olması bizi ilgilendirmiyor."
Kanın öyle olması, böyle olması "biz"i ilgilendirmiyorsa, kanının laboratuvar testinden geçmesini niye istiyoruz diye sormanın fazla manası yok, bu türden paradokslar "öfke belagati" diye övülen nutukların ayrılmaz parçası. Deniliyor ki, "biz" kanla ilgileniyoruz da "onun" kanı bizim ilgi alanımızın dışında. Nasıl olursa olsun. Neyse. Öfkeli nutuktan seçtiğimiz üç cümlenin ilkine dönelim; orada tuhaf bir ifade var:
"...güya Türk..."

"Sözde" ile "özde"

Güya edatı, konuşmanın asıl meselesi de hatırlanacak olursa, içerdiği kuşku boyutuyla birlikte bizi özellikli bir sıfata götürüyor; "sözde" sıfatına. "Sözde"nin Türkçede en çok birlikte görüldüğü kelime "Ermeni" olsa gerek. Zaten Almanya federal parlamentosunun kabul ettiği Ermeni Soykırımı tasarısına Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın verdiği tepkiyi konuşuyoruz. "Güya" Türk, sözde Türk. Peki güya olsa ne olur, sözde olsa ne olur? Sanki, Cem Özdemir'in "özde Türklük" iddiası var da ona cevap veriyor gibi. Ama değil, Cem Özdemir değil, "birileri" diyor bunu.
Birinci cümledeki ırkçı-şoven çağırışımlarla (ben demiyorum, Mehmet Metiner diyor bunu, aşağıda var) dolu belirsizlik, ikinci cümlede beklenmedik bir hamleyle gideriliyor: Kandaki belirsizlik "kan testi" ile giderilecek; o halde cümledeki belirsizlik kan-etnik aidiyet bağlantısına kesin güven iddiasıyla gideriliyor: Konuşan, "Türklük"ün, "kan testi" ile ölçülebileceğinden emin. Kan-ırk bağı şimdiye kadar çok kuruldu; gerçekten de ırkçılık kanla yakından bağlantılı bir kültürel-politik yaklaşım. Kanlı bir yaklaşım. 

Bir hatırlatma: İlker Başbuğ ile Mehmet Metiner


Çok değil, altı yıl kadar önce "kan şüphesi" yine dile getirilmişti. Bir devletlû tarafından. O zaman, TSK'ye yönelik darbe vs. ithamlarına cevap vermeye çıkan Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ (hiç inmiyor sahneden, ebed müebbet Genelkurmay Başkanı sanki) TSK'deki darbecilerden, komploculardan, güvenlik zaafiyetinden söz edenlerin (hükümet+Gülen cemaati) karşısına kanlı vurguyla çıkmıştı: 
"... ama burada şunu söylemeden geçmeyeceğim. Bunları dile getirenlerin TÜRK KANI taşıdığına inanmıyorum. (...) Türk kanı taşıyan birinin böyle bir şey düşünmesi, ortaya atmasını inanın insan konuşmak bile istemiyor." 

Hakikaten, insanın bazı şeyleri konuşmak bile istemediği bir nokta burası. Ama bir hatırlatma daha yapmakta fayda var: O eski güzel günlerde hükümet-Gülen cemaati el eleydi. Laf da bu tandeme söyleniyordu. Askeri paşa konuşur da sivil durur mu, Mehmet Metiner 8 Temmuz 2010'da cevabı yapıştırıvermişti, "kan"dan yakalamıştı bu ebedi paşayı Metiner:
"Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un TSK içindeki güvenlik-istihbarat zaaflarını haberleştirenler için “Türk kanı taşıdıklarına inanmıyorum” sözlerini okuduğumda tüylerim diken diken oldu."

(Not edelim mi, "kan"dan bahsedilince tüyleri diken diken oluyor, biliyor yani lafın anlamını.)Metiner, bu "kan"lı sözü eleştirirken ırkçılık vurgusundan geri kalmıyordu:
"Başbuğ’un “Türk kanı” benzetmesi üzerinden esas aldığı etnik milliyetçi ve ayrımcı anlayışı gördükten sonra bir kez anladım ki bu mantıkla ne Kürt meselesi çözülebilir, ne de PKK’nın başlattığı savaş bitirilebilir..."
Etnik milliyetçi ve ayrımcılık vurgusunun ne olduğunu da açıklıyordu elbette Metiner, nefret beyanıyla bitiriyordu sözlerini: 

Türk kanı” nasıl bir renge sahiptir bilmem. “Yüceliğini” nerden aldığını da... Türkçülüğü de Kürtçülüğü de cahiliye pisliği olarak değerlendiren bir inanca sahibim. İnsanların içine doğdukları etnik aidiyetleriyle övünç duymalarını yanlış bulan bir anlayışa mensubum.
Damarlarımızda dolaşan o hayat iksirine bile ırkçılık bulaştıran, kanlarımızı bile Türk, Kürt, Arap diye bölümleyen anlayışlardan nefret ediyorum.
)
Metiner'den, bir "İslamcı" olarak, kana dayalı söylemlere yönelttiği şimşeklerini bugün bekleyemeyeceğimizi çoktan öğrendik değil mi? "Cahiliye pisliği" lafı, herhalde Cem Özdemir'e yönelik laflardan sonra tekrar edilemez bir daha, maazallah... Neyse, bahsimize dönelim.


Milletin kanı


Cem Özdemir'in payı bir nutuktan fazlası oldu; buyrun, bu da başka bir konuşmadan: 

"Ben ona Türk diyemem. Çünkü bu milletin kanının damarlarında olduğu bir insan, bu milleti sözde Ermeni soykırımı ile suçlayamaz."
Anlıyoruz ki kanın, damardaki kanın, bireyin kendisine ait olmadığına inanılıyor; inanılıyor ki damardaki kan, kişinin düşüncelerini, inançlarını filan belirler. O halde kan, İbrahimi geleneğin iddialarının aksine yasadan, sevgiden ya da rahmaniyetten önce geliyor olmalı. İbrahimi gelenek inancı kan bağının önüne koyarken, kana dayalı tanımlamaları silmiş değildi elbette, ama tahtından indirmişti. Kişiler, bireyler ailelerinin, klanlarının, soylarının, kavimlerinin düşünce ve inançlarını temel alamazlar bu geleneğe göre; Tanrının vahyettiğini temel almak zorundadırlar. Cüzi iradeleriyle yapacakları bu seçimin sonuçları da cennet ya da cehennemdir. Damarlarındaki kan da, ruhlarının fani bedenine aittir, o kadar. Bu gelenek bedensel özelliklerden üstünlük öyküsü çıkarılmasına karşıdır; halkedildiği ışığın insanın halkedildiği topraktan üstünlüğünü iddia eden Şeytan, ayrımcılık günahını başlatır. Buradaki nutuktaysa kan, bireye, kişiye değil, bir "millet"e ait ve kanı taşıyan kişi, o milletin özelliklerini de taşıyor. Bir "Türk" olsa, Ermeniler soykırım yapıldığına inanamaz, bunu düşünemez, kabul edemez ve dillendiremez. Dillendirdiğine göre, "Türk" değildir. Niye? Kanından. 



*

Soru değil ünlem işareti


Siyasal hematolojiyle karşılaştığımız her yerde, kan ya akmıştır ya akıyordur ya da akacaktır. Siyasal hematoloji, daima öfkeli bir dille çıkmıyor mu karşımıza: "Ne Türk'ü be!" Ajanslar ve haber siteleri, cümleyi soru işareti ile bitirdi ama "sözde" bir soru bu; bir soru değil, bir ünlem. Bir azarlama, itap ünlemi. Cem Özdemir'in Türk olma ihtimaline niye öfkelenir insan? Niye onun "Türk" olmadığını kanıtlamak için bu kadar enerji harcamaya yöneltir? "Türk"lük vurgusu, "Türk"lüğü herkese yakıştıramama, eleştirilecek kişinin önce "Türk"lüğünü ekarte etme çabası, bizi "Türk"ün, Türk oluşun bir değer olarak yüceltilmesine götürüyor. Türklüğün yüceltilmesi? 
Elbette, bir "Türk", "Türklüğü"nü yüceltmeye yöneldiğinde ya da Türklüğüne yönelik aşağılamalara cevap verdiğinde "ırkçılık" etikeni alıp üstüne yapıştırmaya koşturacak değiliz. Fakat konu hiç sıradan bir Türk'ün Türklüğü filan değil. Konu, 1915'te Osmanlı devletinin soykırım yapması. Soykırım tartışmasına, adı geçenlerden birinin Türk olma ihtimaline binaen öfkeli bir nutukla girmek, "Türk"lüğe bu yoğunlukta bir şiddetle vurgu yapmak, tartışmanın devlet-soykırım bağlamından soy-soykırım bağlamına kaydırılması demek. "Ermenileri kıran Türkler" vurgusu yapılmış gibi, Türk'lüğün masumiyeti bir veri, bir öz nitelik olarak cevaben konuşuluyor. Soykırım suçlamasının devlete değil de kavime yönelik algılanması, suçlamanın kavmileştirilmesi, ırkçı bir saldırı değilse eğer ırkçı bir savunma, bir inkar stratejisidir. "Türk", Cem Özdemir'in kanının testinden geçemeyeceği "Türk", "soykırım faili" olamaz! Arşiv deniliyor, delil deniliyor, tarihçi deniliyor ama bütün savunma bu "kan"da gizli: Bu kan, bu asil kan, soykırım yapamaz. Nokta. Kim konuşuyor, bir İslamcı mı, bir Türkçü mü? "Milliyetçiliği ayaklar altına almış" bir siyasal lider, onu başının üstüne de çıkarabilir; güç onun, kim engel olabilir? 


*

O kiliseler niye sizde?


Konuşmanın "Ermeni"lerden bahseden bir bölümü daha var. Şu:
"Güya, Ermenilere ait kiliseleri biz şu anda yıkmışız, el koymuşuz. Elinize, dilinize dursun... Tam aksine, Ermeni vakfiyelerindeki kiliseleri kendilerine teslim ediyoruz. Varlıkları varsa, kendilerine teslim ediyoruz."

Meşhur paradokslardan biri daha burada iş başında. "Ermeni vakfiyelerindeki kiliseleri kendilerine teslim ediyoruz" deniliyor. Âlâ. Ermeni vakfiyelerinin mülkleri Ermeni vakfiyelerinde olmalı değil mi. Kendilerinin olanı kendilerine teslim etmek her zaman en doğrusudur. Fakat, bir sorun yok mu? Bu Ermeni vakfiyelerindeki mallar, bu "kendileri"nin malları, kiliseleri, niye kendilerinde değil? Almışsınız ki veriyorsunuz. Sahi, niye aldınız? Kendi malları kendilerinde duramıyor muydu? Hem sahi, ne zaman aldınız? İlk kim aldı? Alınan sadece mal mıydı? Canlara ne oldu? Der Zor çöllerinde verilen canların alıcısı kimdi? "CEHAPE zihniyeti ve İttihatçı kafa" diye bol bol kafa ütülese de Türkiye sağ kafaları, 1915'e gelince üç paşa dahil tüm operasyon heyetini "temiz kanlı, mukaddes ecdad" hanesine yazıveriyor. 
Malı da canı da birlikte aldığınızdan olmasın? Malı kazanla alıp damlalıkla iade ediyorsunuz. Canı iade edemiyorsunuz. O zaman Cem Özdemir'in kanına göz koyuyorsunuz, test için de olsa kanını almak istiyorsunuz...
En başa dönelim. Kandan bahsedilince korkmak gerekir.