26 Ekim 2012 Cuma

Açlık grevleri güzel söz değil, politik adım ister


Açlık grevi, politik bir konumdur, 
politik alanda eylemcinin 
bedeniyle ağırlık koymasıdır. 
Çözüm, yine ve sadece 
politik söylem ve işlemlerle 
var olur; güzel sözlerle, jestlerle, vaatlerle değil.



Açlık grevleri, şiddet eylemi midir?
Politikacı çıkarmaya çalışılan fizikçilerden Erdal İnönü 1990’larda açlık grevlerinin “şiddet eylemi” olduğunu söylemişti. Cümle haklıydı ama söyleyenin kast ettiği bakımdan değil. Açlık grevinde şiddet, eylemciyi canlılığın gereklerine ters eyleme sürükler. Eylemciden dışarıya yayılan bir şiddet değildir, eylemcinin iradesi üzerinden bedenine yönelir.
Eylemci, toplumun içinde dolanan toplam şiddetin, o şiddeti oluşturan-toplayan siyasetin karşısına bütün organlarıyla bedenini koymuştur.
“Şiddetini tanı” demektedir açlık grevcisi, “şiddetini oluşturan siyasetin önerdiği yaşam, benim kabul edeceğim yaşam değil.” Açlık grevlerinde, ölüm oruçlarında, eylemcinin değil, toplumun şiddeti görülür.

24 Ekim 2012 Çarşamba

Ticaretin bu mu senin Türkiye?

Alış veriş merkezlerinde ne güzel barış, esenlik, serinlik vardır değil mi? Ama onlar bir savaş karargâhına benziyor daha çok!




Biz ölüm oyuncusuyuz
Usuldan alıştırırız sizi ölüme
(Nelly Sachs, Çeviri: 
Melike Öztürk, Can Yayınları)

Alış veriş iyidir. Mal alıp vermek, kavga dövüşten korur. Söz alıp vermek de öyle, dövüşten, dövüşün örgütlü hallerinden, savaştan. Ticaret ve ifade özgürlüğü, savaş yerine barışla yaşama yoludur, en kabaca. Çünkü savaş, can alıp vermektir. İyi değildir. Kötüdür, kötülüktür.
Şimdi bir haber:
“İnşaatında 11 işçinin öldüğü Esenyurt'taki AVM'nin açılışında akşam saatlerinden itibaren toplanan vatandaşlar uzun kuyruklar oluşturdu.”

YENİ BİR İNSAN
Alışveriş merkezi, malûm, para harcama kabiliyeti olanların akın akın gittiği, gezdiği, para verip mal, eğlence aldığı yerlerin adı. Gidenler, kendilerini iyi hissediyor, benzerlerinin arasında iyi hisseder kendini insan soyu. Yeni bir insan aslında alışveriş merkezlerinin insanı, eski, kıratı “mal ile mülk ile” ölçülebilen, yani beş bilemedin on paralık insanın bugünkü versiyonu. Yenilik evet, başka türlü ölçülebileni azalıyor insanın giderek, planlı biçimde.

23 Ekim 2012 Salı

Uzun Yol Söyleşisi


Toprakla toprak arasında uzun bir yol var.

Senin eleğin altın peşinde, benim eleğim buğday. Paylaşılmaz toprak.

Buğdayın çizgilerinde bir dünya var, altının ışıltısında başka bir dünya. Biri öğütülür un olur, öbürü çizen dünyanın camını.

Uzun bir yol var toprakla toprak arasında. Bir nabız uzunluğunda.


Senin mataran kan, benim mataram su.

Yoldaş değiliz, aynı yolu yürüsek de, koklasak da aynı acıyı, tadı.

Benzer mi hiç birbirine celladın uykusuyla kurbanın uykusu? Benzemediği gibi urganın diliyle boynun dili, ne kadar buluşsalar da. Biri yaşamı konuşur, biri ölümü, tek cümleyi yazsan da sen kayıtlara.

Benim mataram su, senin mataran kan.

Yoldaş değiliz, yürüsek de toprakla toprak arasındaki uzun yoldan.


Didem Madak müjdesi




Metis, Didem Madak'ın kitaplarını yeniden basıyormuş.

Ne iyi haber.

Pulbiber Mahallesi'nin şairini, Grapon Kâğıtları ve Ah'lar Ağacı olmadan okumak çok eksik kalıyordu zaten.
2 Kasım'da kitapçılarda olacak-mış.

Ek müjde de var: Pulbibar Mahallesi'nin yeni baskısında, "ardından" bölümü olacakmış, dergilerde filan kalmış şiirler olacakmış orada...Bekleyelim bakalım, ne kaldı ki şunun şurasında...


Ahan da Metis'in müjdeli feys sayfası...


17 Ekim 2012 Çarşamba

Urfa'ya paşa geldi, tezkereye temaşa geldi

Genelkurmay Başkanı yumruk kaldırıyor. Yumruk. Sıkılmış el. Yoğunlaşmış şiddet. Gösterge ama onu aşıyor, daha çok gösteri. Güç gösterisi.
Yumruk olan elle el sıkışamazsınız, malûm. Ya yumruk yaparsınız siz de elinizi ya da akıbet malûm, sopayı yersiniz.
Genelkurmay Başkanı, Şanlıurfa’da, Suriye tarafından gelen sahibi meçhul bir top mermisiyle beş yurttaşın öldüğü Akçakale’yi ziyaret etti. Beş yurttaş ölmüşse, yetkililerin, yetkisizlerin, hâsılı, herkesin gitmesi, yasa katılması doğal.

10 Ekim 2012 Çarşamba

Şiddetin manevi şahsiyeti


Şiddet şiddeti doğurur lafı çok sevilir. Siyasal planda da, ilk bakışta siyasi görünmeyen toplumsal olaylar planında da “açıklayıcı” bir sihir gibi kullanıverilir. Fakat, şiddet nerede doğar, nerede yaşar, nerede ölür, bununla ilgilenmeden kullanıldığında, konuları konuşmak yerine konuşmamak, anlamak yerine anlamamak için kullanıldığını öne sürebiliriz. Vaka malûm: İki komiser, birinin statta karşılaşıp iki satır tatsız konuşmanın geçtiği bir polis memurunu çağırıp döver. Bunu duyan polisler toplanır, arkadaşlarına yapılanı protesto eder. Bu şiddet dolu kötülüğün uzaması böylece engellenir. Sadece polisten oluşan bir toplum içinde bulunsaydık, haksız şiddete karşı haklı bir itiraz öyküsünden bahsederdik. Şöyle olurdu öykünün bir başka anlatımı: Toplum, idarecilerin bir ferde uyguladığı haksız şiddetti protesto etti, devamına engel oldu. Tepkinin idarecileri şiddetten uzaklaştırmasını umabiliriz.

6 Ekim 2012 Cumartesi

Tezkerenin götürdüğü yere git!



AK Parti ‘çıraklık’ dönemindeyken savaş 
tezkeresini geçirememişti, demokrasi 
bir imkân olarak işlemişti o zaman. 
Şimdi işlemedi, akşam top düştü, 
sabah tezkere çıktı. Ustalık dönemi 
denilen şey, savaşa girme 
kararını imparatorluklardan bile 
hızlı alabilmek demekmiş, öğrendik.

ALİ TOPUZ
Bazı Osmanlı tarihçilerine göre, 2. Mehmet, İstanbul’u kuşatmadan önce İmparator’a mektup yollar: “İstanbul bize lazım oldu boşalt ver!”
Tarih kitapları, özellikle ders kitabı tonundakiler her şeyi sultanlar üstünden kişiselleştirerek anlatır. Oysa Osmanlı savaş ve barış gibi önemli kararları uzun, karışık ve gerilimli süreçlerle alırdı. Bugünkü anlamda demokrasiyle ilgisi yoktu elbette ama yine de zor kararlar öyle kolayından tek kişinin iki dudağı arasından çıkmazdı. Çok az hünkâr bu türden bir güce sahip olabilmiş, bu tartışma alanını atlayıp dediğim dedik davranabilmiştir. Öyle davranmaya yönelenlerin kuşkulu ölümleri, arka planda farklı fikirlerde olan güçlü odakların varlığıyla anlaşılır hale gelebilir ancak.
Bugün, savaş ve barış gibi en önemlileri dahil devlet kararları güçler ayrılığı prensibi çerçevesindeki protokollere bağlıdır, teoride; ya da kimilerinin demek isteyeceği gibi, lafta. Türkiye son 10 yıl içinde (PKK varlığını hedef alanları istisna tutarsak) iki önemli tezkere gördü.

DEMOKRASİ ACEMİLİĞİMİZE GELDİ
İlki, 1 Mart tezkeresi. O, 2003’te demokratik bir toplumda olan şeylere benzer bir şekilde, yazıldı, çizildi, tartışıldı, toplumun değişik kesimleri görüşlerini sözlü, yazılı ve eylemsel olarak dile getirdi. En nihayet TBMM karar için toplandığında Ankara’da binlerce kişi “Savaşa hayır” sloganları eşliğinde yürüyüşteydi. AK Parti yine çoğunluktu Meclis’te ancak fire verdi ve sürpriz: Tezkere geçmedi. Türkiye Cumhuriyeti devletinin silahlı güçleri ve ona siyaseten hâkim olanlar, Irak’taki savaş suçlarına ortak olmaktan kurtuldu. “Demokratik” bir andı bu.
AK Parti lideri o deneyimin yaşandığı günleri, yılları (Ki Meclis dışındaydı o zaman Erdoğan, Başbakanlık Gül’deydi) “çıraklık” dönemi olarak tanımladı. Yöneticilerin önemli bir kısmı da çok üzülmüştü bu işe. ABD’yle aralar bozuldu, PKK güçlerini yok etme fırsatı kaçtı filan diye ağlanıp duruldu yıllar boyu.

BU USTALIKLA TARTIŞILMAZ
Şimdi ustalık dönemindeyiz. Tezkere bir gecede hazırlandı, erte sabah toplanıldı, konuşuldu ve sürpriz yok: Hükümet, isterse Avustralya’ya, İsterse Arjantin’e, isterse de Suriye’ye asker yollayabilir. İktidar yetkilileri, “Bu savaş tezkeresi değil” diyor. Öyle olsun. Tartışmak yararsız bu ustalıkla.
Ben başka bir şeyi tartışacağım, iki tezkere arasındaki farkın gittiği yeri:
Başbakan Erdoğan, ünlü 30 Eylül konuşmasında bol bol tarihsel referanslar kullanırken, Endülüs’ü ihmal etmedi. Buna göre Endülüs, “Dünyayı titreten” bir güçtü. Endülüs’ün Müslüman güçlere açılmasını sağlayan Tarık Bin Ziyad’ı bizim şark aleminin askeri tarihleri bol bol yazar. Garp alemiyse mevzubahis “titreme” olunca, o Endülüs’ü yıkan kendi  iadeyi fetihlerini, yani reconquista’ları  yazar.

TİTRERİM MÜCRİM GİBİ BAKTIKÇA ENDÜLÜS’E

Fakat Endülüs’ün şöhreti “dünyayı titreten” kılıçların sahibi oluşundan gelmez; bugüne kalan izleriyle felsefede, matematikte, astronomide, mimaride, edebiyatta ve müzikte yaptıklarından gelir. Oraya bakarken kılıçları görenle kültürel örgüyü görenler iki ayrı kişidir bugün. İlkini söyleyelim: “Medeniyetler çatışması” tezini yazan ve inanan, hani şu Sovyet sonrası dünyada ateş ve barutla yeni nizam tesis etmek isteyen emperyal kudretlerin, adlı adınca Washington-perest akıl ve ruhların inandıklarına inanan kişi.
“Medeniyetler barışı” yada “ittifakı”ndan söz etmeyeceğim elbette, çünkü o “savaş” tezinin sözde karşı kutbu olarak kurgulansa da, aslında o tezi koruma ve kollama tasarısıdır, başka değil. Erdoğan’ın Endülüs’e ilişkin “titreme”li vurgusu, Irak fatihi Bush’un sefere çıkmadan önceki “haçlı seferi” vurgusuyla akraba. İkisinde de, 2. Mehmet’in ya da Tarık bin Ziyad’ın ya da reconquista’ların doğrudanlığı yok: Bu sözler, kafalarındaki dünya tasarımına ilişkin operasyonlara girişmeden önce, bu operasyonları haklılaştıracak söylemsel zemini oluşturmak için sarf ediliyor. 2003’ün İslami siyasetinin çırak hükümeti, neocon aşının iyice tutmasını, yani  uluslararası saldırganlığın ideolojisini iç ve dış politikada rövanşizmle birleştirip her şeyi ele geçirme makinasına dönüşmesini ustalık olarak tanımlıyor. Gözbağcı bir ustalık bu: Dili “barış” derken Endülüs’te dünyayı güzelleştiren hiçbir şeyi görmeyip, dünyayı titreten kılıçları asıyor barış vitrinine dışarda, örneğin; içerde toplumsal uyum imkânlarını çöpe atıp, statükonun yıkımcıl dışlayıcı pratiklerini “milli birlik ve beraberlik” diye telaffuz ediyor.

Radikal İnternet, 5 Ekim 2012

3 Ekim 2012 Çarşamba

Bütün sağ bir nutka sığdı: Erdoğan'ın kongre konuşması ve hiper sağcılık


Başbakan Erdoğan’ın konuşması, birbiriyle zıt zannedilen ünlü “üç tarzı siyaset”in ittifak noktalarının, geçişkenliğinin bir örneğiydi. ‘Muhafazakâr demokrat’ diye tanımladığı kendi siyasetinin a) İslamcılığın ve b) Osmanlıcılığın bir sentezi olduğunu, yani malumu ilam etti vurgulu sözlerle; üstelik, daha dışlayıcı ve Batılı karakter taşıdığı düşünülebilecek ‘Türkçülüğün’ bu iki kapsayıcı ideolojik tutumla eklemlenebilme kabiliyetini gösterdi. Konuşma, hem İslamcı hem de milliyetçi sağ söylemlerin şehir efsaneleriyle süslü ideolojik kurgularına atıflarla dolu olması bir yana, bu efsanelerin ve kurguların hedef aldığı, kapıştığı ‘İttihatçı-Kemalist’ hatla mutabakat noktalarını da içeriyordu. Bir “sentez” değil asla, yönetsel ideolojik kurgular olan bu üç tarzın kaynaktaki eklemlenme kabiliyetiydi sergilenen.Peki bu tarzların kapışmalarla dolu tarihinin güncellediği meseleler ne olacak?

Mecelle'nin külli kaideleri: Nimet külfete, külfet nimete göredir.

ÖN NOT: Bu eski bir yazı. 2003'ten. 
Kitap tanıtımı sınırlarında. 
Mecelle'ye ilgim sürüyor, fakat artık 
dar anlamda "hukuk" çerçevesi içinde 
değil ilgim. Yine külli kaideler çevresinde dönüyorum, 
fakat bu sefer ilgim artık "dil"sel yanıyla ilgili. 
Öne süreceğim şey şu: Mecelle, Türkiye'de sadece 
(Türkçe) hukuk dilini değil, genel olarak dili de etkiler. 
Eski "darbı mesel" diyeceğim figüratif 
yanı ağır basan söyleyiş 
biçimiyle kavramsal hukuk dilinin ilk 
karşılaşma anındaki bir sentez. 
Bu sentez, iddiam o ki, sonraki 
dönem Türkçenin oluşunda 
model görevi görmüştür. Neyse. Çalışmak lazım.  

Hukuk metinleri, yürürlükte oldukları zamanlarda bile, meslekten insanlarla, etki sahalarına girenlerin haricinde kimsenin ilgisini çekmez; yürürlüklerini yitirdiklerindeyse hükümleri artık tarih ve bağlı disiplinlerin erbabından görecekleri ilgi kadardır. Vadesini bir biçimde doldurup da adı akılda kalan nadir hukuk metinlerinden biriyse, 1876'da 16 kitap halinde yürürlüğe giren Mecelle, tam adıyla Mecelle - i Ahkam - ı Adliye'dir. Bunun temel bir nedeni, Osmanlı'nın son yüzyılında üretilen diğer herhangi bir hukuki, siyasi, idari metin ele alındığında hâlâ kapanmamış bir davanın karşımıza çıkmasıdır; 'Yenileşme', 'Avrupalılaşma' ya da 'Batılılaşma' denilen bu kavga, o yüzyıldaki en sıradan belgelere bile arşiv değerini aşan anlamlar yüklenmesine yol açabiliyor.