3 Ekim 2012 Çarşamba

Bütün sağ bir nutka sığdı: Erdoğan'ın kongre konuşması ve hiper sağcılık


Başbakan Erdoğan’ın konuşması, birbiriyle zıt zannedilen ünlü “üç tarzı siyaset”in ittifak noktalarının, geçişkenliğinin bir örneğiydi. ‘Muhafazakâr demokrat’ diye tanımladığı kendi siyasetinin a) İslamcılığın ve b) Osmanlıcılığın bir sentezi olduğunu, yani malumu ilam etti vurgulu sözlerle; üstelik, daha dışlayıcı ve Batılı karakter taşıdığı düşünülebilecek ‘Türkçülüğün’ bu iki kapsayıcı ideolojik tutumla eklemlenebilme kabiliyetini gösterdi. Konuşma, hem İslamcı hem de milliyetçi sağ söylemlerin şehir efsaneleriyle süslü ideolojik kurgularına atıflarla dolu olması bir yana, bu efsanelerin ve kurguların hedef aldığı, kapıştığı ‘İttihatçı-Kemalist’ hatla mutabakat noktalarını da içeriyordu. Bir “sentez” değil asla, yönetsel ideolojik kurgular olan bu üç tarzın kaynaktaki eklemlenme kabiliyetiydi sergilenen.Peki bu tarzların kapışmalarla dolu tarihinin güncellediği meseleler ne olacak?



Günah keçisi İnönü


Başbakan, bir çözüm bulmuş: Günah keçisi çözümü. Cumhuriyet tarihinin günah keçisi bu konuşmayla yeniden ve iyice belli oldu: İsmet İnönü. ‘Gazi Mustafa Kemal’ (dikkat, merhum değil), ‘merhum Menderes, merhum Özal ve merhum Erbakan’la devam eden süreci başlatan kişiyken İsmet İnönü onun ortasında koca bir kara delik açmış, dine kötülük, dindara zulmetmiş bir kişi olarak tescil edildi AK Parti ideolojisinin kütüğüne. Ezanı Türkçeleştirme kararı, camilerde Türkçe Kuran okuma kararı ve uygulaması 1932’de, Gazi Mustafa Kemal sağ ve işinin başındayken alınmış, ne gam. Başbakan’ın özür dilemeye yönelik hamlelerde bulunduğu Dersim soykırımının hemen hemen bütün süreçleri keza Gazi Mustafa Kemal zamanında olup bitmiş, ne gam.
Türkiye dışında görev yapan askeri birimlere, Erdoğan’ın deyişiyle ‘Mehmetlere’ atıf yaparken kullanılan ‘yiğit, mert’ ifadelerinin eril militarist tınısının altında yine İsmet İnönü’ye yönelik İslamcı-milliyetçi ideolojik söylemlerden birine atfen, bir katman daha yatıyor: İşte, efendim, İsmet Paşa 2. Dünya Savaşı’na girmeyerek ‘milletin erkekliğini öldürmüş’tür.

’Statüko’yla mutabakat


Peki nedir bu? Şu: AK Parti’nin patronu, cumhuriyetin oluşturduğu nizamın hata ve kusurlarından doğan hoşnutsuzluğu siyasal enerjiye çeviren hareketin lideri olarak, temel kurumlara, sık tekrarladığı deyimiyle ‘statüko’ya galebe çaldıktan sonra, onun içinden işine yarayanları da kendi siyasal mirasına mülk kaydediyor. Tekrar olacak ama: Servet transferiyle yetinmiyor, ideoloji ve söylem transferini de hırsla sürdürüyor.
‘Kürdistan’sız Barzani
Bir başlığı da Kürt meselesi hak ediyor, hani şu ‘status quo’nun din ve sınıf meselesi gibi ‘bitirmeyi’ hedeflediği mesele. Önce sembolik bir an, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesud Barzani’den bahsederken ‘Kürdistan’ı atıverdi Erdoğan. Bunun ‘İslamcı’ ya da ‘Müslüman’ bir liderin sözü olma ihtimali yok; hatta Osmanlıcılığı bile kuşkulu bir söylem bu, malum Osmanlı ‘Kürdistan’ demekten çekinmemiş, işte Kanuni’nin ünlü mektubunda diplomasi alanında bile yer bulmuş bir kelime. ‘Kürdistan’ lafına itiraz eden iki siyasal bakış var parlamentoda, ‘üç tarzı siyaset’in ikisi, Türkçülüğün daha ‘Batıcı’ ve aydınlanmacı kanadını temsil eden homojen toplum yanlısı, yani asimilasyonist CHP ile Osmanlıcılık ve İslamcılığı soykütüğünde tutan MHP. Devlet Bahçeli kongre davetini Barzani yüzünden geri çevirmedi mi? Erdoğan’ın, Barzani’nin Irak Anayasası’ndaki resmi sıfatından Kürdistan’ı atıvermesi, iki hareketin ‘hassasiyetlerini’ de hedeflemesinden kaynaklanıyor; dikkate alma değil, hedefleme. ‘Gazi Mustafa Kemal’ (Atatürk değil) adının (İsmet İnönü aleyhine de olsa) saygılı vurgulanması İttihatçı-Kemalist damara seslenerek onun imkânlarını mülk edinmeye yönelikse, ‘Kürdistan’ın kullanılmaması ilaveten Milliyetçi Hareket Partisi’nin hedeflerini (Kürtsüzleşmiş ya da Kürtlerin sesinin çıkmadığı bir Türkiye) mülk edinmeye yönelik.

Bir taş, çok kuş


Hasılı, taşları çok kuş vuruyor Başbakanımızın: Kürt kalmaya, Alevi kalmaya çalışanları, parmakla sayılacak kadar kırılmış ya da kovulmuş gayrimüslimleri, militer, gelenekselci ve özcü (o müthiş atalarımız!) söylem ve politikalara karşı çıkan, en azından yüz vermemeye çalışan politik muhalifleri. “Bütün Türkiye’ye” seslenen bir konuşmada, gayrimüslimlerin ana payı sessizlik, Alevilerin payı Yavuz Sultan Selim olarak kaldı.
Kürt bahsinde son ve tehlikeli bir başlık: Kürt yurttaşlardan, Erdoğan’ın belagatiyle ‘benim Kürt kardeşlerim’den talep başlığı. Başbakan, daha önce verilmemiş hakların kendi zamanlarında verildiğini, inkâr, imha ve asimilasyonun bittiğini, TRT Şeş’in açıldığını filan söyledikten sonra, ‘bunları kimsenin başına kakmadığını’ özel vurguyla dile getirerek “Artık adım atma sırası sizde” dedi. Şimdi, ‘Kürt kardeşler’, BDP, AK Parti, çok az bir oranda olsa da CHP’ye oy vermiş, vekillerini seçip Meclis’e yollamışken, Meclis bu meselelerde karar almaya ehilken, ayrıca ne yapmalılar? Temsili demokraside, hak muhataplarına seslenen bir merkezi iktidarın, temsilcileri geçip halka doğrudan seslenmesinin anlamı ne olabilir? Doğrudan demokrasiye mi geçiyoruz? Sıradan popülist bir retorikle karşı karşıya olduğumuzu düşünüp es geçebilir miyiz bu noktayı? Bir halk, haklarını ve kendisini yıllar yılı çiğnemiş bir devletin hükümetine doğru nasıl bir adım atabilir ki Başbakan bu adımdan mutmain olsun da yeni bir sayfa açılsın? Yeni sayfadan kasıt, devletin ‘kalan haklar’ı iadesi mi? Yoksa ‘adım atanların’ başka hak istenmeyeceğine yönelik bir taahhüdü mü?
Hasılı, Erdoğan Türkiye’nin bütün sağ referans, söylem, ideolojik kurgu ve yöntemlerini birleştirmiş bir isim; kongre konuşması da bunun tüm unsurlarının yerli yerinde kullanıldığı bir nutuk. Bir de ‘neoliberal yayılmacılığı’ eklersek, ‘muhafazakâr demokrat’ adı hafif kalır. Bunun adı ‘hiper sağcılık’ (duble mi desem?) olmalı. Sadece kendisini değil, muhalif ve muarızlarını da daha sağa çeken bir sağcılık biçimi. Ancak bir başka yazıda ele alabileceğim bir sağcılık.
Başbakan Erdoğan’ın kongre konuşması, Türkiye tarihinin tüm sağ ideolojilerinin bir harmanlanmasıydı, ‘hiper sağcılık’ denilebilecek bir harman.

2 Ekim 2012 Radikal

0 yorum:

Yorum Gönder