31 Mayıs 2012 Perşembe

Bir hukuk devleti modeli olarak (!) Osmanlı



Başbakan Erdoğan, 29 Mayıs 2012 Salı günkü nutkunda Osmanlı’dan örnek verdi, “Türkiye artık hukuk devletidir” babından:
“Bir general varmış, halka kötülük yapan bir subaya kırbacını kaldırmış tam vuracakmış ki bir başka general onun elini havada tutmuş, ‘Karşınızdaki Devleti Aliyye’nin bir subayıdır. Ona cezasını verecek olan sizin kırbacınız değil, kanunun kırbacıdır’ demiş.”

Kanunu sopaya benzeten de var, o yüzden kırbaca benzetilmesine takmayalım. Takmayalım ama yine de hukuk devleti için enteresan bir örnek, “Osmanlı iyi bir hukuk devletiydi” mi deniliyor? İki generalli bir öyküyle? Gerçi hukuk devletinin generallerle ilgisi var ama, icracı olmalarından değil bu ilgi.

30 Mayıs 2012 Çarşamba

"Ölümüzün bize teslimini intizar ediyoruz!"


Yatıp kalkıp Uludere demek neden suç? Yatıp kalkıp 33 kurşun denilmediği için, yatıp kalkıp Mustafa Erikcan denilmediği için gelmedik mi buralara?


Tırtılın Öyküsü


Berrin Karakaş'a


O sabah
Bir tırtıldım
Bir yapraklık yaşamda
Yedim yaprağı az az
Açılan boşluğa yerleştim
Hiçliğe

Orada öğrendim
Hiçliğin çekirdeğine yerleştiğimde
Bir hiç olmadığımı
Uçtum
Size doğru
Unutulmuş anılarımla


Lanetlenmiş Hayvanların Savunusu



1
Sırtlan
Midesindeki boşluk kadar kini
Daha fazlası değil
Her yaşama göz koyan bankerden
Sırtlan
Sırtlan sen karaysan sözcüklerimizde
Teslim olduğumuzdandır çoktan sırtımızdaki kırbaca
Elde işleyen kırbaca, dilde işleyen kırbaca
Bana gelen kırbaca, yanımdakine gelen kırbaca

Timsah
Keskin testeresi ırmağın
Islak ağzında yavruları: Suya
Suya, bir an önce. Kaptırmadan
Başka ağızlara o kırılgan
Minik ejderleri…
Dişlerinden daha büyük değil dişleri
Borsa simsarlarının, hisse baronlarının
Yaşam ağacımıza vurduğu hızardan
Timsah sen timsah sen
Elimizdeki çantasın, uzak kardeşin kıvrak yılanla birlik

 3
Örümcek
Ne ki senin ağın
Kaderimizi kasalarında saklayanlardan?
Milyonlar kıvranıyor bak, milyarlar
Dünyaya doladıkları sicimlerin üstünde
Şiş karın, şaşkın gözlerle
Yiyeyemdikleri yiyeceklerden şaşkın
Göremedikleri günlerden...


4
Kartal, aslan ve kaplanın notu:
Biz de açlığımız kadar gaddarız
Ne bir krala ruhsat verdik adımızı, ne bir soya, ne bir kişiye
Anıtlarda, sancaklarda, amblemlerde şeklimiz, adımız varsa da
Yediklerimiz kadardır varsa günahımız
Ve bitti bitecek bizim için
Size bir hapishane olarak kalacak dünya

Toprağın çocuğunun söylediğidir


Toprağın çocuğuyum ben.

Oradan gelip oraya dönüleceğine dair kadim inanç nedeniyle böyle söylemiyorum yalnızca, hayır, bir toprak keseğinden doğduğum için söylüyorum böyle güvenle. 

Bir toprak keseğinden doğdum, bir başka toprak keseğini dişleyerek, emerek büyüdüm.

26 Mayıs 2012 Cumartesi

"Muğlalı kompleksi" nedir?


Malum, Mustafa Muğlalı, 30 Temmuz 1943'te Van'da 33 Kürt köylüsünü sorgusuz sualsiz kurşuna dizdiren general. Konu, özetle "kaçakçılık"tır. Köylüleri mahkeme bırakır, General Mustafa Muğlalı bırakmaz. Elleri ve gözlerini bağlatarak katlettirir. "Devlet için gerekirse babamı da asarım" diyen kıyıcı şu adamlardandır.

"Muğlalı"dan sonra Uludere kompleksi


Bir ülkede öldürülmeleri ceza hukukunun
konusu olmayacak yurttaşlar olabilir mi? Evet. Kadim zamanlardan beri var.
Modern egemenlik tarzları hızla bu türden yurttaşlar üretiyor.
Uludere bunun çarpıcı bir örneği.


25 Mayıs 2012 Cuma

Irak savaşının ilk günlerine ilişkin Amerikantürkçe-Normaltürkçe sözlük

Meşruiyet: 
Gücünüz olmadığı zaman öne sürmeniz gereken bir ilişki ilkesi. Gücü olanlar, bu ilkenin kullanımını güçsüzlere bırakarak büyüklüklerini gösterirler. örneğin, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Pentagon'u yenebilecek kadar Köşk personeline sahip olsaydı, "Meşruiyet, meşruiyet" diye bağırmazdı.

Saygı duymak:
Sinir bozacak olaylara karşı kendinizi kaybetmemek için kullanılan bir diplomatik ibare. Cümle içinde kullanımı: "TBMM'nin tezkereyi red kararına saygı duyuyoruz", Colin Powell, ABD Dışişleri Bakanı. Yanıt cümlesi: "Esas biz sana saygı duyuyoruz."

Ortak çıkarlar:
çıkarları Amerika'nın, nalları ortakların toplamasının genel adı.

24 Mayıs 2012 Perşembe

Neo liberalizmin fıtratı: Tazminatı neyse veririz!


Eren Erdem 16 yaşındaydı. Giresun’da Hidroelektrik Santral kazasında can verdi. Bu yıl HES’lerin aldığı 26’ıncı can. İş Güvenliği ve İşçi Sağlığı Kanunu Tasarısı Taslağı’nın “kanunlaştığı”nı görmedi. Görseydi de kaderi değişmezdi, çünkü kanun çok laf söylüyor, az sonuç hedefliyor.


20 Mayıs 2012 Pazar

"Tek din"e alkışları kim geri alacak?


Başbakan Erdoğan, “tek din”e ilişkin sözlerini güzel aldı. Güzel. Fakat Erdoğan o sözleri söylediğinde yükselen coşkulu alkışları kim geri alacak?


MEŞKLER-arşiv ve hafıza: Erdal Eren'in ailesinin müdahale talebi




12 Eylül davasında, 12 Eylül’den sonra yaşı büyütülüp asılan Erdal Eren’in ailesinin müdahil olma talebi kabul görmedi. Çünkü “belge”leri yoktu!

Arşiv ve hafızanın ilişkisi ne tuhaf! Birbirini tamamladığı öne sürülebilir, öyle görünüyor. Paki sahiden tamamlar mı? Arşiv de bir hafıza değil midir? Kurumların hafızası. Değil midir? Kurum hafızası, hafıza mıdır? Hafızaysa kimin lehine?
Erdal Eren’in ailesinin hafızası vardı, ama “arşivi” yoktu!

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Kırıklar-23


23

Bu en kısa uykuyu
Uyuma istersen
Daha kısası
Gelecek ardından
                  Ardından daha 
                                       ve daha...

Yaşam
              Bir düş
                            En baştan
Anlatılacak sana


Bir resim belirecek
Senin için: 
             Senin
Bozuluşa benzeyecek
Yeniden biçimlenişin

Girme tartıya
              Ne söz
         Ne başka
.......................................................





17 Mayıs 2012 Perşembe

Kralın yasası, Antigone'nin cesareti

ÖNNOT
Bu yazının Radikal İnternet sitesinde yayınlanan versiyonunda Zeynep Can'ın (Eliaçık) "Antikapitalist Müslüman" olduğunu yazmıştım. Bu yüzeysel bilgilenmeye dayalı bir hataymış. Zeynep Can, çok nazik bir mesajla antikapitalist Müslüman gençlere büyük saygı duymakla beraber, öyle tanımlanmak ya da anılmak istemediğini söyledi. Kendisini "anarşist" olarak tanımlıyor. Yol açtığım algı hatası nedeniyle Zeynep Can'dan ve yazıyı okuyanlardan özür dilerim.


Nikiforos Lytras (1832-1904)-'Antigone in front of the dead Polynices'-oil on canvas-1865 Athens-National Gallery of Greece and Alexandros Soutzos Museum 


13 Mayıs 2012 Pazar

Uludere'den bir katırın mektubu


Ben bir katırım. Bildiğiniz katır. Size birkaç şey söyleyeceğim. Söylemem lazım. Kimi yazarlarınıza, yöneticilerinize, paşalarınıza cevap olsun diye değil. Onlara cevap vermek utandırır beni. Onlar gitsin benzerleriyle konuşsun. Ama televizyonlardan, gazetelerden evlere durmadan onların sözü giriyor. O evlerde büyüyen çocuklara  duyururum belki sesimi. Bir tek onun için söz aldım. İlk ve son defa. ***
Canlıydım. Dört ayı geçti. Gökten inen kara ateş topları beni çocuklarla toprağa kattı. Kindar tanrılar geçti o an gökten. Bilmediğimiz, tanımadığımız tanrılar. Kana girmekten zevk alan. Ateş yağdırdılar. Kara ateşler.
Benim tanrımın şimşeğini biliyorum, kinsizdir o. Bunlar kin doluydu. Başka tanrıların kini. Nemrut’un kini. Her biri bir İbrahim’in üstüne düştü o gece ateş toplarının. O gece siz 34 İbrahim kaybettiniz. Ben kaybetmedim. Ben onlarla birlikteydim. Hep birlikte kalacağım. Dağların çocuklarıyla.
Burada çocuklar çabuk büyür. Dünyanın her yerindeki yoksul çocukları gibi. 12-13 yaşlarında koca adamlardır. Kalplerindeki dağ kadar büyük olurlar. Onlar dağın kalbidir, dağ da onların. Yük götürürler o çocuklar. Dünyanın her yerindeki yoksul çocuklar gibi. Ben de yük götürürüm, onların yükünü. Onlarsa dünyanın yükünü götürürler.
Ateşli yerler buraları. Yerden, havadan, her yönden hep ateş gelir. İnsanların kalbinde ateş vardır. Ölümün ateşi. Genç ölülerin ateşi . Ve yaşam ateşi. O gece gökten geldi ateş. Yağmaya başladığında bir şey yapamadık. İbrahim’in tanrısı vardı, bizim yoktu ateşe serin ol diye emredecek. Bize ateş emredilmişti. Yükümüzle öldük, iki teneke mazot, birkaç paket sigara öteberi…  Çocukların sırtında dünya, kalplerinde dağ, damarlarında gelecek arzusu.

***
Ben katırım, her bireyi soyunun tek temsilcisi olan hayvanım. Sever çocuklar beni, küçükken onları, biraz büyüdüklerinde yüklerini taşırım. Ateşler içinden geçiririm. Benim birkaç parça ottan başka ne bir şeye ne bir kimseye zararım var.
Aranızda adımı küfür yapanlar var, neden bilmem. Bir canım ben de. Sanmam tanrı beni küfür olarak yaratmış olsun. Benim tanrım öyle olamaz, çocuk canına kanına doymayanların tanrısı olabilir. Bilmiyorum.
Güzel çocuklardı. Bilmediğim bir dili konuşurlardı. Ben hiçbirinizin dilini bilmem zaten. Bilmem de gerekmez. Asker, politikacı, yargıç değilim, katırım ben. Dil bilmem gerekmez.

**
Şimdi konuşuyorum. Ölümden aldım bu ruhsatı. Kanımın kanlarına karıştığı çocuklardan. Onları evlerine götüremedik. Dünyanın yüküyle dünyanın kalbine gömüldüler, gömüldük. Taş olduk, toprak olduk. Güzel çocuklardı, güzel gülerlerdi. Büyük insanlığın parçasıydılar, erken büyüyen, erken ölen büyük insanlık. Güzel anlaşırdık. Konuşmadan.

**
Konuşanlarınız çok şimdi sizin. Bilmediğim dillerde bir yığın şey söyleyip duruyorsunuz. Bana, çocuklara hakaretler yağdırıyor kimileri. Uluorta. Ben sizin sorularınızda değilim, evde götüremediğim çocuklardayım. Canlı kalanlarımız oldu. Bir at eve dönünce, bir anne sordu, “Çocuğum nerde? Neden onu da getirmedin?” utandık biz. Anne dilinde sormuştu. Anlarız anne dilinden. Acının dilinden. Biz utandık. Siz utanmazsınız.
Çocuklara kaçakçı dediniz. Suçmuş kendi topraklarında gezmek, ekmek aramak. Bizim dünyamızda sınır yok. Bilmiyorum neden yeryüzünün bir yerinden ötekine gitmek suç olsun. Suç sizsiniz. Kaçakçı değil o çocuklar. Kaçakçı sizsiniz, siz gerçeği gözlerden kaçıranlar. Yaşamı. Umudu.
***
Ben kaç bin yıl taşıdım yükünü hepinizin. Atalarınızın yükünü taşıdı atalarım. Şimdi artık otomobilleriniz var, onlar çoğaldığından beri biz azaldık. Otomobili yaptıran akıl, bize kurşunu, bombayı, gökten inen, yerden çıkan ateşleri uygun gördü. Dağların yoksul çocuklarıyla beraber çok öldük. Kürt dağlarında yoksul Kürt çocuklarla. Başka yerlerde başka yoksul çocuklarla.
Biriniz, bir bakan mıydı ne, bizim haklarımızdan söz etti, bizim haklarımızı koruyacağını söyledi. Sonra ateş geldi gökten, hakkımız, payımız olarak. Bir başkası, gazeteci mi yazar mı ne, anamla babama laf söyledi. İnsan çeşit çeşit. Anne babalarına bakarak insan, hayvan seçiyor kimi. Biri vardı, Hitler mi ne, milyonları yaktı sırf anne babalarını beğenmediği için. Anladım ki onun soyu aranızda geziyor, yaşıyor. Siz onun soyunu koruyorsunuz, çocukları değil. Medeniyet diyorsunuz buna. Daha çok dişi var bu medeniyetin. O soyu kurutmazsanız sizin adınız küfür olur, benim değil.

***
At ne güzeldir, siz bilmezsiniz. Eşek ne güzeldir siz bilmezsiniz. Canlı ne güzeldir siz bilmezsiniz. Can ne güzeldir siz bilmezsiniz. Biz konuşma bilmeyiz. Yalan bilmeyiz. Cinayet bilmeyiz. Biz yaşarız, dünyanın parçası olarak.
Yasak aşkın meyvesiymişim ben. Doğru, tanrının her canlıya verdiği aşkın meyvesi. Yalan aşkın meyvesi değilim ama. Devlete, onun putlarına, paralara, yalanlara, mermiye, mayına, bombaya, jetlere aşkım yok. Biraz ot, biraz saman ve biraz su yeter bana. İnsanları kırmak, insanları insanlara kırdırmak, başka hayvanları yok etmek için kimseden para almıyorum. Soyumuzu ne başka hayvanlardan ne de eline kalem verilen hayvanlardan üstün sayıyorum. Yaşamak sizinkiyse benim ölümüm iyidir. Sizin adınız doğruluksa benim adım küfür kalsın.
Ben ilk ve son defa konuştum. Ölümün verdiği ruhsatla. Yanımdaki çocuklarsa her gün konuşacak. Okulları olmasa da konuşacak. Dağ dilinde, su dilinde, taş dilinde, toprak dilinde, çiçek dilinde, kurt, kuş dilinde her gün, konuşacak, konuşulacak… (11 Mayıs 2012, Radikal İnternet)

9 Mayıs 2012 Çarşamba

MEŞKLER: Dikkat edin, solumuz pistir!



Neyzen Tevfik, bir meyhanede iyice güzelleştikten sonra, yetiştiği Yenikapı Mevlevihanesi’ne atıp tutmaya başlamış. Biri, “Ayıp ayıp” demiş, “Sen oradan yetiştin, utanmıyor musun dil uzatmaya!” Elcevap: “Evet, ben o kapının köpeğiyim, ister içeri havlarım, ister dışarı. Sana ne?” 

                                                                 ***

Solun kendisiyle, tarihiyle hesaplaşması gerektiği çok söyleniyor. Başka laflar da icat edilmiş durumda: Sol halkı bilmiyor. Sol Türkiye’nin yapısını bilmiyor. Sol dini bilmiyor. Sol dili bozdu. Sol asayişi bozdu. Sol kendini toplamalı. Memleketin sorunu solunun olmaması. Bize bir sol lazım. İyi bir sol. “Kötü bir solumuz oldu hep bizim” deniliyor, “Sağımız iyi, solumuz pis” deniliyor, özetle.

Kırıklar-24


24

Yaşam
Yüzdeki leke
Güneşten, kardan, rüzgardan


Görme sen
Herkesin göreceğini

Yaşam
Kandaki pıhtı
Sudan, buğdaydan, üzümden


Söyleme sen
En başta söyleneni

Yaşam
Tendeki yangı
Dikenden, tırnaktan, kılıçtan


Dokunma sen
Hiç dokunmayacağına

6 Mayıs 2012 Pazar

Bir TCK suçu: Asgari ücretle çalıştırmak! (Konuk yazar Mustafa Saraç)



MUSTAFA SARAÇ (Tekstil Mühendisi)


Hukukçu değilim, fakat şahsi bir dava hakkında internet araştırması yaparken çok ilginç bir yasa maddesiyle karşılaştım. 


TCK md. 117 "Çaresizliğini, kimsesizliğini ve bağlılığını sömürmek suretiyle kişi veya kişileri, sağladığı hizmet ile açık bir şekilde orantısız düşük bir ücretle çalıştıran kimseye altı aydan üç yıla kadar hapis" öngörüyor... 

Şöyle düşündüm: 
TÜİK verilerine göre, asgari ücretliler kayıtlı çalışanların yarısını, kayıtsızlarla birlikte tüm çalışanların üçte ikisini oluşturuyor mu, oluşturuyor... 
Ücret denince aklımıza öncelikle ve ağırlıkla asgari ücret geliyor mu, geliyor.  
Asgari ücret, 1000 TL'lik açlık sınırının (="çaresiz"lik sınırının) çok altında kalacak kadar "düşük" mü, düşük...  
Asgari ücretli (aç) milyonlar "çaresiz" mi, çaresiz. (*) Asgari ücretliler "kimsesiz" mi, kimsesiz... Asgari ücretliler işverenlerine "bağlı" mı, bağlı... 

5 Mayıs 2012 Cumartesi

İdeolojinin ak sütü


İktidar yetkilileri işi topladı: “Süt temiz, sorun yok.”  Çocukların laktoz töleransı yokmuş. Bu müjde değil, asıl kötü haber.



“Hakim olanlara doğal görünmeyen bir tahakküm var mıdır?”
John Stuart Mill

İktidar ve bürokrasisi “ideolojik” demeyi çok seviyor. Türkiye’nin kredi notu mu düştü: “Tamamen ideolojik yaklaşım.” Doğru, yükselirken de olduğu gibi.
Sivas davasında bazı sanıkların zamanaşımıyla kurtuluşunu eleştirenler Adliye önünde dövüldü mü: “İdeolojik bir kitle.” Doğru, polislere “Vur copu, ver gazı” emri kadar.
Belediye tiyatrolarındaki düzenlemelere feveran eden mi var: “İdeolojik aktörler.” Doğru, devlet de, tiyatrosu da, ikisinin aktörleri de öyledir.
Süt skandalı için: "Biraz da ilimizde ideolojik olarak süt dağıtımını ilk başladığı günden olumsuz yönde kullanmak amacıyla bir takım girişimler olduğu yönünde de bazı bilgiler de geliyor.” Bu öncekiler kadar net değil, karışık biraz. Aceleydi de ondan, ilk haberler Diyarbakır’dan geldiği için Diyarbakır Valisi söyledi.
Sonra Edirne, Sivas, Konya ve ilah… kötü haberler yağınca “ideolojik” arkaya düştü. Aileler ideolojik değilse, çocuklar psikolojik olmalıydı. Bir başka vali, yine ilk gün: “Bozuk süt olduğu anlaşılıyor, arkadaşlarımızın tespitleri öyle. 'Zehirlenme' demeyelim de bozuk sütün, bozuk gıdanın verdiği biraz kısmen psikolojik diyelim, kısmen de rahatsızlık şeklinde ama ciddi bir vaka yok.” Sivas Valisi’nin bu sözlerinin de yar aldığı açıklamasında, “tarihi geçmiş sütler” de yer alıyordu ya neyse.
Son durum: Sütler sağlam. Süt alerjisi var. Laktoz töleranssızlığı.
Süt bozuk değilse kimse aklanmıyor, asıl garabet başlıyordur: Üç bakanlığın (sağlık, eğitim, tarım) ve 10’dan fazla firmanın bilgi birikimi içinde laktoza, süt şekerine karşı hassasiyete dair bilgi kırıntısı yok mu? Olmaması mümkün mü? Bilgi yoksa, “Meslek ve sanatta tecrübesizlik ve ehliyetsizlik sonucu sağlığı tehlikeye düşürme” suçu işlenmiş olmaz mı?
Biraz malumatfuruşluk, çoğu ‘Genom: Bir Türün Yirmi Üç Bölümlük Otobiyografisi’ (Matt Ridley, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi) adlı kitaptan, özetle:
Laktaz geni birinci kromozomda. İşi, sütteki laktoz şekerini sindirmek. Çoğu memeli gibi insanların önemli bir kısmında bu genin faaliyeti bebekliğin bir evresinde durur. Genetik saat muhtemelen sütten kesilme zamanına ayarlı. Yetişkin aslan ya da inek, artık süt içmeyen aslan ya da inektir; iyi gelmez içerse, sindiremez. İnek bunu doğası gereği bilir. İnsanların çoğunda genin faaliyetinin durmamasının, birkaç bin yıl (10 bin yıldan az) önce süt veren hayvanları evcilleştirmesiyle ilgili olduğu sanılıyor. Uzak geçmişinde hayvancılık, çobanlık bulunan coğrafyalarda her yaşta süt sindirebilen kişi sayısı fazla, olmayanda az. Kabaca, dünyada her 10 kişiden biri (!) sütü sindiremiyor; Güneydoğu Asyalılarda 10’da 9’a varıyor, örneğin. Süt ürünlerinde sindirim daha kolaysa da, laktaz geni faal olmayan kişi kahve kremasındaki laktozdan bile etkilenebilir. Yani yoğurt kimseyi kurtaramaz, yoğurtçu firmalar hariç.
Hal böyle. Tüm sütler gerekli temizlikte olsa da, içinde hiç katkı maddesi olmasa da, çocukların bir kısmının hastalanması mukadder. Mesele, asıl mesele çocukların iyi beslenmesi olsa bu bilgi atlanamazdı. Fakat mesele bu olsa her şey başka olurdu. Mesele ne? Cevap baştaki “ideolojik” lafında. Süt dağıtım projesi açıklanırken, “çocukların iyi beslenmesi”yle birlikte bir vurgu daha vardı: “Süt tüketimini artırarak üreticinin düşük fiyatla süt satmaya zorlanmasını engellemek!” Birbirinden saygın iki amaç.
Nesillerin iyi beslenmesine dair politikalar, “ideolojik” seçimlerinizle ilgilidir, tıpkı üreticilerin desteklenmesindeki gibi. Nesillerin iyi beslenmesini istiyorsanız, küçük bir poşet sütü ağzına dayamazsınız. Oturduğu evde de iyi beslenmesini sağlayacak yöntemleriniz vardır. Ailesinin süt, et, yumurta, ne lazımsa alabileceği politikalarınız.
Var mı?
“Dağıtma” politikaları var. Kitap dağıtıldı. (Ne güzel) Tablet dağıtılacak. (Ne güzel) E kalem, defter, silgi nerde? Giysi nerde? Mesele beslenmeyse yumurta nerde? Bal, peynir, zeytin? Bunları üreten de üretici değil mi? Sağlıklı beslenme için diğerleri de gerekmez mi, üç bakanlığımızın toplam uzmanlığına göre?
E tabi bir de “dağıtım” var. Hangi dağıtımdan kimin kazanacağı, kimin kazanmayacağı kararı da “ideolojik” değil mi? Öyle değilse ihale nerde? Her şey niye merkezden yürütüldü?
“Merkez” hangi firmayı niye kabul etti, hangisini niye dışladı, niye tatmin edici biçimde bilmiyoruz?
Neden bir “yerde” yaşayan çocuğun beslenmesi konusunda hiç değilse o “yer”deki ilgililerle, aileyle, okulla, yerel yönetimle birlikte çalışmıyorsunuz, tümden el çekmeyi başaramıyorsanız?
Nasıl diyordunuz?
“İdeolojik bunlar.”


Murat'ın 'oligarşi'si ve Türkiye'nin yapısı

Murat Belge okumak güzeldir, sinir bozar.
Başlık davet edici: “Sosyalistlere göre Türkiye’nin yapısı.” Aha, dedim, kim kimi vurdudan (devlet kimseyi vurmayacağına göre, solcular solcuları vurmuştur demiş olmalı Süleyman Demirel. İhtiyarladı, başkaları diyor onun yerine) güzel bir mevzuya geçiyoruz. Cumartesi iyimserliği. Hava güzel, kafa güzel.

İşte güzel bir cümle:
(“Türkiye’de sosyalizm”, her ne kadar kendine özgü ve benzeri pek bulunmayan özelliklerle bezenmiş olsa da, “dünyada sosyalizm”den büsbütün kopuk değildi. Çünkü zaten bir yerde hoşuna giden bir model bulup onu taklit etmek üzerine kuruluydu.)


Eleştiri sosyalizmin temel davranış tarzlarından biri, o yüzden Türkiye’de sosyalizmden bahseden adamın bunu tırnak içine alması, iyi bir başlangıç olabilir, dedim. “her ne kadar kendine özgü ve benzeri pek bulunmayan özelliklerle bezenmiş olsa da” cümleciğini de kinayeli bir yerlilik/yerellik/taşralılık yüklemiyle değil de, o özgün ve benzeri az yönlere dair gözlemlerin vaadi olarak algıladım.
Algıda saftiriklik diye bir şey var demeyin lütfen, ikinci cümlecikte umudum daha da arttı: dünyada sosyalizmden büsbütün kopuk da değilse, manzara iyi geldi bana: Dünyadan kopuk değil, kendisine has yönleri var. Başka türlü olur mu zaten, mümkün mü? Bir şey kendine has yönleri ve etrafla etkileşim içindeki yönlerinin toplamı değil midir zaten?
Dedim ya güneş uykumu sildiği gibi kafamdaki kinayeyi de silmiş olduğundan herhal, model bulup taklit etme üzerine kurulu olmasını da “bi boka yaramaz yani, taklitçi, hırsızlama” diye algılamayıp, dış fikir ve uygulamalara açılma, onlarla temas içinde yürüme diye algıladım. Manzara bana fena görünmedi. Dedim ki şimdi bu yılların “sosyalist entelektüel zat”ı, bu ünlü isim bana hem Türkiye’de sosyalizmin özgün ve benzeri az yönlerini anlatacak, dünyadan kopuk olmadığını gösterecek, neredeki hangi modelin kimlerce nasıl taklit edilmeye çalışıldığını söyleyecek, olur a, sonuçta ne çıktığını da anlatır. “Taklit” çünkü, “mimesis” derdi Yunanlılar, yok şu AB’nin borca batırdığı dertli komşularımız değil de onların eski, çok eski ataları. Neyse, yazıya devam.
12 Eylül’ün “sol”u ezmeye özen gösterdiğini söyledikten sonra, şahane bir tespit:

(“Ama sol bundan önce halkın gözünde altmışlardaki “çekim”, “merak”, “saygı”, nesi varsa, zaten tüketmişti. Bunu da kendi eliyle yapmıştı.”)

Besmele çekesim geldi. “Zaten tükettiğini” kanıtlar bana dedim yazı bitene kadar, kanıtlanmayacaksa söylenir mi hiç böyle iddialı bir söz?
Peki, sormayayım mı şimdi: Ne demiş oldun usta? Yani 12 Eylül boşa mı kürek çekti, boş iş mi yaptı? Zaten bitmiş bir solu bitirme çabası kadar saçma ne var? Çekimi kalmamış, merak yaratma yeteneğini yitirmiş, saygı duyulmayan solsa zaten 12 Eylül’ün üstünden geçtiği sol, 12 Eylül nasıl eleştirilmiş olunur? “Gereksizdi senin yaptığın iş” mi deniliyor? 
Evet, aynen öyle diyor: 
(“Sonra zaten 1989, Berlin Duvarı, onu izleyen çöküntü geldi. Bu da, 12 Eylül’ün ne kadar anlamsız bir girişim olduğunu gösterir.”

Devamında parantezle filan izahat var, o izahat da güzel! Fakat burada biraz durmalı: Sosyalizmden bahsediyorduk, sola geçtik. Aynı şey mi diye sormayacağım, aynı şey diye kabul edeceğim, koca Murat Belge etmiş, ben de ederim! Sol bitmişse, gereksizse 12 Eylül, dokuz yıl sonra bu da kanıtlanmışsa, niye yapıldı 12 Eylül? Bir izahat çıkar dedim, kasten kafamı  karıştırıyor, aydınlatcı şimşek çakınca her şey netleşecek: 12 Eylül, “seksenlerde otuzları diriltmek çerçevesinde anlamlıydı” imiş! 
Neredeyiz yahu? Siyaset alanında mıyız, maskeli balo mu yapıyoruz? Seksenlerde otuzları diriltmekmiş paşaların yaptığı! Siyaset alanındaysak, bir güç, bir haraketi ya da hareketler toplamını eziyorsa bunu başka bir zamanları diriltmek için mi yapar? 12 Eylül’ü yaptıran akıl bu kadarcık şey mi istiyormuş? Toplumu yeniden düzenlemek, karşısına dikilen, dikilme ihtimali olan, haydi hafife alalım biz de solu, ayağına dolaşan her şeyi bertaraf etmek filan gibi hedefleri yoktu değil mi 12 Eyül’ü yapan gücün, yaptıran gücün? Yapan paşalar bile bu kadar aptal yerine koymadı kimseyi, yaptıranlar zaten ne yaptırdıklarını iyi biliyorlardı.

Devam.

(“12 Eylül hiç olmasa, o zamanın sayısı elliye varan –belki de geçen– grupları o zamanki ideolojilerini acaba ne yaparlardı?”)

Umudumu yitirmedim hâlâ, bir “düşünce deneyiyle” karşı karşıyayız sanıyorum, henüz düşünce göremedik ama deney sağlam ve sıkı gidiyor, Allah için.
Maocular diyor, “Çin kapitalizm kurarken” sosyalizm peşindeymiş. Ayıp etmişler. Sovyet sosyalizmini benimseyenler, bugün ne diyor olurdu, diyor, sonra deney devam etmiyor da ne olduklarını söylüyor: Çoğu ulusalcı olarak durumu kurtarmış. E hani sen 12 Eylül olmasaymış ne olurmuşu anlatıyordun, olanı biz biliyoruz zaten? Bir de vecize yaratmış: (“Faşizan milliyetçilik, eski sosyalistin bakım evidir” diye bir vecize yaratabiliriz.) Yaratıcılığın zirvesi hakikaten de, ustaca, pek ustaca. 
Benim de deneyesim geldi: "Bize dokunmayan 12 Eylül bin yaşasın!" Sonra biz de iki general evcağızlarında yargılanırken, 12 Eylül'ün kodlarını yeni nesillere sunacak yollar buluruz. (Benimki uzun oldu biraz, veciz de olmadı. Ama ben çırağım, "eski solcu" da değilim, eskiyenler düşünsün. Tivitırdaki @eskisolcu abiden yardım alacağım bi daha denerken böyle şeyler.)  

Komprador kapitalizmine de değinmiş daha önce, öyle diyor ve ekliyor: “Türkiye’nin yapısı, Türkiye sosyalizminin elinde, bir muamma haline geldi.” Kesin yapıyı biliyor bu abi, söyleyecek bana, bunlar hep peşrev, üvertür, entelektüel cilve diye yeniden umutlanıyorum bu cümleyi görünce: Türkiye’nin yapısı açık, şeffaf ve net, ama sol onu muammaya çevirdi diyor olamaz ya? “Her kötülük, fikrî olanlar bile “sol”un eseri” diye kestirip atmayacak ya!
“Bir de oligarşi diyenler vardı” diyor, ekleyiveriyor: O, “daha çok” Latin Amerika’yı tanımlamak için kullanılan bir terimdir imiş, “şu rastlantıya bakın ki” diyor, bunu diyenler Latin Amerika tipi mücadeleyi benimsemiş. “Daha çok” demek işi kurtarır mı? Oligarşi daha çok Latin Amerika’yı tanımlar, biz bu cümleden daha çok Aristo ile Platon’un büyüklüğünü anlarız, hem de hatalarını çıkarırız ortaya: Amerika’yı bilmeden, oradaki oligarşi’yi bilmiş, tanımlamış, anlatmışlar. Hataları şurada ki, bir kere bile, "Latin Amerika’da bulunur bu, rahat olun" babında bir not düşmemişler.
Oligarşi’ye teorik açılım da getiriyor ama hakkını yemeyelim: Perry Anderson, Latin Amerika’ya gitmiş, gezmiş, gelmiş. Çiftlik görmüş bir tane, “bizim terminoloji”yle, “orta burjuvazi”yi temsil eden bir adamın çiftliği. O da ne? Etrafta surlar, altı yedi hizmetçi, ahçı, uşak muşak. Alıntı yapmam şart burayı:
Beş Renault station, iki Mercedes. Birkaç da şoför tabii.
Oligarşi böyle bir şeydir. Bizim burada pek hayal edemeyeceğimiz bir sınıf uçurumu üzerinde kurulur. Birkaç yüz adam, milyonlara hükmeder. Bizim en kapitalist başbakanımız, Özal, “ortadirek” der dururdu. Oligarşide “ortadirek” yoktur, “orta” yoktur.

Beş renosu, iki mersedesi varsa tabi, “hayal edilemeyecek bir sınıf uçurumu” vardır. Oysa Özal, bak Özal “ortadirek”çiydi ne güzel!  “Oligarşide orta yoktur” lafını çok sevdim ben yine de!
Bir iki akım daha bir iki cümlede sıralanıp bu minval üzere bitiyor yazı.

Ne anladım ben şimdi?
12 Eylül boşuna yapıldı. Yapılmasa da sol bitmişti. Bitmese de zaten bir işe yaramazdı. Oligarşiyi bile bilmiyorlardı!

Kim konuşuyor? Yıllar yılı “sosyalist” diye gezen biri. Ne konuşuyor? Yaşadığı, sosyalistse, mücadele ettiği yeri. Neden konuşuyor? Sosyalizmden, sosyalistlerden. Başlık neydi? “Sosyalistlere göre Türkiye’nin yapısı!” Diğer bütün hareketler hatalıydı diyebilir biri, yazarımız da diyor, çabucak, Perry Anderson’dan bir anı da aktarınca hemen tav oluruz değil mi? (Perry yoldaş kusura bakmasın, adı güme gidiyor, ama götüren ben değilim) Evet, “diğer bütün hareketlerin Türkiye’nin yapısı analizi hatalıydı” diyebilir bir sosyalist, bize “doğrusu budur” diye bir yapı analizi sunması da gerekmez, biz beklesek bile gerekmez, ama “hatalıydı” diyen, hataları anlatır argümanlarıyla, gerekçeleriyle beraber.
Evet, ben en çok oligarşi tarif ve örneğini sevdim: Oligarşide orta yoktur lafını bir de. Ortası yok Murat Belge’nin, solu hiç yok. Halil Berktay’ın yaptığı zor vakalar üzerinden yalan söyleyip kara çalmaktı; eski solcu olma sıfatını ve tarih profesörü titrini kullanıp, kendisine ayrılan “kanaat önderliği” kürsüsünden.
Murat Belge’nin yaptığı da Halil’in hareketlerini tamamlıyor: Zor yılların mücadele içindeki hareketlerinin sorunlarını, sorunlu yanlarını alıp karikatürize kurgular yaratarak, kavramları ve vakaları birbirine karıştırarak her tür muhalefete indirilen iktidar tokmağının “meşruiyet”ine entelektüel malzeme sunuyor.
Ne garip değil mi, ikisinin de son çıkışı, 12 Eylül’ü ne güzel aklıyor! Halil yalanla, Murat yalandan entelektüel karalamalarla.
Başlığı “oligarşinin Murat’ı” mı yapsaydım, bilemedim! 


NOT:
Ümit Kıvanç'ın yazısı hüzünlüydü. Çok hüzünlü.

4 Mayıs 2012 Cuma

Soykırımı inkârın iki kaynağı


Soykırımın bir kaynağı, darbeci, ulus devletçi Batı rüyasındaki akılsa, bir kaynağı da toplumu millet-i hakime esasıyla yönetmeye ayarlanmış, devleti kutsal sayan gayri Müslimlere “tolerans” gösterse bile hak vermekten kaçınan kadim Osmanlı yönetsel aklıdır.



Abdülhamit soykırımcı mıydı? Tartışmaya devam edeceğim, Türk solunun önemli isimlerinden Frederic Jameson’ın, “Daima tarihselleştirin” şiarını gözeterek.
Ermeni soykırımı 24 Nisan’da başlayıp 25 Nisan’da bitmedi. Abdülhamit dönemi kırımlarından düşünmeye başlayıp, Hrant Dink’e ve Sevag Balıkçı’ya kadar gelmek zorundayız, anlayabilmek için. Bir cinayet biçimi, bir diğerini aklamaz. Soykırım, öncesindeki katliamları temize çekmez. Abdülhamit’i 1915 sürecinin kanlı katilleriyle (hukuki perspektifle) asla aynı kefeye koymayalım ama 1915 soykırımcılarının suçlarının Abdülhamit’i aklayabileceğini de zannetmeyelim.

Abdülhamit soykırımcı mıydı?


Soykırımın, yani 1915’in suçunu Abdülhamit’e yıktığım öne sürüldü. “Türk solu”ndan biri olarak, “İslam’la sorunum olduğu” da. Bu iddia, sol başta olmak üzere her tür muhalif düşünceyi “ideolojik”, kalanları “doğal, teorik” sayan yürürlükteki söylemin bir görünümü.

“İnsanlar mitleri yaratmaz, mitler insanları yaratır.” Böyle der Fransız antropolog ve düşünür Claude-Levy Strauss. Bir uyarlama yapacağım: “İnsanlar söylemleri-ideolojileri konuşmazlar, söylemler-ideolojiler insanları konuşurlar.”
Söylemlerle, mitlerle eleştirel, çözümleyici bir ilişkiye girmemiş kişi ya da gruplar için kesin, en azından. İdeoloji dediğimiz şey de bu zihinsel direncin olmadığı insanlar üzerinden akar, böyle yayılır, böyle yerleşir. Kavramlara ve analizlere göre değil, isimlere ve sembollere göre çalışır. Karmaşıklıkları çözmeye yönelmez, isimleri ve sembolleri karşıtlıklar ekseninde yeniden ve yeniden yerleştirerek üstüne o dönemde göze uygun boyayı çeker.