5 Mayıs 2012 Cumartesi

Murat'ın 'oligarşi'si ve Türkiye'nin yapısı

Murat Belge okumak güzeldir, sinir bozar.
Başlık davet edici: “Sosyalistlere göre Türkiye’nin yapısı.” Aha, dedim, kim kimi vurdudan (devlet kimseyi vurmayacağına göre, solcular solcuları vurmuştur demiş olmalı Süleyman Demirel. İhtiyarladı, başkaları diyor onun yerine) güzel bir mevzuya geçiyoruz. Cumartesi iyimserliği. Hava güzel, kafa güzel.

İşte güzel bir cümle:
(“Türkiye’de sosyalizm”, her ne kadar kendine özgü ve benzeri pek bulunmayan özelliklerle bezenmiş olsa da, “dünyada sosyalizm”den büsbütün kopuk değildi. Çünkü zaten bir yerde hoşuna giden bir model bulup onu taklit etmek üzerine kuruluydu.)


Eleştiri sosyalizmin temel davranış tarzlarından biri, o yüzden Türkiye’de sosyalizmden bahseden adamın bunu tırnak içine alması, iyi bir başlangıç olabilir, dedim. “her ne kadar kendine özgü ve benzeri pek bulunmayan özelliklerle bezenmiş olsa da” cümleciğini de kinayeli bir yerlilik/yerellik/taşralılık yüklemiyle değil de, o özgün ve benzeri az yönlere dair gözlemlerin vaadi olarak algıladım.
Algıda saftiriklik diye bir şey var demeyin lütfen, ikinci cümlecikte umudum daha da arttı: dünyada sosyalizmden büsbütün kopuk da değilse, manzara iyi geldi bana: Dünyadan kopuk değil, kendisine has yönleri var. Başka türlü olur mu zaten, mümkün mü? Bir şey kendine has yönleri ve etrafla etkileşim içindeki yönlerinin toplamı değil midir zaten?
Dedim ya güneş uykumu sildiği gibi kafamdaki kinayeyi de silmiş olduğundan herhal, model bulup taklit etme üzerine kurulu olmasını da “bi boka yaramaz yani, taklitçi, hırsızlama” diye algılamayıp, dış fikir ve uygulamalara açılma, onlarla temas içinde yürüme diye algıladım. Manzara bana fena görünmedi. Dedim ki şimdi bu yılların “sosyalist entelektüel zat”ı, bu ünlü isim bana hem Türkiye’de sosyalizmin özgün ve benzeri az yönlerini anlatacak, dünyadan kopuk olmadığını gösterecek, neredeki hangi modelin kimlerce nasıl taklit edilmeye çalışıldığını söyleyecek, olur a, sonuçta ne çıktığını da anlatır. “Taklit” çünkü, “mimesis” derdi Yunanlılar, yok şu AB’nin borca batırdığı dertli komşularımız değil de onların eski, çok eski ataları. Neyse, yazıya devam.
12 Eylül’ün “sol”u ezmeye özen gösterdiğini söyledikten sonra, şahane bir tespit:

(“Ama sol bundan önce halkın gözünde altmışlardaki “çekim”, “merak”, “saygı”, nesi varsa, zaten tüketmişti. Bunu da kendi eliyle yapmıştı.”)

Besmele çekesim geldi. “Zaten tükettiğini” kanıtlar bana dedim yazı bitene kadar, kanıtlanmayacaksa söylenir mi hiç böyle iddialı bir söz?
Peki, sormayayım mı şimdi: Ne demiş oldun usta? Yani 12 Eylül boşa mı kürek çekti, boş iş mi yaptı? Zaten bitmiş bir solu bitirme çabası kadar saçma ne var? Çekimi kalmamış, merak yaratma yeteneğini yitirmiş, saygı duyulmayan solsa zaten 12 Eylül’ün üstünden geçtiği sol, 12 Eylül nasıl eleştirilmiş olunur? “Gereksizdi senin yaptığın iş” mi deniliyor? 
Evet, aynen öyle diyor: 
(“Sonra zaten 1989, Berlin Duvarı, onu izleyen çöküntü geldi. Bu da, 12 Eylül’ün ne kadar anlamsız bir girişim olduğunu gösterir.”

Devamında parantezle filan izahat var, o izahat da güzel! Fakat burada biraz durmalı: Sosyalizmden bahsediyorduk, sola geçtik. Aynı şey mi diye sormayacağım, aynı şey diye kabul edeceğim, koca Murat Belge etmiş, ben de ederim! Sol bitmişse, gereksizse 12 Eylül, dokuz yıl sonra bu da kanıtlanmışsa, niye yapıldı 12 Eylül? Bir izahat çıkar dedim, kasten kafamı  karıştırıyor, aydınlatcı şimşek çakınca her şey netleşecek: 12 Eylül, “seksenlerde otuzları diriltmek çerçevesinde anlamlıydı” imiş! 
Neredeyiz yahu? Siyaset alanında mıyız, maskeli balo mu yapıyoruz? Seksenlerde otuzları diriltmekmiş paşaların yaptığı! Siyaset alanındaysak, bir güç, bir haraketi ya da hareketler toplamını eziyorsa bunu başka bir zamanları diriltmek için mi yapar? 12 Eylül’ü yaptıran akıl bu kadarcık şey mi istiyormuş? Toplumu yeniden düzenlemek, karşısına dikilen, dikilme ihtimali olan, haydi hafife alalım biz de solu, ayağına dolaşan her şeyi bertaraf etmek filan gibi hedefleri yoktu değil mi 12 Eyül’ü yapan gücün, yaptıran gücün? Yapan paşalar bile bu kadar aptal yerine koymadı kimseyi, yaptıranlar zaten ne yaptırdıklarını iyi biliyorlardı.

Devam.

(“12 Eylül hiç olmasa, o zamanın sayısı elliye varan –belki de geçen– grupları o zamanki ideolojilerini acaba ne yaparlardı?”)

Umudumu yitirmedim hâlâ, bir “düşünce deneyiyle” karşı karşıyayız sanıyorum, henüz düşünce göremedik ama deney sağlam ve sıkı gidiyor, Allah için.
Maocular diyor, “Çin kapitalizm kurarken” sosyalizm peşindeymiş. Ayıp etmişler. Sovyet sosyalizmini benimseyenler, bugün ne diyor olurdu, diyor, sonra deney devam etmiyor da ne olduklarını söylüyor: Çoğu ulusalcı olarak durumu kurtarmış. E hani sen 12 Eylül olmasaymış ne olurmuşu anlatıyordun, olanı biz biliyoruz zaten? Bir de vecize yaratmış: (“Faşizan milliyetçilik, eski sosyalistin bakım evidir” diye bir vecize yaratabiliriz.) Yaratıcılığın zirvesi hakikaten de, ustaca, pek ustaca. 
Benim de deneyesim geldi: "Bize dokunmayan 12 Eylül bin yaşasın!" Sonra biz de iki general evcağızlarında yargılanırken, 12 Eylül'ün kodlarını yeni nesillere sunacak yollar buluruz. (Benimki uzun oldu biraz, veciz de olmadı. Ama ben çırağım, "eski solcu" da değilim, eskiyenler düşünsün. Tivitırdaki @eskisolcu abiden yardım alacağım bi daha denerken böyle şeyler.)  

Komprador kapitalizmine de değinmiş daha önce, öyle diyor ve ekliyor: “Türkiye’nin yapısı, Türkiye sosyalizminin elinde, bir muamma haline geldi.” Kesin yapıyı biliyor bu abi, söyleyecek bana, bunlar hep peşrev, üvertür, entelektüel cilve diye yeniden umutlanıyorum bu cümleyi görünce: Türkiye’nin yapısı açık, şeffaf ve net, ama sol onu muammaya çevirdi diyor olamaz ya? “Her kötülük, fikrî olanlar bile “sol”un eseri” diye kestirip atmayacak ya!
“Bir de oligarşi diyenler vardı” diyor, ekleyiveriyor: O, “daha çok” Latin Amerika’yı tanımlamak için kullanılan bir terimdir imiş, “şu rastlantıya bakın ki” diyor, bunu diyenler Latin Amerika tipi mücadeleyi benimsemiş. “Daha çok” demek işi kurtarır mı? Oligarşi daha çok Latin Amerika’yı tanımlar, biz bu cümleden daha çok Aristo ile Platon’un büyüklüğünü anlarız, hem de hatalarını çıkarırız ortaya: Amerika’yı bilmeden, oradaki oligarşi’yi bilmiş, tanımlamış, anlatmışlar. Hataları şurada ki, bir kere bile, "Latin Amerika’da bulunur bu, rahat olun" babında bir not düşmemişler.
Oligarşi’ye teorik açılım da getiriyor ama hakkını yemeyelim: Perry Anderson, Latin Amerika’ya gitmiş, gezmiş, gelmiş. Çiftlik görmüş bir tane, “bizim terminoloji”yle, “orta burjuvazi”yi temsil eden bir adamın çiftliği. O da ne? Etrafta surlar, altı yedi hizmetçi, ahçı, uşak muşak. Alıntı yapmam şart burayı:
Beş Renault station, iki Mercedes. Birkaç da şoför tabii.
Oligarşi böyle bir şeydir. Bizim burada pek hayal edemeyeceğimiz bir sınıf uçurumu üzerinde kurulur. Birkaç yüz adam, milyonlara hükmeder. Bizim en kapitalist başbakanımız, Özal, “ortadirek” der dururdu. Oligarşide “ortadirek” yoktur, “orta” yoktur.

Beş renosu, iki mersedesi varsa tabi, “hayal edilemeyecek bir sınıf uçurumu” vardır. Oysa Özal, bak Özal “ortadirek”çiydi ne güzel!  “Oligarşide orta yoktur” lafını çok sevdim ben yine de!
Bir iki akım daha bir iki cümlede sıralanıp bu minval üzere bitiyor yazı.

Ne anladım ben şimdi?
12 Eylül boşuna yapıldı. Yapılmasa da sol bitmişti. Bitmese de zaten bir işe yaramazdı. Oligarşiyi bile bilmiyorlardı!

Kim konuşuyor? Yıllar yılı “sosyalist” diye gezen biri. Ne konuşuyor? Yaşadığı, sosyalistse, mücadele ettiği yeri. Neden konuşuyor? Sosyalizmden, sosyalistlerden. Başlık neydi? “Sosyalistlere göre Türkiye’nin yapısı!” Diğer bütün hareketler hatalıydı diyebilir biri, yazarımız da diyor, çabucak, Perry Anderson’dan bir anı da aktarınca hemen tav oluruz değil mi? (Perry yoldaş kusura bakmasın, adı güme gidiyor, ama götüren ben değilim) Evet, “diğer bütün hareketlerin Türkiye’nin yapısı analizi hatalıydı” diyebilir bir sosyalist, bize “doğrusu budur” diye bir yapı analizi sunması da gerekmez, biz beklesek bile gerekmez, ama “hatalıydı” diyen, hataları anlatır argümanlarıyla, gerekçeleriyle beraber.
Evet, ben en çok oligarşi tarif ve örneğini sevdim: Oligarşide orta yoktur lafını bir de. Ortası yok Murat Belge’nin, solu hiç yok. Halil Berktay’ın yaptığı zor vakalar üzerinden yalan söyleyip kara çalmaktı; eski solcu olma sıfatını ve tarih profesörü titrini kullanıp, kendisine ayrılan “kanaat önderliği” kürsüsünden.
Murat Belge’nin yaptığı da Halil’in hareketlerini tamamlıyor: Zor yılların mücadele içindeki hareketlerinin sorunlarını, sorunlu yanlarını alıp karikatürize kurgular yaratarak, kavramları ve vakaları birbirine karıştırarak her tür muhalefete indirilen iktidar tokmağının “meşruiyet”ine entelektüel malzeme sunuyor.
Ne garip değil mi, ikisinin de son çıkışı, 12 Eylül’ü ne güzel aklıyor! Halil yalanla, Murat yalandan entelektüel karalamalarla.
Başlığı “oligarşinin Murat’ı” mı yapsaydım, bilemedim! 


NOT:
Ümit Kıvanç'ın yazısı hüzünlüydü. Çok hüzünlü.

1 yorum:

Yorum Gönder