20 Ağustos 2012 Pazartesi

"Ağzına tıkarım o yazıları senin!"



“Ağzına tıkarım o yazıları senin!”
Lafı kimin söylediği önemli değil, çok açık zaten: Bu hatalı kurgulu devlet ve onun her devir klonlanıp yenilenen akıllarından birinin söz olmuş hali. 

Barış nereden gelecek? Nerede savaş varsa oradan. Savaş nerede? Dağda . Dağda var bir savaş. Ama dağdaki savaş, dağda başlamadı. Dağdaki savaş, dağa kaçmış bir savaş. Dağa çıkmış. Savaş, ovada başladı. Düz ovada. Ovanın düzünde, Ankara çanağında, devlet kurumlarının içinde, onları çekip çevirenlerin ağzında başladı. O ağızlardan çıkan, ferman olan sözlerle. 1925’te… 1929’da… 1938’de… ve 12 Eylül 1980’de.

“Ağzına tıkarım o yazıları senin!”

Barış nereden gelecek? Savaş baronlarının susturulabildiği yerden. Kim savaş baronları? Lordları? Toptancıları? Süpermarketçileri? Aristokratları? Avrupa sınıflar tarihi okumuyoruz, içinde yaşadığımız gündeyiz. Lordlar, kontlar, kontesler, prensesler yok. Doğrudan bakanlar, genel kurmay başkanları, kabine, başabakanlar var. Onların ağzından çıkan savaş, onların ağzından çıkacak başka şeylerle değişince biter savaş. Savaş demek olan, savaş çıkaran fermanların yerine başka kararlar, belgeler, yazılar, uzlaşmalar geçtiği zaman. Savaşı çıkaran Kenan Evren gözü, özü ve sözü değiştiği zaman. Ne demişti Kenan Evren? “Hepimiz biriz. Hepimiz kardeşiz. Hepimiz Türküz. Hepimiz Müslümanız. Bir de teröristler var. Anarşikler var. “Asmayıp (öldürmeyip, çünkü sokak ortalarında, evlerde çok insan kurşuna dizdirtti Kenan Evren paşamız ve ondan sonra gelen asker-sivil paşalarımız) besleyecek miyiz?” Ne deniyor şimdi? “Öldürmeyip de kucaklaşacak mıyız?”

“Ağzına tıkarım o yazıları senin!”

Savaş ağızlardan, fermanlardan çıktı, dedik. Ölüm olan fermanlardan. “Kürt yoktur. Kürtçe yoktur. Alevi yoktur. (Kenan Evren, çok severdi Alevi köylerine cami yapmayı. Ne oluyor şimdi? Alevileri o camilere davet edip duranlar Kenan Evren’in ardılı olmuyor mu?) Türkten başka bir şey yoktur.” Şimdi ne deniyor: “Kürt var, ama kardeşim olup bana oy verdiği kadar. Kürtçe ver ama TRT’de devletin Kürtçesi ve okulda seçmeli bir iki saat ders kadar.” 32 yılda bu kadar ilerleme. Demokrasiyle darbeci faşizmin farkı bundan büyük olmalı değil mi? Savaş işte bu söz ve yazılardır. “Yok”luk yazıları. Yok eden yazılar. Yok olmak istememek bir haksa, önce yok etmek isteyen isteğinden vaz geçmeli değil mi?

“Ağzına tıkarım o yazıları senin!”

Yazıya, kitaba, kaleme Kenan Evren de pek düşmandı. “Aydınlar” derdi ardından küfür sözleri dizer, düzerdi. Bir keresinde, “Vahdettin de aydın değil miydi? Ne yapayım ben öyle aydını?” Evet, ne yapayım, deniliyor şimdi de, ne yapayım ben öyle yazarı, karikatüristi, halayı, kitap yazarını, akademisyeni?
Bu savaş, bu sonuncu olanı bize 12 Eylül’ün bakiyesi, hediyesidir; her sözü, her hareketi, her bakışıyla 12 Eylül’de buzdolabına konulup bugün yeniden siyasal sahneye arzedilen akıl ve sözle savaş biter mi? Bitmiş olsa başlamaz mı?

“Ağzına tıkarım o yazıları senin!”

Evet, ortada iki yazı var. Biri gücün yazısı, kalan her şeyi itiraz edenlerin ağzına tıkmak isteyenlerin yazısı, emir, talimat, yönerge, yasa, demeç ve nutuk ve Nutuk olarak var. Biri itirazın yazısı.



19 Ağustos 2012 Pazar

MEŞKLER-King Kong, Avatar, öykü vs.


MEŞKLER, düşünce temrinleri. Söz temrinleri. 
Genellikle esrik haldeyken yazıldılar, rakı, bira, şarap, söyleşi, 
doğa temaşası ya da rüyaların yarattığı haller içindeki 
söz ve sözcüklerin kaydı... 
Silik, soluk, sıkıcı, kof görünen yanları bundan; 
göze, kulağa, akla hoş gelen yanları varsa yine bundan... 










Öyküler, hangi araçla anlatılıyor-kuruluyor-kurgulanıyor olursa olsun öyküler, anlatıcıların açıkta durduğu ama anlayıcının kör noktasına denk gelen bir boşluktan yararlanır: Algının o boşluğa kaymasını sağlayan teknikler, aslında o boşluğu işaret eden ok işaretleriyle doludur. 


King Kong yıllarca köyün genç kadınlarını yedi. Bir gün bir beyaz kadın düştü köye, ne yapacaklarını bilemediler ve King Kong’a verdiler. Ve olaylar gelişti…

"Beyaz kadın" öyküyü yürüten bir dinamik hem, hem de anlatıcının nerede gizlendiğini, neyi gizlediğini gösteren bir ok işaretidir: "Kimse beyaz kadını yiyemez."

18 Ağustos 2012 Cumartesi

Bozuk Deyişler 4


4
Döndüm ürktüm geri
Ne içeri, ne dışarı yerim
Döne döne
Çıktığım keseği dişlerim
Sırtımdan kese kese sarı lira
İşler hala işler sopası kırbacı
Kırba boş katık katı
Kabuk yerim ağaç yerim ot

Odunda piştim taş idim
Kaynadım kazansız, kazançsız
Taştım bende iken
Nere doğru? Yere doğru her
Ne idim, idi, idik neler neler
Ver idik, verdi idik
Ver dedilerdi, verdik
Dil dahi verdik vahim elim
Dilsiz, elsiz mi idik şimdi
El mi idik olduk ne
Dedik bir ne bir kere
Kerelerle üflenir içim
İçin için
Çın!

Çın! Tiz bir ney
Buğulu içimiz
Damla
Damla içtik, içildik
İç idik, dış olduk
Oluk oluk şimdi ah
Gelmedi, gelmedin
Ne kim bir sabah
Ahiren, Ehrimen yırlar
İşte, sen sus!

Sus!
Sustasını kurmuş korusuz
Korudur hey duldasında düştün
Bir ellere üleş
Üşüştülerdi pehlivansız güleş
Yaman keleş yanım yarım yörem
Orda idiler
Ordu oldular
Orada, başımızda geviş…


............


Bozuk Deyişler 3

Bozuk Deyişler 2
Bozuk Deyişler 1

12 Ağustos 2012 Pazar

İşkencesini yedirmeyen toplum, çocuklarını yedirir



Şu tecavüzcünün başımıza polis şefi olmasını isteyenler hiç de az değilmiş!  Şu "ama hakkında mahkeme kararı yok" diye korunan, şu Türkiye'nin mahkumiyet almasına yol açan polis şefi. Şu Başbakan’ın, “Yedirmem” dediği  hani. Meğer herkes onu yedirmezmiş. Herkes, lafın gelişi demiyorum, başbakan bu “herkes”e güvenirmiş, demek.

**
Medyada ses kesildi diyeceğim, bir istisna var, tebrik ve teşekkür etmek gereken bir istisna. İşkenceye ve tecavüze karşıysak, hakkını verelim: Taraf gazetesi, konuyu ilk günden beri birinci sayfadan çoğunlukla da manşet ya da sürmanşetten takip ediyor. Taraf gazetesi, tecavüzcü müdür istemiyor. Haberleri yapan (çoğunlukla Tuğba Tekerek imzası gördüm) arkadaşlara ve takibi birinci sayfadan, manşetten, sürmanşetten düşürmeyen yazı işleri heyetine tebrikler, teşekkürler.
Bu Pazar sabahı gazetelere baktığımda emin oldum ki, Taraf çalışanları dışındahiçbir gazetenin toplam aklı tecavüzcüden müdür olmasına karşı değil. İşkenceciden.

**
Madalya haberleri var, iki genç kadın, herkesi sevindiren bir başarı elde etmiş, olimpiyatta birinciliği ve ikinciliği beraber almış. Görüntüleri izledim, “Abla, abla” diye mutluluktan uçan bir genç kız (Gamze Bulut) gördüm, daha çok madalya getirebilecek kadar yaşam neşesi ve gücü var. Abla da (Aslı Çakır Alptekin) başarıyı ve başarısızlığı tatmış, daha sakin bir sevinç yaşıyor. Ne güzel. Herkes sevinir böyle şeylere. Biri yirmi yaşında, biri yirmi altı. Medyada dün hazır bir kalıp kullanılıyordu, öyledir medya hazırcıdır: “Kızlarımız…”

Şimdi, söylemek lazım: Beyler, özellikle beyler ve hanımlar, keselim palavrayı. Onlar sizin kızlarınız değil. Hangisini bir gün el destek eli uzattınız? El uzatılmasını istediniz? Birinden birine el uzatmış olsaydınız, daha çok madalyanız olurdu orada.
Kadınlar, sadece sizin sevdiğiniz, hoşlandığınız, sizin keyfinize keyif katan işler yaptığında sizin “kızlarınız” oluyor, değil mi? Sair durumlarda el kızı bile değil, unutacağınız, görmezden geleceğiniz, başınızı çevireceğiniz şeylere dönüşüyor değil mi?
Sadece kadınlar değil, erkek çocuklar için de sizin duygunuz pek başka değil. Madalya getirirse, elinizi öperse, sizi beğenirse, sizi eğlendirirse, sizi mutlu ederse yiğit oğullarınız, hoşlanmadığınız sözleri söylerse, hoşlanmadığınız işleri işlerse, hoşlanmadığınız gruplara girerse, başınızı çevireceğiniz şeylere dönüşüyor değil mi?

Ortası yok değil mi, ya her tür kötülüğe layık “şeyler” ya da altın kızlar, yiğit oğlanlar.

**

Çok mu toptancı oldu? Bir işkenceci başımızda polis şefi. Bir tecavüzcü. Başbakan yedirmiyor, siz de yedirmiyorsunuz. Kime işkence yaptı o? Sevmediğiniz fikirleri savunan, sevmediğiniz eylemleri yayan, hoşunuza gitmeyen kişilerle arkadaşlık, yoldaşlık eden kişilere, rahatınızı sağlayan ahlaksız düzenden başka düzenlerin mümkün olduğuna inanan, bunun için yola çıkmış kadınlara ve erkeklere.

Zulmü, işkencesi çok, madalyası, sevindirici işleri az toplumun koşulu bu, hem koşulu, hem sonucu: Başbakan Yardımcısı bile aslında o terfii doğru değil derken, medya başını çeviriyor.
Çıkarıp arşiv gösterecektir kimileri şimdi, “E biz de yaptık ya” diye. Öyle bir iki haberle geçmez bu iş, çünkü öyle bir iki kerelik bir kaza değil işkence, tecavüz.
“Ne yapalım” diye soracaklar için, Taraf’ın yaptığı ortada. İşte öyle yapacaksınız. Ya da yalanı keseceksiniz, “Bizim kızlarımız…” filan diye…
 Çünkü, işkencecilerini yemeyen, yedirmeyen toplum, oğullarını, kızlarını yer, yedirir. 


6 Ağustos 2012 Pazartesi

Benim işkencecim işini bilir!



Başbakan, işkencecilikle suçlanan, açık ve tutarlı ifadelerle, mahkeme kararıyla suçlanan bir kamu görevlisini, “Onu suçlayan terörden yatmış” diyerek sahip çıktı. “Yedirmem” dedi.

**
Çok değil birkaç yıl önce, çoğu çocuk birçok kişiye tecavüz eden biri yakalandığında, “Zaten büyüyünce kadın olmayacaklar mı” demişti. Sapık olmakla yetinmemiş, bir de küstah çıkmıştı özetle. O adama lanet etmeyen var mıydı?
Dün öğrendik, bir yerde bir genç kadın nişanı bozmak istemiş. Aileler toplanmış, anlaşmış: Zaten evlendiğinde o işi yapmayacak mı? O zaman şimdiden yaptıralım. Kadını, nişanlısıyla aynı odaya kapatmışlar. Üç saat saldırılara direnen genç kadın, bir yolunu bulup kaçmış. Bu sözde sevgiliyle iki aileye lanet etmeyen var mı?
Acele etmeyelim, belki de lanet eden sanıldığı kadar çok değildir.
Ceza kanunu yapılırken, tecavüze uğrayan kadınların, tecavüzcüleriyle evlendirilmesi ciddi biçimde önerilmişti. Mesele sadece AK Parti değildi, çünkü eskiden de evlenme, tecavüzü cezasız bırakan olağan bir hukuk yolu olarak düzenlenmişti. AK Partili ya da değil böyle düşünenler sanılandan fazla.
İlk örnektekine sapık deyip geçmek kolay, ikinci ve üçüncü meselelerde ne yapacağız?

**
Bir tecavüz biçimi daha var, üstünde pek durulmayan, lanet edenin sanılandan az, çok az olduğu bir tecavüz. Tecavüzcünün kadına koca, aileye saygın damat olarak alınmasına benzeyen, ama daha geniş, daha yüksek planda, siyasette ve hükümet etmede muteber bulunan bir tecavüz. Bir işkence aracı olarak.
“Sapık”lık düzleminde tecavüz, failin fizik üstünlüğüyle ahlaki kısıtlılığının buluşmasından ibarettir. Güçlü, zayıfa yönelir.
Toplumsal düzlemdeki (onaylanan!) tecavüzler, kadının cinselliğinin üstün erkek cinselliğinin yanında değersiz sayılmasının olağan bir sonucu. Toplumsal güçlüler, zayıflara yönelir. Sapıklık halinde onaylanmayan şiddet, basit toplumsal çıkarlarla –kutsal ailenin kutsal çıkarları- düğün dernek yaptıracak kadar onay görebilir.
Şiddetin, çıplak şiddettin toplumsal çıkar dışında aklandığı bir yer daha var, siyasal alan: Burada aile dışındaki kutsallar da devreye girer: Vatan, millet, bayrak ya da bu levhaların arkasındaki banka hesapları, tapu koçanları, hisse senetleri…

**
İşkence alçaklığı insanlık kadar eski olmalı. İnsan suçlarını diğer hayvanlara yıkmaya, kendi alçaklıklarını hayvanlar aleminden adlandırmayı sever ama yemine-hedefine işkence yapan insandan başka canlı yok. Ama ortak payda da yok değil: Güçlü, zayıfa yönelir.
Nedir işkence? Bir savaş silahı. Bir idare yöntemi. Bir güç uygulaması. Bilgi almayı, intikamı, aşağılamayı, boyun eğdirmeyi ve ibreti hedefler: bazen tek tek her biri, bazen ikisi, üçünü, bazen hepsi.
Türkiye’de de işkence aynı amaçlarla kullanıldı, anlaşılan daha kullanılacak. Bir devlet enstrümanı olduğu için de işkenceci daima rahattır: Ceza almayacaktır, en açık, bariz durumda bile. Türkiye devlet olarak AİHM’de çok mahkûm oldu, ama ne gam, 16’ıncı büyük ekonominin ödediği üç otuz para, ekonomik göstergeleri bozmayacağına göre? Evet, mesele göstergelerdir, her şey göstere göstere yapılır.

**
İşkenceci, korkunç biri değildir. Hasta biri değildir.  Sıradan, hatta sosyal hayatında iyi ve dürüst biri olabilir. O, çıplak şiddetin çıplak bedene uygulanması emrini almış olmaktan başka iş yapmaz. Turgut Özal’ın, “Benim memurum işini bilir” sözü sadece rüşvet için geçerli değildi.
Devletlerin işkenceye prim verip vermemesi, arzuladıkları toplum tasarımıyla ilgilidir: Bir savaş silahı olarak işkence, “savaşan toplum” tasarımına da uyar. İç mücadele alanlarına yani. Şiddetin görünür ve açık olduğu, toplumsal sorunların çözümünün şiddeti soğurarak değil, körükleyerek arandığı yerde, işkenceden, işkenceciden kimse kurtulamaz. Toplumların işkenceye prim verip vermemesi de devletlerin bu pis işleri hangi tarzda yapacağını belirler. İşkenceye sıfır tölerans gösteren bir devletin toplumu, kısa sürede dersini alır; işkenceye sıfır tölerans gösteren bir toplumun devleti-orada bunlar konuşulmaz zaten.
İşkenceyi ak gösterecek stratejiler inkârla yola çıkar, ama bu yetmez. İnkâr, iç ya da dış hukuksal mekanizmalara karşı basit bir tedbirdir. Stratejinin çekirdeği, söylenenin içine gizlenen söylenmeyendir: “Suçlayan kişi, vatana, millete, bayrağa (banka hesaplarımıza, hisse senetlerimize, tapu koçanlarımıza) düşman, suçlanan kişi onun bekçisi. Yapmışsa da iyi yapmış” “Toplumsal savaşım” vardır, güçlü taraf, güçlenmesini istemediği tarafa çıplak şiddet uygularken, sihirli güvenlik algısına başvurmakla işi bitirir: Düşmana yapılmış.
Çıplak şiddet çıplak bedene uygulanacaksa, işkencenin görüldüğü her yerde en kötü durumda, en korumasız, saldırıya açık durumda kadınlar olacaktır. Bütün savaşlardan biliyoruz, en son Ruanda ve Saraybosna’da acı biçimde gördük. Gündelik hayatta bile aşağılanan kadın, bir muhalif olarak sosyal mücadele içinde kolluk güçlerince takibata uğradığında, açık ve korumasız hedeftir.
Zulüm açısından, işkence ve tecavüz açısından, 12 Eylül’le başlayan “düşmana karşı her şey mübah” geleneğinin içindeyiz hâlâ; o statükoyu yıktık diyenler, onun araçlarının tamamına iştahla sahip çıkıyor. İşkenceci terfi ediyor, çünkü onu suçlayanlar “siyasal nedenlerle yolu kolluk güçlerinin olduğu yere düşmüş” kişiler. Yani hak etmişler, deniliyor bize.
İşkenceci korkunç biri değildir, hasta biri değildir; korkunç ve hasta olan devlet ve ona inanan toplumudur. Lacan söylüyor: Bir insan toplumu her zaman bir çılgınlık olmuştur. (Lacan, Benim Öğrettiklerim, MonoKL yayınları) O yüzden işkenceci çoğunluğa normal gelebilir. Sıfır tölerans evet, ama mağdur ve mağdurelere; işkenceciye, malum, sonsuz! 
Evet, tecavüzcüsünden saygın damat çıkarmayı bilen toplumların yöneticileri, aynı kişiden saygın kamu yöneticisi de çıkarır, şaşırana şaşırmalı.




3 Ağustos 2012 Cuma

Yürüyüşler 9-Tayfun Gönül'ün ardından


Kötü haber. Kara haber: Tayfun Gönül ölmüş.
Vicdani retçi Tayfun Gönül ölmüş. Devlet dersinden ölmeden çıkan çocuklardandı. Öldürmeyi de reddetti. Dostların başı sağ olsun.
Saat geç, kimseyi aramaya cesaret edemiyorum. Ama ölüm paylaşmaya zorlayan bir şey. Kim tek başına bir ölümü kaldırabilir? Sevilenin ölümünü.
**

2 Ağustos 2012 Perşembe

Kürt gitti, sıra Alevi’de mi?



Sokak devleti takip eder: 
Kütahya Emet’te linç girişimi “abartılmayan” ahali, 
Kürt işçileri kovdurtmayı başarmıştı. 
Malatya Sürgü’de de senaryo aynı. 
Bu iki “minyatür” vakanın önemsiz olduğunu söylemek, 
Sivas yangınından başlayarak
 1934 Trakya pogromunun önemsizleşmesine kadar gider.


Sokak devleti takip eder.
Trakya’daki 1934 Yahudi pogromu ve 6-7 Eylül, devletin Lozan’da anlaşma gereği verdiği sözleri çiğneme operasyonlarıydı, halkı yanına alması hiç güç olmadı; birkaç söylenti, ne yapacağını öğrenmiş uygun sayıda provokatör, sonuç: 1936 beyannamesi ve Varlık Vergisi’yle yaşam alanları zaten daraltılan Yahudi ve Hıristiyanlar için ülkenin cehennemden beter olabileceği mesajı. Sonrası malûm, utanılacak şeyle övünüyoruz: Yüzde 99 Müslümanız, çünkü öbür “yüzdeleri” kovduk gitti...
Sokak devleti takip eder.
12 Eylül öncesi Maraş, Sivas ve Çorum olayları, “Bana devlet cinayet işliyor dedirtemezsiniz” sözünün işaret fişeği olduğu ortamın işleriydi. “Karanlık güçler, provokatörler” vesairenin yanına halktan insanları almasının sırrı da biraz buradadır: Ahali, kendisine yol verildiğini bilir, hisseder. Bu noktada karanlık ya da aydınlık provokatörlerle “geleneksel zihin kodları” buluşmuştur.