28 Aralık 2010 Salı

kırıklar-devam (2)

6

Kalabalık. Havada asılı
Sonsuza kadar kalacak gibi
Başından beri orada gibi
Herkes çevreliyor birbirini
Boşlukta çizilen dairelerle
Yüz ayaklı pergel. Bin

Ne fark eder?
Kim fark eder?



7

Boş bir sigara paketi. Hafif
Bir şarkıya yaslanacak kadar
Bir şarkıyla geceyi dolaşacak

Yer değiştirsem
Kutunun boşluğuyla:
Özlenesi hafiflik...



8

"Sevenlerim için şarkı söylüyorum"
Bilebildiğim tek şey bu şimdi
Sonra sen söyleyeceksin, Sarah
Ah! Sıyrılmak kolaydı
Kalabalıktan
Yollardaki üzgüden
Anlamlı cümlelerden
Bu şarkı sussun ama
Bu beklenmeyen...

Bir şarkı yetmez bu kadarına
Bir şarkı, yeter fazlasına da

Bulur muyuz birbirimizi, kaçtıkça
Aradıkça, kovalar mıyız?



9

İniyoruz basamaklardan
Söylenmeli
Söylenmesi gereken
Konuşmalı
Çekmeli, sözün ağıyla birbirimizi
Sözün ipliğiyle yaklaşmalı

Sözcükleri yudumlar izliyor
Tümceleri bardaklar
Çalınmayan şarkı belirliyor
Çalınanın ateşini
Yudum yudum
Yaklaşıyoruz birbirimize...

Soğuktu
Soğuk olacak yine, gece. Kış


10

Yönsüz bir öpücük! Işık
Ses ve yüzler arasında.
Hedefsiz
Değil belki ama... Kalp
Yığınlar altında, atımsız

Son bir şarkı, aşk çağından
Aşkın temiz giysilerle serpildiği:

Yazlara inanırdı, müzisyenlere
Giysilere, pudraya ve ruja
Kızlar ve oğlanlar
Aynalar aşkın yalımını çalardı
Her mevsim güneşten



11

Cesur olmalıyız şimdi. Cesur
ve -ne tuhaf- Abartılı!

Şimdi, bekleyeceğiz efendim
Beklemesek de yürüyecek olanı...
















26 Aralık 2010 Pazar

KIRIKLAR

Kırıklar

1

Yollar sarı. Yapraklar ve ufuk
Ömrün altın yağmuru. Dallardan
Zihne sıçrayan huzursuzluk
Bileceksiniz, yaz bitti.
Yaz!
Bitti... Erimiş altından akıntı

Bitiyor güz de... Eldeki
Ceviz boyası, kulaktaki hışırtı...

Gülümseme donarsa
Yaşam da donar
Sonrasında ne var?
Umut sussun
Sınıfın kalanı versin yanıtı



2

Serviler yeşil. Kopkoyu
Salasını okur
Düşmüş yaprakların
Yumuşak iğnelere:
Ölümdür
Solmayan

Geçen kıştı
Soğukla boğuştuk
Baharda yaşamla

Yalnız da geçer
Güz dediğinse



3

Güz geldi
Gördüm
Rüzgardaki çalımını
Mevsimlerin güzü, ömrün

Bırakın kurumlansın
O karınca
Ben ağustosu süzdüm
Fısıldarım
Dostların kulağına



4

Karı bekliyorum:
Ellerim göğüslerimin üzerinde
Renkleri öteleyen taneler
Zemheri abanozundaki beyaz serap
Yaprak hışırtısı kulağımda, demlik uğultusu

Sırt sırtayız
Sen ve hayalin
Ağacımız yapraksız
Odamız kapısız

Bir sınavdır güz
Kazanana bir kış
Kaybedene bir kış



5

Kar üstünde bir kalabalık. Bekliyor
Beklenmeyeni ve herkesin beklediğini

Kar. Yamaçta kar var. Tepede
Çalıda, servide, havada... Kar

Kapandı gidenlerin izi
Beyaz
Bir yüzü örtünün
Siyah bir yüzü...

Dünya
Bir madalyon
Dönen havada
Kimde sıra?

Çocuklar pencerede. Serçeler
Kadınlar kapıda. Saçakta
Buz. Bekliyoruz...

Biri gelmeli... Biri gelmeli
Kardan geçip gidenlerin biri

Hazırlanıyor bekleyenler
Hiç hazır olunamayana:
Biri mendilini hazırlıyor
Biri gözyaşını
Biri anılarını hazırlıyor
Biri kendini
Biri mendilini yitirecek, biri gözyaşını, biri anılarını, biri kendini...

Kar...
Karın bugün çok yakıcı bir şarkısı var

23 Aralık 2010 Perşembe

Ah!

Ah!


Boydan boya geçer gökyüzünü

                                                      bakışımın ucundaki iğneye tutturulmuş ateşböceği.

Şimdi çıkarmalıyım 
                                gökyüzü 
                                              sözcüğünü dağarcığımdan... Sözcük çıkınca gökyüzü de çıkacak diye umuyorum; sonra ateşböceğini, bakışımla gece kalıyor karşı be karşı... Onları da çıkarmalıyım en son; en son gözü... Gövdeyi...

- Onlarsız anlatabilir miyim peki, onlarla anlatamadığım şeyi?



Parmağımın ucundaki uğurböceğine yakardığımızı anımsıyorum ve onun parmağının ucundaki; sevinç çiçekleniyor yüzümüzde, gülümseyiş arıtıyor inancımıza pusu atan kuşkuyu: Bir öğle vakti görmüştük ya babamızı, bir daha niye olmasın? Görünmüştü de yitivermişti, bir daha niye...

Kırmızı kabuğun altındaki kınakanat açıldığında katlanan sevincin ömrü, ömrümüzden uzun olabilir mi ki? Hala duruyor oracıkta, parmağının ucundaki ateşböceği, parmağının ucundaki ay, parmağının ucundaki sabah yıldızı, parmağının ucundaki kurt izi, parmağının ucundaki yalancı mermi, parmağının ucundaki yüzüm, parmağının ucundaki yol, parmağının ucundaki ben... ve o, parmağımın ucunda... Duruyor, hala, oracıkta...

- Ellerimi saklamak zorunda mıyım şimdi?


Kendimi anımsatıyorum, ateşböceğinin yittiği yerde beliren aynada; yabancı saçlar, yabancı çizgiler, yabancı gülümseyiş ve yabancı... Bir süredir bakış alanının sınırından kaçıveren o belirsiz görüntü o olabilir mi? Etle kemiğe bürünüvermenin sınırından dönüyor bazen; bazen etten kemikten sıyrılıvermenin sınırından... O sınırda dönenip duran ben miyim yoksa?

- Buluşmaysa bu, niye tazeleniyor acı? Ayrılıksa, getirdiği sevinç ne?

Gülümseyiş dediydim; gülümseyiş mi diyeceğim şimdi altındaki gülümseyişi saklayan çizgiye ve daha altındaki ve daha...

Uzatıyorum ellerimi, kıpırdamıyor dizlerim... Üzüntüye terk ediyor yerini ürperti.
Karşıda karanlığın duvarı. Beklenen sesin olanaksızlığındaki hayal kırıklığının çavlanı, kulakta. Kabuk uğultusu... kabuk kokusu. Ya sözler? Onlar hiç söylenmedi mi? Deriyi ısıtıyor sanki söylenenler; tüyler dikeliyor, gözenekler açılıyor. Yer değiştiriyor iki dünya: Biri içe akarken biri dışa akıyor.
Eprimiş gövde, hiçlenmediğine hayıflanıyor sanki; sanki...

- Varlık düş, duygu gerçekse, gövde ruhun ta kendisi değil mi?

Düş müydü, sahi? Rüzgar ve ağlayan çocuk... O.
Dünya ağzımdaki memeydi, çekiliverdi; sonra bir daha, sonra bir... Oyuncudur yaşam meleği.
Bırakmalı artık söz etmeyi onlardan; dünyadan ve yaşamdan ve meleklerden...

Kanırtıp gitti nedensiz kaygı, tarlayı sıyırıp geçen bıldırcın kadar rahat. Uçurtmalarla oyalandık bir zaman, bir zaman sözcüklerin şeytan uçurtmasıyla; yenisi belirdi sonra ve daha yenisi ve daha...

- Rüzgarın nedeni çocuğun ağlaması olmasın?

Zamanla ilgisini kestiremeyeceğimiz bir fotoğraf; nasıl direndiğini bilemeyeceğimiz: İki çocuk uyuyor, yan yana; kurbağalar vıraklıyor uzakta, pencerede yelin kamçısı, ağır, ahşap kapının gözeneklerinde yuvalanmış böcekler çın çın:
Ne şiir bu, ne şarkı, ne işaret; Hafızayı var eden ve yok eden şiddet.

- Doğada bir anlam aramak kimin icadı?

İsli lamba, kısık fitil. İki çocuk uyuyor yan yana; aynı düşteler ama ayrı düşlerde atıyor nabızları; aynı ince köprüdeler ama ayrı gelecekler hazır onlar için.

- Hepiniz için olmadı mı?

Düşlerinde görecekler sonra birbirilerini; yabancı bakış, yabancı gülümseyiş, yabancı dokunuş ve yabancı...
Bir sarsıntı, yürüyüp geçen varlığımızdan.
Bir sarsıntı, yürüyüp geçecek varlığımız.
Çocukların giderek silikleşen bir resme dönüştüğü şu anda, odanın evrenden büyük olduğunu söyleyeceğim size; odanın düş denizinde bir ceviz kabuğu olduğunu söyleyeceğim ve evrenin iki çocuğun sığacağı kadar büyük olmadığını ekleyeceğim bunlara..
Zamanla, tiran kırbacı gibi havada kıvrılan ilk azarda, dudakların ilk kıvrılışında küçüldüğünü de söylemeliyim ama; ikincide biraz daha, sonra biraz...
Birbirlerinin sarsıntısıdır onlar. Uçurtmayı uçuran kahkaha, dikeni sivrilten çığlık, uykuyu bölüveren sayıklama, gerçeği ilga eden düşlem, bir saniyeliğine bile olsa...

- Sözlerimiz yatıştırılmış birer hıçkırık değil mi?


Sarsıntının içinde uyuduk, uyandık. Sarsıntı uyumadı ama içlerindeki.
Hep kapalı kalacak oda, yatağın bir yanı soğurken ve küçülürken daha da dünya ve daha da ve daha... Hep kapalı kalacak resim, gökyüzü gibi, ateşböcekleri gibi... anımsarken onlar kibrit kutusundaki zulmü. Yaşayacağını sandılar ateşböceklerinin kutunun karanlığında, yaşadıkları ve yaşayacakları gibi kendilerinin, odanınkinde...

- Yaşamak zulmetmek midir?

Gökyüzünü boydan boya geçen bir kayık... Gözyaşının yüzü boydan boya geçişi gibi... Camdaki damlanın pervazdan pervaza inişi gibi, az önce nefesimiz olan... - Nefeslerinin ritmi birbirine bağlanmış olanlar, birbirinizi yalnız bırakabilir misiniz ki?

Dilimdeki yangı sessizlik öğütlüyor bana; dinliyorum, kapatıp gözlerimi.

- Kahkahalarını unutabilir miyim ki? Ya gözyaşlarını?

Bende gelişip yükseliyor bulut, beni de alıp içine yitiyor; silinen görüntüler arasında adım adım ilerliyorum senin siluetinin beklediği ve ağır ağır yitip gittiği sınıra...
Atılacağımız dünya sözcüklerin dünyası olmayacak; sözcüklerin bıraktığında sen olmayacaksın, ben olmayacağım, nefes olmayacak. -

- Kalemi kırmalı değil mi?

Avuçlarının arasındaki kibrit, yüzünü yüreğimin buzuluna yansıtıyor.
Evet, buz tutuyor yüreğim; zihnim taneciklere ayrışıyor, toza. Resmin dağlıyor gözlerimi. Kapatıyorum. Açılıyor yine içimdeki oda. Sesini işitiyorum bir an, sesimi işitiyorum.
"Sen gelmiyorsun" diyor biri birine, aynı soru yankıyor aralarında: Aynı gövdeden iki ayrı ses belki, belki iki ayrı gövdeden aynı ses; belki de sadece eşyanın sakladığı bir yankıma...
- Biz dünyanın anısı olmayalım sadece?

İkisini birbirine bağlayan gizli el, yaşamın yüzeyinde pergel gibi çeviriyor onları. Çizgi kalınlaşıyor, kapanıyor daire; biri dışarda, diğeri içerde...

- Yaşam hep yarım kalan bir şey mi?


Zamanın sisi bizi siliyor resimden. Gözyaşından bir kayık taşıyor beni yüzünün kıyısına. Nefesin. Ay açılıyor, buzul; ay kararıyor, buzul.
Dudaklarımın kıyısındaki tuz senin kıyılarından kaldı, seninle koşturduğumuz kıyılardan, birlikte gördüğümüz düşlerden... Ağırıma gidiyor artık olmaman... Ağırıma gidiyor yaşam... Ağırıma gidiyor nefesim, sıcaklığım...

- Sormuyorum artık; söylüyorum: Ölüme aittir tam olan.

Derviş ve Ölüm

I


Dar ağzından giriyorum içeri
Bir kılıç
Yarasının


Bir diken yarasından geçiyorum
Rastgele bir çalının

İlki asılı durur 
Başlarımız üstünde
Elinde tan heykellerinin
Her koşuda bitiverir ikincisi
                                                 her adıma

Taptaze bekler durur 
                                     bir üçüncüsü
Kanın çift yönlü şelalesinde




II


Bulutlu aralığında düşlerle bedenin
                                                             Gider gelir
Yayı ve hedefi 
Boşlukta uçuşan oklar

Artakalan külden okunur mu hiç
                                                  Alevin alfabesi?

Avlar gövdeyi oysa iki dilli sözü
Yazısı ruhu zamanın hevengine asar





III


Tapınçla seğirtir 
Ayak izlerinin peşi sıra
Günlerin afyonunda çekip gitmiş tanrıların
Yola açılan yolda çatallanır umut
Yönler yönlere ağar


Kadeh kırılır


Dönüp sahiplenmez 
Buyruklarını tanrılar





IV


Şaşkın melekler karartır müjdeyi
Kulaktan kulağa
Zar atıp el açar yalvaçlar 
Yorumdan yoruma


Çoğalan yansıyı 
Toplar kitabına 
Huysuz halife:


Aynada gülümser
Yabancı 
           Ve düşman. Geceye
Düşman
Kendisine 
               Ve bize





V


Bulduğu ilk kuytulukta 
Bölüşür şeytanla ekmeğini
Çıldırısını uyuşturup 
Yaldızlarla sarmalayan şaman

Külün paylaşımına razı gelir
Yalımı arayan dudak, sonunda






(Ludingirra, sayı 8, kış 98-99)

Yanıt


Sen değilsin mırıldanan
O karanlık ezgiyi. Dokunup
Gergin - soludukça
Biraz daha - gergin
Tellerine günlerin

O ezginin kendisisin sen
Duru titreyişinde tellerin
Ölümün seslenişidir
Senin hüzünlü, tedirgin
Bütün söylediklerin

Yakınmak neye yarar
Bilgece de olsa sözlerin?
Kanın uğultusunu duyursun, yeter
Gölge düşürdüğü yerde ölümün
Hayatın soğukluğunu, bir de...

Duyup sustuğu yerde birilerinin
Yeraltı sularının boğuntusunu:
Çekilirken yavaş yavaş
Işıksız derinliklere doğru. Sızıp
Göçüklerinden ruhun ve gövdenin

Sevişmeye Ağıt

Yatışmayan bir çığlık

                          gövde




Bakış derinleştirir
yarayı. Dokunuş yayar

Kalbin üstünde taşlaşmış
el. Kaskatı
heykel üzüncüyle bekler

Gövdede gözyaşı
dokunuşun. Ter

Buza kesmiş
yalım. İnceltir deriyi
Dikenleri biler

Aynı kozaya
dolar onları
İsteğin billur ibrişimi
Apayrı uçurumlara
iter hem

Sessizliğin
dayanılmaz tınısına. Hançer
Bulur sivri ucunu
hançerin. Kıvılcım
Sıyırıp geçer kuru dalları
Köze döner
                  ve yiter

İçinden geçer
serabın Kays, çölü kucaklar

Kapanır göz
Yatışmaz bir çığlık
                     gövde. Titrer

Arayış




Bir dokunuştu aradığım. Yitik
Aşkın olanaksız umusu
Yadıl düş:
Yıldırım olmak ya da ağaç
Düşüşüne hazır yıldırımın

Düşürmeden daha gözkapaklarını
Buluşmak ham ışıltısında
Yıldırım ve ağaç olan gövdenin

Külerişine ağıtlanan olmamak ama
Yaşamın ilk ve son kez
Varlığını duyurduğu aralıkta

İsteğin alımını karartır söz. Ağır
Ağır çökelip ruha... Anımsatır
Kesin buyruklarını geleceğin
Alttan alta
Kendi büyüsünden tedirgin el
Kıvranır durur boşlukta, öylece

Sürer gider dalgınlığımız, pür dikkat
İşler, güçler, kelimeler arasında
Ağırlıksız gövdelerimiz sıyırıp
Geçer birbirilerini. Yönsüz bakış
Yönsüz adım ve yönsüz
Kaçışa benzer arayışlarımız
Döndükçe daralan çemberinde zamanın

Kanıveririz ağzı açık kuruntuya
Her ada bir gövde biçen efsanenin
Çarçabuk tersine çevrildiği yerde:
Yemiş dalına geri döner
Toprağına doğru yeşerir bitki
Aşka pusula oluverir geçmiş
Bizi zincirlerinden çözer de!

Büyütür mesafeyi bulanık endişe
Unutabilir miyiz ki sonlu olduğunu gecenin
Sonlu olduğunu günün, aşkın, yaşamın
Ve neredeyse hiç ulaşamadığını
Günlerin renksiz sedefinin altında
Bir kan pıhtısı olan varlığımıza?

Durmaksızın konuşuyoruz yine de, bile bile
Sözle dolacak bir boşluk olmadığını dünyanın

Bir Aşırıakıl Durumu İçin Akılaşırı Zortlatmalar




1

Yeryüzünün bütün akıllı insanları, şu akıllıca sözü tekrarlayıp durmaktaydı:
Her türlü teröre karşıyım.”


(Adam, kablosu kopuk bir mikrofonla kendisini gösteren aynaekranın karşısına geçer. Boğazını temizler)

Bir, ki!
Bir, ki! Deneme...
Bir, ki!
Bir, ki! Ses...

(Mikrofonu ceketinin mendil cebine koyar. Aynaekrandan bir kameraya döner. Kendi kendine konuşur gibidir)

En iyisi, sipsi! (sipsi çalmaya başlar) Tercih sizin yine tabii, dilerseniz saksafon, (saksafon devreye girer) dilerseniz korno, (korno girer) dilerseniz jet gürültüsü... (motor da devreye girdikten bir iki saniye sonra sesler kesilir. Adam mikrofonu tekrar eline alır ve kendi görüntüsüne döner)

Bir, ki.... üç!

Ses veriyorum:
Siiii!
Bir, ki, üç, başla!

Siiiii
Yaaa
Siiiii!
SiiiiYaaaaSiiii...

(Öksürür. Alçak sesle konuşmaya başlar.)

Deniyorum:

İyi değildir herkesin aynı şeyi söylemek istediği konuda aynı şeyi söylemek. Söylememek de iyi değildir aynı şeyi söylemenin herkese iyilik getirdiğinin sanıldığı günlerde bazılarının bazıları için neyi yürürlüğe soktuğunu...

Siii....
.....
Siii....
.....
(Her "si" sesinden sonra bekler. Ses yankılanır.)

Si! (Tükürür gibi söyler.Boru sesi eşliğinde, gong sesi veren küreye elindeki beyzbol sopasıyla vurarak konuşmaktadır)

Keskin bir boru sesi uyandırdı şimdi kristal kürede mışıl mışıl uyuyan herkesi...

Sih!
Tehlikeli isimlerden biri daha, daha çok görülecek bunlardan...

Sich!
Özgürdür insan bakmakta ve görmemekte...

Sick!
Kesiktir sütten uygarlığın beşiği
tıngır mıngır
sal salla sallan sallanı sallanıdurur kumla çipler arasında...



2

"Dünyayı zafere götüreceğiz."

Başladı yürüyüş, çun
Sur üflendi, sirenler öttü, cıngıllar hazır.
Kimseye hayretmez itiraz muhayyel yörüngeye.
Buyrun buradan uçun:

Siyasidir bütün olan bitenler. Si!
Kendisine ölüm armağan edilenler. Ya!
Armağanı misliyle iade etmeye kalkarlarsa ne olur? Si!
Olur işte olacakların listesi. Hayal et!

- Hazırla atları seyis, kara karlar yağdıracağız, sayısız kara tanecikler
Cik cik öten bu nesneler de ne?

Siii!

- Hazırla kalemi katip, kara çizgiler gerek, gereksiz sözler dolu sahifelere
Dik dik duran bu gövdeler de ne?

Siii!

Keselim bu bahsi ve girelim bahse.

Sick!

Düzensiz bir fiili çektiriyor şimdi her düzene kadir bir kudretin grameri. Hayretsiz akıllar da hayretmiyor çiğnerken hep bir ağızdan kabız meselleri masal morglarından yayılan musikiler eşliğinde...

Bir, ki, üç
(Hazrolda dinle):

Siiii!Yaaa!Siiii!

Hayal et!
Ölümü değiş tokuş biçimidir siyaset. Hayal et!
Hayalet bir uçak kalkar uzaktan, bin uçak...
Hayalet uçak, hayalet rota, hayalet coğrafya
Hayal et: Uçuyor. Hayalet
Gibi
Değil
Düpedüz uçak
Düp
e
düz
hay
al
et... Düp...
Düp... Düp dübü düp
Düp

Var git saklan küplere gir mühürle ağızlarını balmumu mühürlü küp küp geleceğe katkı için daha iyi bir fırsat sunulmadı kimseye kolay da sunulmaz...
(Bende gizli bir flüt var ama sesi korkarım buraya biraz uymaz...)

Sii!

Yola çıktılar işte sevilen hayaletler, korkulan; izlenen hayaletler, kaçılan, hayaletlerin yarattığı hayaletler ve hayaletleri yaratan...

(Peki kuzum, bir savaş için çok mu kullanışsız bu sözcükler?)

3
"ABD onu istiyor, ölü ya da diri."

Hayalet bir uçak için en uygun rota ölüm serpiştireceği hayalet bir coğrafyadır ve ulaşmaz ona atılan taşlar da sözler de geri çeviremez onu yolundan ki ölümün kaçınılmazlaştığı patlamalar art arda şehvete boğarken gözü ve sözü sağlıklı bir ölümizlerlik için sizi nefes almama tekniklerini geliştirmeye davet ediyorum.

Bir tür şölen bu, tedbir gerek:
Sakin olun, derin nefes alın,
Bir, ki, üç!
Haydi hep beraber:


Bir, ki, üç olsun! Çıkarması güç olsun!

Ya da sevdiklerinizle kucaklaşın ve uzanın teneşire ki ölüm şifası sayılabilir hayat isimli hastalığımızın... Önce nabızlarımızı ayarlayalım, sonra acil serviste buluşmak üzere sözleşelim:

Baştan alayım, haydi
Siii!

Haydin!
Hay deyin! Hay hay!

Hay ki yalnız bir adamdır
Yalnız bir adadan gelmiş
Boşgeçin,
Yalnızlar size mi kalmış!?

Haydin! Hay deyin!
Hay hayy!
Haydin! Haydin ölüme!
Haydin ölüme!

Düşün önüme:
Sizi oraya doğru kovalıyorum:
Ekranlara ve sayfalara... Gidin ve okuyun ve öğrenin ve uygulayın onları, nasıl böyle güzel sıvıştığınızı bir daha, bir daha ve bir daha sıvışarak gösterin ona, buna, şuna, bana ve herkese ki kesilmez takat tekrarından bir tekrardan ibaret olan yaşam kar kalsın diye hepimize...

(Ekranda bir levha belirir) Kartlar açıktır ve kağıtlar yeniden dağıtılmayacaktır. Müdüriyet.

Ey biz! Dikkatle izlemeyi devam ettirmeliyiz kendimizi ele vermemek için. Kaçmalıyız. Daha iyi kaçmak için daha kaygan zeminler açmalıyız. Açılmalıyız. İyi mi?

Mi, fa, sol, la, siiii!

Ses veriyorum:
Dooo
Dingdong!
Tahtalar kapanmadan karları realize etmeli! Haydin!

Şerh düşüyorum ben de levhimahfuzunuzdaki karatahtaya ki Mona Lisa hiç gülümsememiştir size ve gülüm,
Gülümsemeyecektir.

4
"Ya bizim yanımızda yer alacaksınız ya kötülüğün"

Çünkü hayalet bir uçak uçuyordur hayale mahal yoktur ki yoktur, olamaz da onun için engebe...

Engebe şudur:
Dağ
Engebedir
Dünya engebedir biz ona gelmişsek hiç nedensiz, gebedir de en çok şimdi tam da ölecekken birazdan ölecekse ölecek olan... Lan...
Dünya lan. Lan tam da birazdan lan...
Lian
Lain
Hain
Kain
İn
İn
Ve
İn
Be
Ve
Hayal et şimdi:
Hayalet şimdi kalktığı gemi, indiği gemi, gemi ülkedir gemi azıya almış ülkenin azı dişlerindeki öfkeli gıcırtı dalgalarla birlikte yüzer öyle hayalet bir körfez içre... Azı dişlerim azdı, sızlıyor be... Öfkeden
izdüşer isli isimlerin yarışa tutuştuğu sulardayız mesela Fars, Umman, Pers, Arap, Acem, Basra... Bade harabül Basra... Selam olsun o asra...

Siii!

Ki uçucudur uçar insanoğlu uçmuştur artık kardeş kardeş ve uçanın şimdi yaptığı basket, attığı misket, dağladığı et, bıraktığı iskelet! Tebbet...

Al sana tarih tarhında askıya alınmış gözler... Gözler çeliğin ucunda, çelik gövdenin peşinde, izle...

5
"Onu nereye saklanırsa saklansın bulup cezalandırma gücüne sahip olduğumuzu göstereceğiz."

Her hakkı saklıdır. Saklanan saklansın, saklanmayan sobe. İzle!

Ve hayal et şimdi:
Hay
Al
Et!
Hay-
yall
eth!

(Bir çocuk seslenir) - Elma dersem çık, armut dersem çıkma...

Bunun bir oyun olmadığını sakın unutma...

Hi!
Al!
Eth!


6

Sağ ellerini kalplerinin üzerine koyarak üzgün durmayı bilen insanlar bayraklarını büyük göze karşı ağır ağır soldan sağa sallayarak ve gözlerini kırpmadan şarkı söylemektedir. Bu bir yas törenidir. Gördüğünü göstermeyi bilen büyük gözün gösterimi tarafından binlerce göz bu yası izlemektedir.

YaaSiiiYaaa
Siii!

İmdi! Yasın yeryüzünde yeniden yürürlüğe girebileceğine inanmayan kişi ben olmak istemem ne de siz olmak isteyin o halde bir şarkı gerek bana yası yeryüzüne indirecek ve vakti geldiğinde gösterileri bas ve tiz tokmaklarla gösteri olmaktan çıkararak gerisin geriye süpürecek bir şarkı. İz. Dinleyin- iz
please:
Ple-
ase
Can
dediğin camdan kase...

Ses veriyorum:
Siiiii!

Ses alıyorum:
Et
Al
Hay!
Sithelyaha!
Aha!
Stelyahit!
Hit
Stealth!
Tilt!
İtoğluit!
Sayıyorum. Sağdan say!

Bir, ki, üç! Kaç?
Kaç?
Kaç! Kaç!
Kaçın! Kaçın gidin buralardan gidin o yere...
O hiçbir yere, o her yere, o ekranlarınız var madem
ki bakarsınız sayfalarınız var madem
ki okur yazarsınız madem
madem
işitir söylersiniz söyleyin herkese kese kese lokmalar indiği zaman bulutların oradan sarışın bugün için sarışın ölümle beraber yutkunun siz de ki bazen sarışın olmak hiç engel değil sarışın olmamaya... Elbet esmer Bağdat'a da gelecektir sıra ve kara...

Siiiyaaasiiii! Ya!
Si! Ya! Si!
Ya! Ya! Ya!
YaSiYa!
Yas!
(Change a to e!) Yes!
Oldu mu şimdi, oldu mu ya!
İşte böyle, her zaman böyle!
Derdini söyle, şarkımı dinle:

Bizim için şarkı yapmalarına izin verirsek bizim için ölüm yapmalarına da izin vermiş olmaktan korkmaya başladım ben. Ben biz olmaktan korkmaya başladım. Ben biz olmamaktan korkmaya başladım. Ben konuşmaktan korkmaya başladım. Ben susmaktan korkmaya başladım. Ben bizden, sizden, ondan, bundan korkmaya başladım...

Hi! Ha! Hay!
Hayalet! Hayalet! Let!
Let!
Let it be! Let it bi!
Let it si
Let it hay
Let it vay!

Sessiz ol sessiz çoğunluk senin şarkın birinci seçildi hem kokusu da beğenildi hem korkusu da beğenildi hem senin kımıl kımıl üst üste yığışıp araçlardan evlere evlerden araçlara gidişine tam not verildi... Bir meleksin sen, biliyoruz; duygulusun, safsın, gaz kadar değerlisin sen olmasan kim kime der vay? En çok bu ses yakıştı bugünlerde sana sar yanında taşı çıkar sok gırtlağına fırlat ordan: Vay!

Vay ki ne vay bana,
Vay bana vaylar bana, sana, ona...
Vay ha vay a vay away...

Evet, yola gir, öyle uzaklaş oradan ilerle... Kafilelerle...
Haydi ikileyin, haydi ikileyin!

7
"Ne olursa olsun, savaş yıllarca sürebilir ve milyonlar ölebilir. Sadece onlardan değil, bizden de. Kimin buna yüreği var? Bin Ladin'in var. Başka kimin?"

Hayalet bir uçak geliyor size doğru...
Hayalet bir uçak gidiyor sizden doğru...
Hayalet bir uçak gidiyor onlara doğru...
Hayalet bir uçak gidiyor onlardan doğru...
Hayalet! Size doğru! Hayalet! Sizden Doğru! Hayalet! Onlara! Hayalet! Onlardan...

Evet dostlarım, bazı yanıtları masaya yatırmanın vakti gelmiş olmalı:

Kim kime hayalet?
Uçak hedefe, siz uçağa ve hedefe, hedef size ve uçağa ve kendisine... doğru...
Hayal et!
Doğru!
Hayal et:
Doğrudur. Doğru gider hayalet bir
Uçak. Uçar. Uçacaktır bu gece, bu sabah, bu öğle, bu akşam...


Bu akşam... Bu
Ak
şam... Ak
ŞŞ
aa
mm...

Karaşam...

Şam?
Uyu
Uyu, Şam
Uyu baba, uyu baba... Şam
Şam baba şam... Şam... Şam baba
Şam... Şama şama şam
Şama
Şama
Şamm
An!
Amm
Man!
Amman aman yaman şaman... an... an...an
In, un, en, ön, on, ün, an, in...

İN ULAN ORADAN BE....

8
"Teknoloji harikası B-52'ler, 10 bin kilometreden uçar, radarlara, füzelere, taşlara, ilenmelere yakalanmaz ve hedefi çok az bir sapmayla vururlar."

Şam diyenler Sam diyebilir. Desin
Sam
Baba Sam... Bir baba Sam
Sam baba Sam... Haydi baba
Sam...

İki B daha var elde bir seri B'ye can veren canan veren... Öpüşün, koklaşın, anlaşın BBB...
Bay siz B1. Ot boşluğunda...
Bay siz B2. Empire köle...
B3? Ah siz sayın...

Be üç, be tıri, be se...
Besse bes!

Bes
Savaştır
Savaşsa herşey her şeye girer
Bir şey bir şeye girerse, savaştır...
Sav onu, aştır, aşti, paşti, kargo, argo, ego, hügo...
Go-
oooooooooooooooooooooo


9
"Bu seferki, dünyanın görmesi için televizyon ekranında uçuşan Cruise füzelerinden ibaret olmayacak."

Savaştır. Yağmur. Çelik. Kar. Çelikten karlar yağar kara kara çelik taneler vardır kardır kar yağar karın üstüne ki uçlarında bembeyaz ölümü taşırlar ve gözleri var ölümü bir haritada kovalar ve kovalar ışık hızıyla
masadakine ispiyonlar hayatı
ve hayat yakışmaz savaşa
ve masadan gelir emir ışıl ışıl
ölüm emri: Patla!
Akıllıdır, söz dinler ve patlar
çelik ve
Et patlayacaktır elbet...

Başka ne bekliyordunuz allahaşkınıza zulmeti beyzada?

10

"Bombalar öksüz özürlüleri vuracak, onlar hızlı kaçamaz, tekerlekli sandalyeleri bile yok."

Çelikten çomak sokulur çelik çomak oynayanın tekerine tekeri daha yeni yeni dönmeye başlamış olanın...

Size de çok iş düşer bu arada, boşuna kenar kalmayın. Asın!
Mesela asın onu ki kendisi de bir fotoğraftan ibarettir ki çocuktur ve canlıdır ve yaşadığına göre ölebilecektir ki bilse de bilmese de ölecektir, bildiğiniz gibi...

Ah, ne güzel değil mi şekerim?
Asalım bu resmi duvarımıza, şekerim...
Bakar bakar ağlarız, şekerim
Bakar bakar ağlarız
Vicdanlarımızı yağlarız, şekerim...
Ağlarız onları, ağlarımıza alırız. Koy
Başını omzuma, şekerim...

Yağıyor çelik
Gidiyor kör
Bakıyor kör

Gözler hevenkte kurutulmaya asılı.

Öyleyse haydi, bir daha! Vur baba
Vur, Sam Baba, amca, teyze...
Bir daha
Vur
Sam!

10
"Bir kilometrelik sapmayla vurduk hedefi."

Olur bunlar savaşta. Kaza-
Blanka... Kasa-
blank-
a


Haydi kanka!
Sıra elbet gelecek tanka
Anka?
Nereye gittin? Anka, sen neredesin?
Anka-
Ra, ra...
Ra, raaa Ras-
Putin...

Potinleri boya, uygun adım arşa kadar marş!
Gerisi tıraş, gerisi rutin... İster tutun, ister itin...

Hi! I, I, I
(Elife benzer, ay okunur... Elif
Dedim elif... Elif diyelim, elif olsun; mertek sayma onu ne de bir başka direk...
Elif, hançer, elif mızrak, elif gömüttaşım... Ama şimdi duygusallaşmayalım)

Ayyy!
HiAlEth
Let
Hayyal
Et

11
"Acı çektirmek mi? Onlar zaten çekiyor. Evlerini yıkmak mı? Zaten yıkık. Okulları taş yığınına çevirmek mi? Çoktan çevrildi. Hastanelerini yıkmak mı? Hepsi harabe. Altyapısını çökertmek mi? Sağlık hizmetlerini kesmek mi? Çok geç. Birileri bunları çoktan yaptı."

Bir haritabakarın sıkılmaması ve kafasındaki karışıklıkların giderilebilmesi için vicdan/konfor ölçeğinde tasavvurlar:

Şimdi bütün uçaklar Greenwich’e göre Doğu diye adlandırılan yöne yönelmişlerdir. Ortaya geldiğimizde, Orta Doğu’dur. Terör. (Dikkat, çocuk var! Taş atabilir)

- Batı Doğu diye bir şey olmaz, saçmalıyorsunuz... Peki Batı'daki Doğu?

Ortayı geçtiğinizde, yaklaştığınız Yakın Doğu’dur. Adı yakın, kendi uzak, size uzak, bize tuzak ama uçaklara ve tuzaklara yakın ve safkan kaçakçı. Hatta kaçak.
Çak moruk! Haydi,
gidelim, vuralım onu! Haydi çocuğum, atta!

Bileceksiniz orayı, dağdır. Bileceksiniz, corç, bülent, toni... ot otlanmaz oralarda... Çimenler yaprakları ve kökleriyle kemirilmiştir... Kaçaktır hem, hem kuraktır. Dağdır. Dağdağadır. Terördür. (Dikkat hiç bir şey yok, kendinizi boşlukta hissedebilirsiniz.)

- Bazen böyle konu dağılabilir, baştan alalım:

Şimdi, bakışınız Batı’dan Doğu’ya doğru kaymaktadır. Sol,
Batı’dadır; yani bakışınız Sağ’a doğru kaymalıdır.
Gözlerinizin kayması yeterli, gövdesel kıpırtılar gerektiğinde yüzleri boyalı sert adamlarımız var bizim çocuklar onlar iyi kıpırdar her deltasında havzanın kıpırdayanı mıhlar büyük mıhları vardır ve büyüktür forsları.

Renk sarardığında, haritayı cetvelle takip edebilirsiniz:
Bir baklava dilimi ülke, alın size! Terörist! (Dikkat! Diktatör var, çocuklara ilaç atmayın)
Aradaki kısrakbaşı, başı bir alem sonu bir alem, ist. Doğu’dan Batı’ya bakmaktadır. Ter
ör.
İze.

-Hey corç, versene borç!

Arayarde iki ırmak, iki saçörgüsü gibi uzanıp kandan bir ırmağa sarmaşmaktadır. Kan ırmaktır orada. Halklardan akar tarihin ve coğrafyanın pıhtısıdır kimi halklar ki onlardan biri, ikisi, üçü... daha yaşamaktadır oralarda... Onlar ki ölümü sınamıştır ve sınar ve ölüm sınanmış ve sınanmaktadır onlarda.

Güneye şakuli bir gözinişi. İndirin gözlerinizi: Sarı üzerine sarı. Kum. Petrol. Dolu kuyu. Mezar. Boş mezar. Bir başka baklavadilimi. La havle!

12
"Durum kontrol altında. Hepsini öldürdük."

Bir daha çal, Sam!
Kafasına çal, gözüne çal, tepesine çal, çukuruna çal! Haydi Sem... Çal!
Çalın siz de, davullar!
Büyük davullar... Orta davullar... Kara davullar... Tarihin davulları...
Vur!
Vur Sam, haydi!
Bir daha vur Sam! Bir daha...

Aha aha aha!

(30 Kasım-12 Aralık 2001)
1