20 Ağustos 2016 Cumartesi

Yara ile Bıçak



Gün bitmiyor. Maskeli gün. Kar maskeleriyle geziyor gezen. Yaranın günü. Uzun acının. Uzayan acının. Uzun ölümün. Bitmeyen

Nasıl ölüm bu bitmiyor?
Bitmiyor

Gün bitmiyor

Gündüzle gece birbirini kovalıyorsa da bitmiyor gün. Bitmez yaralının günü. Gündüzü, gecesi. Yaralı yolda. Kaldırımda. Ağacın altında. Minarenin. Direğin. Ateşin

Kucakta. Çaresiz kucak
"Mayrig!"
“Yadê!”
"Yamo!"
"Maman!"

Yaralı. Ateş altında. İçinde. Ateş içinde ve içinde ateş
Ölümün günü değil, nefesi kesilen çoksa da. Çoksa da kanı yola yolağa akan. Ölümün günü değil. Yaranın günü

Ölmekle de dinmiyor yara

İşte çıplak atıldım. İşte yakıldım. İşte çekildim kancayla. İşte süt beklediğim dünyadan mermi geldi. İşte kaldım kaldırımda. Ağacın altında. Minarenin. Ateşin

Kar maskeli gün. Yaranın günü. Uzun yaranın. İnce yaranın. Derin. Alnımda değil karatahtada yazılı, olanlar, olacaklar

Yazdılar tahtaya, yok yüzleriyle yazdılar, yok ettikleri kavmin adının yanına yazdılar adımı, bıçakları bileyen sözler eşliğinde

“Dayê ez ê bimirim!”

Yaraya bakıp bıçağı konuşuyoruz
Yarayı bırakıp bıçağı anlamaya çalışıyoruz
Yaraya bakıp bıçağın güzelliğini övüyoruz
Yaraya bakıp bıçağın gücünü ölçüyoruz
Yaraya bakıp
Bakıp

Bakıyorsak da görmüyoruz yarayı
Bıçağın başında toplanmışız, ne güzel bıçak!


Yeni yaraları eski yaralar açıyor
“Termê mîrê Xerza ma ye ber berfê yo.”


İnsan bilmeli, öldüğü günleri
Doğduğu günleri

Yarayı bilemezsin ama

Demiri eritiyorlar. Taşı patlatıyorlar
Can zaten incecik

Söyleyin ben nasıl ölmeyeyim?


Ya da söyleyin, nasıl öleyim? 

20 Temmuz 2016 Çarşamba

15 Temmuz darbe girişimi bildirisinin tam metni

15 Temmuz'da darbe yapmaya girişen cuntacıların TRT'den okuttukları bildirinin tam metnidir.

*
Türkiye cumhuriyetinin değerli vatandaşları,
Sistematik bir şekilde sürdürülen anayasa ve kanun ihlalleri; devletin temel nitelikleri ve hayati kurumlarının varlığı açısından önemli bir tehdit haline gelmiş, Türk Silahlı Kuvvetleri dahil olmak üzere devletin tüm kurumları ideolojik saiklerle dizayn edilmeye başlanmış ve dolayısıyla görevlerini yapamaz hale getirilmiştir.

Gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içerisinde olan cumhurbaşkanı ve hükümet yetkilileri tarafından; temel hak ve hürriyetler zedelenmiş, kuvvetler ayrılığına dayalı, laik ve demokratik hukuk düzeni fiilen ortadan kaldırılmıştır.
Devletimiz; uluslararası ortamda hak ettiği itibarini yitirmiş ve evrensel temel insan haklarının göz ardı edildiği, korkuya dayalı otokrasi ile yönetilen bir ülke haline getirilmiştir.
Siyasi idarenin aldığı hatalı kararlarla mücadeleden geri durduğu terör tırmanarak birçok masum vatandaşımızın ve teröristle mücadele eden güvenlik görevlilerimizin hayatına mal olmuştur.
Bürokrasi içerisindeki yolsuzluk ve hırsızlık ciddi boyutlara ulaşmış, ülke sathında bununla mücadele edecek hukuk sistemi işlemez hale getirilmiştir.
Bu ahval ve şerait altında, yüce Atatürk'ün önderliğinde milletimizin olağanüstü fedakarlıklarla kurduğu ve bugünlere getirdiği cumhuriyetimizin koruyucusu olan Türk Silahlı Kuvvetleri, "yurtta sulh, cihanda sulh" ilkesinden hareketle;
- vatanın bölünmez bütünlüğünü, milletin ve devletin bekasını devam ettirmek,
- cumhuriyetimizin kazanımlarının karşı karşıya kaldığı tehlikeleri bertaraf etmek,
- hukuk devleti önündeki fiili engelleri ortadan kaldırmak,
- milli güvenlik tehdidi haline gelmiş olan yolsuzluğu engellemek,
- terörizm ve terörün her türlüsü ile etkin mücadele yolunu açmak,
- temel evrensel insan haklarını, mezhep ve etnisite ayrımı gözetmeksizin tüm vatandaşlarımız için geçerli kılmak,
- laik, demokratik, sosyal ve hukuk devleti ilkesi üzerine oturan anayasal düzeni yeniden tesis etmek,
- devletimizin ve milletimizin kaybedilen uluslararası itibarını yeniden kazanmak,
- uluslararası ortamda barış, istikrar ve huzurun temini için daha güçlü bir ilişki ve işbirliğini tesis etmek maksadıyla yönetime el koymuştur.

Devletin yönetimi teşkil edilen yurtta sulh konseyi tarafından deruhte edilecektir.
Yurtta sulh konseyi  BM-NATO ve diğer tüm uluslararası kuruluşlarla oluşturulmuş yükümlülükleri yerine getirecek her türlü tedbiri almıştır.
Meşruiyetini kaybetmiş siyasi iktidara görevden el çektirilmiştir. Vatana ihanet içerisinde bulunan tüm kişi ve kuruluşların en kısa zamanda ulusumuz adına hakkaniyet ve adaletle karar vermeye yetkili mahkemeler önünde hesap vermesi temin edilecektir.
Tüm yurtta sıkıyönetim ilan edilmiştir.
İkinci bir duyuruya kadar sokağa çıkma yasağı uygulanacaktır. Vatandaşlarımızın kendi güvenlikleri için bu yasağa hassasiyetle uymaları önem arz etmektedir.
Havaalanları, sınır kapıları ve limanlardan yurt dışına çıkışlara yönelik ilave tedbirler getirilmiştir.
Devlet düzeninin en kısa zamanda tesis ve idamesi için her türlü tedbir alınmış ve uygulanmaktadır. hiçbir vatandaşımızın zarar görmesine müsaade edilmeyecek, kamu düzeninin bozulmasına fırsat verilmeyecektir.
Hiçbir ayrım yapılmaksızın tüm vatandaşlarımızın ifade özgürlüğü, mülkiyet hakki, evrensel temel hak ve hürriyeti yurtta sulh konseyinin teminatı altındadır.
Yurtta sulh konseyi üniter devlet yapısı içinde dil, din, etnik köken ayrımı yapmaksızın toplumun tüm kesimlerini kapsayacak bir anayasa hazırlanmasını en kısa zamanda sağlayacaktır.
Çağdaş, demokratik, sosyal, laik hukuk ilkelerine dayalı anayasal düzen tesis edilene kadar yurtta sulh konseyi ulusumuz adına her türlü tedbiri alacaktır.
Tüm vatandaşlarımıza saygıyla duyurulur.



12 Eylül bildirisinin tam metni

12 Eylül 1980 darbesinin 1 No'lu bildirisidir:

Yüce Türk Milleti;

Büyük Atatürk’ün bize emanet ettiği ülkesi ve milletiyle bu bütün olan, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, son yıllarda, izlediğiniz gibi dış ve iç düşmanların tahriki ile, varlığına, rejimine ve bağımsızlığına yönelik fikri ve fiziki haince saldırılar içindedir.
Devlet, başlıca organlarıyla işlemez duruma getirilmiş, anayasal kuruluşlar tezat veya suskunluğa bürünmüş, siyasi partiler kısır çekişmeler ve uzlaşmaz tutumlarıyla devleti kurtaracak birlik ve beraberliği sağlayamamışlar ve lüzumlu tedbirleri almamışlardır. Böylece yıkıcı ve bölücü mihraklar faaliyetlerini alabildiğine arttırmışlar ve vatandaşların can ve mal güvenliği tehlikeye düşürülmüştür.
Atatürkçülük yerine irticai ve diğer sapık ideolojik fikirler üretilerek, sistemli bir şekilde ve haince, ilkokullardan üniversitelere kadar eğitim kuruluşları, idare sistemi, yargı organları, iç güvenlik teşkilatı, işçi kuruluşları, siyasi partiler ve nihayet yurdumuzun en masum köşelerindeki yurttaşlarımız dahi saldırı ve baskı altında tutularak bölünme ve iç harbin eşiğine getirilmişlerdir. Kısaca devlet güçsüz bırakılmış ve acze düşürülmüştür.

Aziz Türk Milleti:

İşte bu ortam içinde Türk Silahlı Kuvvetleri, İç Hizmet Kanununun verdiği Türkiye Cumhuriyeti'ni kollama ve koruma görevini yüce Türk Milleti adına emir ve komuta zinciri içinde ve emirle yerine getirme kararını almış ve ülke yönetimine bütünüyle el koymuştur.

Girişilen harekatın amacı, ülke bütünlüğünü korumak, milli birlik ve beraberliği sağlamak, muhtemel bir iç savaşı ve kardeş kavgasını önlemek, devlet otoritesini ve varlığını yeniden tesis etmek ve demokratik düzenin işlemesine mani olan sebepleri ortadan kaldırmaktır.

Parlamento ve Hükümet feshedilmiştir. Parlamento üyelerinin dokunulmazlığı kaldırılmıştır.

Bütün yurtta sıkıyönetim ilan edilmiştir.

Yurt dışına çıkışlar yasaklanmıştır.

Vatandaşların can ve mal güvenliğini süratle sağlamak bakımından saat 05’den itibaren ikinci bir emre kadar sokağa çıkma yasağı konulmuştur.

Bu kollama ve koruma harekatı hakkında teferruatlı açıklama bugün saat 13.00’deki Türkiye Radyoları ve Televizyonun haber bülteninde tarafımdan yapılacaktır. Vatandaşların sükunet içinde radyo ve televizyonları başında yayınlanacak bildirileri izlemelerini ve bunlara tam uymalarını ve bağrından çıkan Türk Silahlı Kuvvetlerine güvenmelerini beklerim.


12 Mart muhtırası

12 Mart muhtırasının tam metnidir



Meclis ve hükümet, süregelen tutum, görüş ve icraatlarıyla yurdumuzu anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokmuş, Atatürk'ün bize hedef verdiği uygarlık seviyesine ulaşmak ümidini kamuoyunda yitirmiş ve anayasanın öngördüğü reformları tahakkuk ettirememiş olup, Türkiye Cumhuriyeti'nin geleceği ağır bir tehlike içine düşürülmüştür.
Türk milletinin ve sinesinden çıkan Silahlı Kuvvetleri'nin bu vahim ortam hakkında duyduğu üzüntü ve ümitsizliğini giderecek çarelerin, partiler üstü bir anlayışla meclislerimizce değerlendirilerek mevcut anarşik durumu giderecek anayasanın öngördüğü reformları Atatürkçü bir görüşle ele alacak ve inkılap kanunlarını uygulayacak kuvvetli ve inandırıcı bir hükümetin demokratik kurallar içinde teşkili zaruri görülmektedir.

Bu husus süratle tahakkuk ettirilemediği takdirde, Türk Silahlı Kuvvetleri kanunların kendisine vermiş olduğu Türkiye Cumhuriyeti'ni korumak ve kollamak görevini yerine getirerek, idareyi doğrudan doğruya üzerine almaya kararlıdır. Bilgilerinize…

27 Mayıs darbe bildirisi

27 Mayıs 1960'ta radyolardan okunan darbe bildirisinin tam metnidir:


Dikkat…. Dikkat… Muhterem vatandaşlar,

Radyolarınızın başına geçiniz. Güvendiğiniz silahlı kuvvetlerinizin sesi bir dakika sonra sizlere hitap edecektir.

"Bugün demokrasimizin içine düştüğü buhran ve son müessif hadiseler dolayısıyla ve kardeş kavgasına meydan vermemek maksadıyla, Türk silahlı Kuvvetleri memleketin idaresini eline almıştır.
Bu harekete Silahlı Kuvvetlerimiz, partileri içine düştükleri uzlaşmaz durumdan kurtarmak ve partiler üstü tarafsız bir idarenin nezaret ve hakemliği altında en kısa zamanda adil ve serbest seçimler yaptırarak idareyi hangi tarafa mensup olursa olsun seçimi kazananlara devir ve teslim etmek üzere girişmiş bulunmaktadır. Girişilmiş olan bu teşebbüs hiçbir şahsa veya zümreye karşı değildir. İdaremiz hiç kimse hakkında şahsiyete müteallik tecavüzkar bir fiile teşebbüs etmeyeceği gibi, edilmesine de asla müsamaha etmeyecektir. Kim olursa olsun ve hangi partiye mensup olursa olsun, her vatandaş kanunlar ve hukuk prensipleri esaslarına göre muamele görecektir. Bütün vatandaşların, partilerin üstünde, aynı milletin aynı soydan gelmiş evlatları olduklarını hatırlayarak ve kin gütmeden birbirlerine karşı hürmetle, anlayışla muamele etmeleri, ıstıraplarımızın dinmesi ve milli varlığımızın selameti için zaruri görülmektedir. Kabineye mensup şahsiyetlerin Türk Silahlı Kuvvetlerine sığınmalarını rica ediyoruz. Şahsi emniyetleri kanun teminatı altındadır.

Müttefiklerimize, komşularımıza ve bütün dünyaya hitap ediyoruz. Gayemiz Birleşmiş Milletler Anayasası’na ve insan hakları prensiplerine tamamıyla riayetti. Büyük Atatürk’ün “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” prensibi bayrağımızdır. Bütün ittifaklarımıza ve taahhütlerimize sağdıkız. NATO’ya inanıyoruz ve bağlıyız. CENTO’ya bağlıyız."


Tekrar ediyoruz:

Düşüncelerimiz, yurtta sulh, cihanda sulhtur. Türkiye dahilinde bütün garnizonlardaki garnizon komutanları o yerin mülki ve askeri idaresine el koyacaklar ve vatandaşların her hususta emniyetini sağlayacaklardır.

NATO'ya inanıyoruz, CENTO'ya bağlıyız



Darbe nasıl yapılır bilmem. Neyi eksik, neyi fazla yapmışlar, ne mantıklı ne mantıksızmış anlamam zor, bilmeyince. 
Bu darbe denilen kötülüğün daha önce yapılmışları var. Bunların yaptıkları, daha önce yapılanlara benziyor. Hepsi kanlı, hepsi vahşi, hepsi bir sürü laf söylemiş.

Bildiğim bir şeyi yapayım, laflara bakayım dedim. 1960, 1971 ve 1980 darbe bildirileriyle bu seferki (Allah’tan) başarısız darbecilerin bildirilerin bir karşılaştırmaya giriştim.
Ne çıkarsa bahtıma…

En geveze bildiri: 15 Temmuz


Bu seferki darbe bildirisi, tartışmasız en geveze bildiri. 461 kelime var, “imza” hariç. Bu kadar dil dökmenin bir sebebi olmalı... Örneğin, 12 Eylül bildirisi 292 kelimeden ibaret.
27 Mayıs bildirisi aslen 192 kelime; sunuş ve bir tekrarla birlikte 236 kelimeye ulaşıyor.
12 Mart muhtırası ise 121 kelime. Kestirip atıyorlar yani, doğaları gereği.


(Yakından bakmayacağım 28 Şubat MGK bildirisi 568 kelimeydi. 27 Nisan muhtırası ise 594 kelime; fakat bu iki metne ilişmeyeceğim. Bunlardan ilki “MGK bildirisi” formatında olduğu için, ikincisi de bir fiili kalkışmayla birlikte gelmediği için. Kalkışmayla gelse o kadar dil dökmezlerdi muhtemelen. İlişmeyeceğim diye onları "iyi şeyler" arasında saydığım filan sanılacaksa devamı okunmasa da olur.)

"Dikkat dikkat! Muhterem vatandaşlar!"

*
27 Mayıs 1960.

Radyodan “Dikkat dikkat muhterem vatandaşlar” diye başlayan anons, bir tür reklam ifadesiyle (güvendiğiniz silahlı kuvvetler…) sürer.

Bu bildiri “demokrasi buhranı” kavramı üstüne oturur; maksat “kardeş kavgasına meydan vermemek”tir. Tabii ortada öyle bir kavga yoktur ama işte zaten maksat da "meydan vermemek" ya... 
Bildiri, partilerin uzlaşmazlığına işaret edip, partiler üstü bir idarenin nezaret ve hakemliğinden dem vurur. Kendine yakıştırdığı görev budur. Daha sonraki bildiriler “partiler”den üstün TSK vehmini daha kuvvetle vurgulayacak, siyaset kurumunu daha ağır itham edecektir. “Hiçbir şahsa ve zümreye” karşı olmama vurgusu yapılırken, bölücülük, irtica, terör gibi kavramlar henüz ortalıkta yoktur. “Kanunlar ve hukuk prensipleri esasları” gibi ifadelerle hukuka saygı vurgusu yapılırken, “Bütün vatandaşların” tartışmasız “aynı milletin aynı soydan gelmiş evlatları” olduğu fikrinin itibar göreceği umulmuştur. "Hiçbir ve zümreye..." karşı olmayan, "partilerin uzlaşmazlığı"nı öne süren ve "partiler üstü" davranan cuntacılar, Adnan Menderes ve partili arkadaşlarını asarak, "şahsi" davranmadıklarını dosta düşmana kanıtlamış olduklarını düşündüler herhalde... Kim bilir?


Paraya yazılacak aforizma

27 Mayıs bildirisinin en ilginç ve önemli kısmı, “dünya”ya seslendiği yerdir. “Komşular ve bütün dünya”ya seslenerek, “BM Anayasası’na” ve “insan hakları prensiplerine” uyma gayesi dile getirilir. Fakat bu cümle bildirinin ana kipinde değildir; dir’lı dır’lı giden bildiri insan hakları lafına gelince birden di’li geçmiş zamana sıçrar. “Gayemiz… riayetti.” Riayetti ama edemedik ne yapalım dercesine. Yine bölümde “Büyük Atatürk” sözüyle Kemalizm vurgusu yapılırken, 15 Temmuz’cuların seçtiği ismin kaynağı olan vecize tekrar edilir. Ve tek nefeste üç söz verilir: Bütün ittifak ve taahhütlerimize sadıkız. NATO’ya inanıyoruz ve bağlıyız. CENTO’ya bağlıyız.”
Bildiriye bir bütün olarak bakınca, Türkiye dışındaki güçlere ve ittifaklara yönelik sözlerin, vatandaşlara yönelik sözlerden daha vurgulu olduğunu öne sürebiliriz. “Büyük Atatürk”ten söz edilse bile ona inanıldığı ya da bağlı olunduğu söylenme ihtiyacı duyulmuyor; “inanç” NATO için söze dökülüyor. Hani para basıp üstüne yazabilirlermiş: “NATO’ya inanıyoruz (ve bağlıyız)” Allah'a ya da Tanrı'ya değil, Büyük Atatürk ya da Ulu Önder'e değil, NATO'ya inanıyoruz. 

İnsan hakları di'li geçmiş zamanda...


CENTO, şimdilerde yerinde yerler esiyor görünen bir kuruluş. Neydi CENTO? Sovyetlere karşı bir “Müslüman NATO’su” desek ileri mi gitmiş oluruz? Ya da “yeşil kuşak” projesinin ilk somut adımı? Ya da belki oğul Bush döneminde Amerikalıların çok üstünde durdukları önce “Büyük” veya “Genişletişmiş Ortadoğu Projesi”nin atası? Sorularda isabet bulunamasa bile 27 Mayıs cuntasının “dış ittifaklar”a, içerdeki yurttaşlardan daha özenle taahhütlerde bulunmaları dikkate değer. Vatandaşlara “şahsi emniyet” sözü verilse bile, “insan hakları” di’li geçmiş zamana ait bir “gaye”dir; istediydik de olmadı be gülüm…
Bildiride devletin, milletin, cumhuriyetin tehdit altında olmasından filan söz edilmez; “partilerin içinde düştüğü uzlaşmaz durum”dur dert. İki parti varken, bir parti hayli güçlü, diğeri rakibine göre hayli cılızken, güçlü partinin hukuksuzluğundan filan da bahsedilmez. Açıkça söylemese de güçlü partiden rahatsızdır cuntacılar ve zayıf partiden de umutsuzdur. Ama fazla ipucu vermezler, verdikleri tek kesin şey NATO’ya inanç ve bağlılık, CENTO’ya bağlılık, BM Anayasası’na uyma gayesidir…

*
Olağan suçlu: Partiler...

12 Mart muhtırası, cumhurbaşkanına verilen bir mektup olarak, millete, halka ya da ulusa filan seslenmez; radyodan okunsa da... 
Bu sefer “hedef” geniştir; partilerin uzlaşmazlığından ve kardeş kavgası tehlikesinden dem vurmakla yetinen ağabeylerinin aksine bu cuntacılar “Meclis”i ve “hükümet”i “anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar” içine sokmakla itham ederler. Atatürk’ün hedef verdiği uygarlık seviyesi ümidinin yitirilmesi, reformların yapılamaması bahane edilmiş, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği” ağır bir tehlike içinde görülmüştür. Hedef "geniş"tir, "partiler" suçludur filan... Başbakan hakkında tek kelime etmemek bu muhtıranın özü. Süleyman Demirel ve Adalet Partisi değil de "bütün partiler"in suçlanması, 27 Mayıs'takine benziyor. Fakat 27 Mayıs'ta "şahsi algılanmasın" babından dil dökme daha belirgindi, burada önemsenmemiş mesele... 

Kurulacak meclis, “Silahlı Kuvvetleri’nin” üzüntü ve ümitsizliğini gidermekle görevli olacaktır. Bu meclisin “demokratik kurallar içinde teşkili” kısmı cuntacıların ironi kabiliyetlerini tartışamayacağımız yer olabilir. Meclis “partiler üstü” olacak, “Atatürkçü görüş” ve “inkılap kanunları”nı uygulayacaktır. 27 Mayıs’ta kendisi partiler üstü olan TSK, bu sefer bu payeyi kurulacak meclise devretmiştir. Demek ki partiler üstünün üstüne çıkmayı bir borç bilmiştir.  “Dedikleri yapılmazsa, idareyi doğrudan üstüne almaya kararlı”dır…




*
Gelelim en başarılı darbeye, en büyüğüne; 12 Eylül 1980’e. “Emir ve komuta zinciri”nde hiçbir aksama olmayan mükemmel bir şiddet aygıtı işletmiştir 12 Eylül cuntacıları.
“Yüce Türk Milleti” diye başlar bu cuntacı metni. İlk cümleye “Büyük Atatürk”le girer; emanet iç ve dış düşmanların tahriki ile “fikri ve fiziki” saldırı altındadır. Devlet işlemiyordur. Kurumlar “tezat ve suskunluk” içindedir. Ve elbette “siyasi partiler kısır çekişmeler ve uzlaşmaz tutumları”yla yine hedeftedir.
Kenan Evren ne sempatik çizilmiş değil mi?
“İrticai ve  diğer sapık ideolojik fikirler”in sistemli ve haince nüfuzu sonucunda “iç harbin eşiği”ne gelinmiştir. Devlet güçsüzdür, acizdir.
Amaç, bütünlük, birlik, beraberlik, iç savaş ve kardeş kavgasını önlemek, otorite tesisi ve elbette bugün olsa Zaytung’dan alınmış sanılacak gibi duran şu şahane ironiyle ifade edildiği gibi: “demokratik düzenin işlemesine mani olan sebepleri ortadan kaldırmaktır.”
Dır’lı dur”lu giden bu bildiri finalde şahsileşir, vatandaşların, “televizyonları başında yayınlanacak bildirileri izlemelerini ve bunlara tam uymalarını ve bağrından çıkan Türk Silahlı Kuvvetlerine güvenmelerini beklerim.” Bekleyen, Kenan Evren’dir. Bu bildiride, 27 Mayıs’taki gibi taahhütler yoktur; her iş bizzat görülecektir. Amaç devletin ve rejimin yeniden kurulmasıdır. Yine bu bildiri 27 Mayıs’tan farklı olarak, BM’yi, “komşuları”, NATO’yu filan hiç anmaz. Onları ikna etme gibi bir dert içinde değildir. Niçin acaba? Daha sonra “kardeş kurtarıcı” olarak Kenan Evren kadar televizyonlarda görülen Pakistan darbecisi Ziya Ül Hak’la ilişkiler, CENTO-BOP-GOP filan bağlılığı söyleme ihtiyacı duymadığından olabilir mi? Hani kimi söyler, kimi de söylemez yapar. NATO? Kenan Evren Genelkurmay Başkanı olurken NATO Genel Sekreteri Haig de törende değil miydi zaten? Zaten paşamız darbesini yaptıktan sonra NATO’nun güçlenmesi için Yunanistan’ın askeri kanada dönüşünü bizzat artık elçi olan Haig paşaya vermedi mi?
Elbette, Kenan Paşa'nın "Aziz millet" ve "yüce millet" seslenişine ayağa fırlayıp, "Burda paşam!" diye alkış tutanlar, paşa mahkemeye götürülerken de "Demokrasinin gereği, oh olsun" diye ayağa kalkıp alkış tutanlarla aynıydı ya çoğunlukla ya neyse...
Vatandaşların değeri
*
Gelelim 15 Temmuz’a…
“Türkiye cumhuriyetinin değerli vatandaşları” diye başladı bu metin. 27 Mayıs’ın “muhterem”nin yerine “değerli”ye geçilmişti artık. 12 Eylül gibi “Aziz” ve “yüce” bir millete seslenmediler 15 Temmuz cuntacıları? Basit ve varsayımsal bir saygı hitabından aşırı sonuç çıkarmak doğru olmasa bile, bir “yüce” millete inanmadıklarından olabilir mi? “Değerli vatandaşlar”dan dem vururken, “değersiz” vatandaşlar diye bir kategori de düşünmüş olabilirler mi? Muhtemel ki önlerine çıkanlara ateş ettiler. İnsan hiç "değerli"sine ateş eder mi?

*
Bu cuntacılar, öncekilerin aksine “siyaset kurumu”nu topyekün hedef almıyorlar metinlerinde; 27 Mayıs’çıların yaptığı gibi “bir kişi ve zümreye karşı olmadıkları” inancını vermekle de uğraşmıyorlar. Açıkça “cumhurbaşkanı”nı ve “hükümet”i hedef alıyorlar çünkü. “Gaflet ve dalalet ve hatta hıynet” içerisinde görüyorlar cumhurbaşkanının ve hükümet yetkililerini. Önceki üç bildirinin aksine çok dil var bu metinde ve isminden başlayarak Kemalist ima, ifade ve terimlere bol bol başvuruluyor. “Gençliğe hitabeyi okuduk da geldik” havası hakim metne.

Metindeki “Kemalist” atıfların bolluğu kadar bir bolluk daha var: İnsan hakları söylemi, hukuk devleti terminolojisi… Hem Kemalist olduklarına hem de "insan hakları" alemine bağlı olduklarına inandırma çabası, bildiriyi diğer darbe bildirilerinin iki katı uzunluğa taşıyor.

(İroni eksik olur mu hiç?  “…devletin tüm kurumları ideolojik saiklerle dizan edilmeye başlanmış ve dolayısıyla görevlerini yapamaz hale getirilmiş”tir. Darbe bir görev değil mi?)
Kemalist söylem, hukuk devleti ve insan hakları söylemleri, Erdoğan karşıtlığının tüm retoriklerini kullanma çabasıyla harmanlanmış: Sistematik hak-hukuk ihlalleri, “uluslararası ortamda hak ettiği itibar”ın yitirilmesi, evrensel temel insan hakları, korku, otokrasi, yolsuzluk, hırsızlık, terörle etkin mücadele etmemek ve bunun güvenlik görevlilerinin hayatına mal olması, meşruiyetin kaybeden iktidar…


Bu retoriğin orta yerinde, 27 Mayıs’çıların “inanç”ı hortluyor üç darbe sonra:
“Yurtta sulh konseyi BM-NATO ve diğer tüm uluslararası kuruluşlarla oluşturulmuş yükümlülükleri yerine getirecek her türlü tedbiri almıştır.” 27 Mayıs’çılar kadar doğrudan ve dobra değil ama net ve hatasız bir cümle. (Darbe metinleri, devlet metinlerinin çoğu gibi Türkçe açısından biraz kıt ve sorunlu. Burada çok cümle kurulduğu, çok dil döküldüğü için kıtlık daha bariz, sorunlar daha çok)
Net ve hatasız cümlede AB zikredilmiyor ama tıpkı 27 Mayıs gibi BM ve NATO zikrediliyor! “CENTO” yoksa da bildirini diğer yerlerindeki “hak edilmiş uluslararası itibar” vurgusu içinde BM-NATO öncülüğündeki tüm işlere tuz alıp koşulacağını akla getirmek istediklerini öne sürebiliriz. Üstelik “BM”ye 27 Mayıs’ta yapıldığı gibi “Anayasa”lı bir vurgu da yok; sanki NATO’nun önünde kamuflaj olsun diye konulmuş gibi… Erdoğan’ın sık sık çattığı AB yokken yine sık sık çattığı BM’nin varlığı bir de belki merkezinin ABD’de olmasıyla bağlantılıdır, kim bilir?

Bildirideki “üniter devlet yapısı” vurgusu, Erdoğan’ın ve hükümetlerinin “teröre karşı” hatalı tutumlarına ilişkin vurguya ulanıyor esasen: Bildiri diyor ki: NATO’ya selam. İnsan hakları söylemine selam. Hukuk devleti söylemine selam. Mülkiyete selam. Kürtleri fena döveceğiz. Erdoğan’ı zaten bitirdik ya…
Bildirin ilginç yanlarından biri, Erdoğan’ın Batılı gözlerin de paylaştığı “kusur”ları bir bir sıralanırken, Kemalist kafa ve yürekler etkilenmeye çalışılırken, din mevzuuna sadece “laik” vurgusuyla girilmesi ve bir yerde “mezhep” ifadesiyle (Türkiye’deki Aleviler kast ediliyor gibi, ama Ortadoğu’daki Sünni-Şii çatışmasına atıf da düşünülebilir) işin geçiştirilmesi… 
Tabbi “demokrasinin önündeki engelleri kaldırma” ironisi burada da var.

(15 Temmuz bildirisinin tam metni için...)

Ama galiba bildirinin en ilginç yanı, 27 Mayıs’taki NATO vurgusunun yeniden zuhuru… Kerry acaba “NATO” derken bu cümleyi biliyor muydu? Biri AB’lilere “Biliyor musunuz, bildiride sizin adınız yoktu” demiş midir?
Ne bileyim ben? Adımız Hıdır, elimizden gelen budur.



14 Haziran 2016 Salı

Feridun Yazar'ın ardından

Civanmerd. Musa Anter öyle tanımlamıştı genç Feridun Yazar’ı, birlikte hapis yattığı günleri aktarırken. Musa Anter sözlüğünde bu Frenklerin “centilmen”ine karşılıktı. Gandi’ye benzetmişti aynı yazıda. Nazik. Dikkatli. İyi dinleyici. Barışçı usulleri kişiliğine sindirmiş biri olarak görmüştü. Cenazesi’nde bu kez biraz bir sosyal demokrat umut ile biraz o umudu pekiştirmeye yönelik PR çalışması neticesinde “Gandi”ye benzetilen bir başka ismin, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun çelenginin yer alması, iki Gandivari karakterin selamlaşmasınden çok, CHP geleneğiyle Kürt siyasetçilerin işbirliği yaptığı, yapabildiği zamanların hatırasını güncelliyordu.
1977’de CHP’den Şanlıurfa Belediye Başkanı seçildi. 28 Eylül 1979'da evinin önünde iki kişinin silahlı saldırısına uğradı. MC ruhu iktidarda da muhalefette de zindeydi. Milliyetçi Cephe. Demirel, Erbakan ve Türkeş birlikte. Şimdi hepsinin ruhu tek kişide toplanmıştı, o zaman aynı kökün üç sarmaşığıydılar. 13 yerinden yaralandı. Eşi de vurulmuştu. Feridun Yazar yaralarını sessizce taşımayı bilenlerdendi.

Musa Anter'in genç arkadaşı

CHP ile Kürtlerin işbirliği 12 Eylül 1980 darbesiyle kesilirken, Feridun Yazar da birçok Kürt politikacı gibi Diyarbakır cezaevine atıldı. İkinci mahpusluğuydu bu. Birinci, tahmin edileceği gibi 12 Mart muhtırasından sonraydı. Kuşaktaşı eğitimli Kürtlerin çoğu gibi, DDKO üyesiydi. Kuşaktaşı bütün eğitimli Kürtlerin çoğu gibi üst sınıftandı. Ağa çocuğu. Kejan aşiretinden. Kuşaktaşı eğitimli Kürtlerin çoğu gibi siyasal olmaya yazgılıydı. 
Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı’nın tutukevine konulmuştu. Musa Anter’in anlattığı da oydu. “Orası hapishaneden çok esir kampı gibiydi. Ama biz o esir kampını bir bilim ocağına dönüştürdük. İşte Feridun Yazar da bu şerefli "Külliye'nin şerefli bir neferi idi. Aramızda otuz yıla yakın yaş farkı olmasına rağmen, ben iftiharla Feridun Yazar arkadaşımdır diyebilirm..."
Diyarbakır Cezaevi dedik, cezaevi sözün gelişidir. “Ceza” hukuku yürürlükte değildi ki bir cezaevinden söz edilsin. Şimdilerde çok kullanılan “düşman hukuku” da yeterince açıklayıcı değildir; düşman hukuku, gönderdiği savaş hukukuyla birlikte düşünüldüğünde yine de bir hukuktur. Adaleti gözetmese bile onuru gözetir, eser miktarda da olsa.


Kamptaki düşmanlık

Evet, bir “kamp”tı orası da. Musa Anter’in tasvir ettiği, Giorgio Agamben’in istisna haline atfen kavramlaştırdığı kamp. Agamben’in kampı, yine hukukla, hukukun az önce ya da az ötede var olduğu bir hali anlayabilmeye yarar, Diyarbakır Cezaevi ise ne kronolojik ne de topolojik olarak herhangi bir hukukla bağ taşımaz.
Amed zindanında olan bitenler, Türkiye’de Kürtler konuşulduğunda değinilmesi kaçınılmaz olan inkar-imha-asimilasyon üçlüsünün imhasına denk düşer; bedenlerin imhası elbette ama öncelikle kişiliğin, kimliğin imhası. Mahpusta ameliyatlı karnı hariç her yerine vurularak karşılanacaktı. Çayan Demirel’in belgeselinde, “… kimliğimizi bırakın kişiliğimizi yok ettiniz. Benliğimizi yok ettiniz” diye özetleyecekti 5 No’lu Cezaevi’nin niteliğini. 35’inci koğuşun, yani tecrit hücrelerinin sakiniydi. Cezaevinden “devlet”e düşman olarak çıktığını söyleyerek bitirecekti az önceki sözlerini. Böyle söylese de “düşmanlık” ruhunda yoktu. Alparslan Türkeş gibi ırkçı karakterlerden söz ederken bile, görüşlerini açık dile getirmelerine binaen “samimi” ve “konuşulabilir” bulduğunu söylerdi. Devletin işlerinin “düşmanlık” üretmekten başka işe yaramadığını söylemeye çalışıyordu kendi düşmanlığından söz ederken özetle. Ömrü “çatışma”nın bitmesi, silahların konuşmadığı, insanların konuştuğu bir ortamın inşası için dil dökmekle geçti.



Yeniden CHP

12 Eylül sonrasında, 1983’te hapisten çıktıktan sonra siyaset için eski adresini seçecekti: 1988’de SHP’nin Şanlıurfa İl Başkanı idi. Çok sürmedi. SHP Haziran 1989’da Sosyalist Enternasyonel’e tam üye oldu. Kasım 1989’de yedi Kürt milletvekili “Kürt Ulusal Kimliği ve İnsan Hakları” konulu bir konferansa katıldıkları için partiden ihraç edildi. Enternasyonel
tutum, Kürt nasyonalitesi için geçerli değildi. Kürtler parlamenter politikanın da istisna halindeydi SHP yönetimine gire. Feridun Yazar bunun üzerine 10’dan fazla il başkanıyla birlikte SHP’den ayrıldı.
HEP ufuktaydı. 1991’de kurulan HEP’in Genel Başkanı idi. Vefatından sonra bazı gazeteler, “İlk Kürt partisinin ilk Genel Başkanı” olduğundan dem vurdu. Ona göreyse HEP bir “Türkiye” partisiydi. Kürt siyasal hareketinin “Türkiyelilik” sınavını güçlü biçimde verdiği HDP ona göre HEP’in Türkiyeliliğini yakalamalıydı. Bazı gazeteler de “HDP’yi en çok eleştiren isim” olarak tanıttı, yine vefatından sonra. Canip Yıldırım’ın “romantik Kürtçülük” dediği kuşakla militan Kürtçülük kuşağının arasındaydı. Romantik kuşağın konuyu bir tür aydınlanmayla, diyalog yoluyla çözme hayalleriyle realist kuşağın çatışmacı usulleri arasında bir yol tutturmaya özen gösterdi hep. Kuşaktaşı üst sınıftan Kürt politikacıların bir kısmının aksine, sonraki kuşaktan gelen yoksul Kürtlerin siyasal mücadelesini uzaktan seyretmedi. 
Uzaktan seyirci olmadığı için de 1990’ların ağır yükünü çeken belli başlı isimlerden oldu. 1998’de yine hapisteydi. Malum, terör, bölücülük filan. 1970’lerden 2000’lere kadarki yaşam öyküsü, o dönemlerde Kürt meselesinde çare arayan politik isimlerin yaşam öyküsüyle aynıydı özetle. Hapis. Suikast. İşkence. Hapis…
Bugün onunla görüş farklılıklarını, “birbirimizi incitmeden” sürdürdüklerini yazanlar, kendilerinin incitilmediğini teyit ediyorlar, nezaketini yani. Fakat aslına bakarsanız onun incinmediğini teyit edemezler. Kürt siyasetçilerle, mücadele insanlarıyla ilişki kurmuş olanların çoğu, neyin incitici olduğunu hiç bilemeden hayatlarını sürdürürler; bu türden dostluklar, bir tarafın çok yutkunduğu, bir tarafın dilinde hiç kemik olmadığı bir iklimde yaşar.  


Aile acısı, yurt acısı

Bir kızı cenazesinin başındaydı. Babasının onurunu miras olarak almıştı, onu anlattı. Bir kızı ise gideceği yerde, toprağın altındaydı. 17 Ağustos 1999’daki büyük depremde ağır darbe almıştı aile. Kızı, akrabaları komşuları can vermişti. Kendi ölümüne kadar sessizce taşıdığı acılardan biri de buydu. Diyarbakır Cezaevi’ndeyken 1.5 yıl hiç görmemişti ailesini. Ziyarete gelmelerini istememişti. Birkaç dakikalık görüş için işkenceye, tacize maruz kalmalarını istememişti. Kendisinin ve ailesinin acılarına acı katmak istememişti.

Cenaze töreninde CHP çelengi kadar dikkat çekici bir şey daha vardı. Tabutunda Ala Rengin vardı; ömrünü vakfettiği Kürt mücadelesinin tabutuna düşen gölgesiydi Kürdistan Bayrağı. Yine kimileri bunu, Feridun Yazar’ın HDP’ye ve Kürt hareketine yönelik eleştirilerinin nişanesi saydı. Oysa eleştirileri de, çalışmaları da gizli değildi. Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi tarafından kullanılan Ala Rengin, onun Türkiye’deki Kürt siyasal hareketinden ayrılığını sembolize ediyor var sayıldı, sayılıyor. Oysa belki de bu bir ayrılıktan çok bir buluşmaydı, romantik kuşakla realist kuşak arasında kalan kendi kuşağının birlik fikrine yönelik arzularının bir anlığına da olsa, sembolik de olsa gerçekleşmesi. Sağlığında hayal ettiği buluşmalarla göçünü alıp gitti Feridun Yazar; cenazesindeki olağanüstü güvenlik önlemleriyse sağlığında hayal ettiği barışın yakınlarda olmadığını gösteriyordu. Oysa en çok barışta buluşmayı dilerdi, soran olsa da olmasa da he dilinde olan barışta. 

6 Haziran 2016 Pazartesi

'Kan'lı bir mesele

Bir siyasetçi niye kandan bahseder? Kan testinden? Bir de, hematolog değilse, sağlık bakanı değilse, ortada tıbbi bir mesele yoksa ve fakat yine de kandan bahsediyorsa, korkmak gerekmez mi? Kendi adımıza cesur olsak bile, cesaretimizin önlemeye yetmeyeceği işlerden korkarız, insanız.

Kandan bahsedildi. Kan testinden. Mesele malum: Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Almanya Parlamentosu Yeşiller Grubu Milletvekili Cem Özdemir'i (ismini vermeden) andı. Ne anış ama...
"...Birileri de diyor ki, (Cem Özdemir) güya Türk... Ne Türk'ü be? Bunların kanlarının laboratuvar testinden geçmesi lazım. Onun kanının öyle olması, böyle olması bizi ilgilendirmiyor."
Kanın öyle olması, böyle olması "biz"i ilgilendirmiyorsa, kanının laboratuvar testinden geçmesini niye istiyoruz diye sormanın fazla manası yok, bu türden paradokslar "öfke belagati" diye övülen nutukların ayrılmaz parçası. Deniliyor ki, "biz" kanla ilgileniyoruz da "onun" kanı bizim ilgi alanımızın dışında. Nasıl olursa olsun. Neyse. Öfkeli nutuktan seçtiğimiz üç cümlenin ilkine dönelim; orada tuhaf bir ifade var:
"...güya Türk..."

"Sözde" ile "özde"

Güya edatı, konuşmanın asıl meselesi de hatırlanacak olursa, içerdiği kuşku boyutuyla birlikte bizi özellikli bir sıfata götürüyor; "sözde" sıfatına. "Sözde"nin Türkçede en çok birlikte görüldüğü kelime "Ermeni" olsa gerek. Zaten Almanya federal parlamentosunun kabul ettiği Ermeni Soykırımı tasarısına Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın verdiği tepkiyi konuşuyoruz. "Güya" Türk, sözde Türk. Peki güya olsa ne olur, sözde olsa ne olur? Sanki, Cem Özdemir'in "özde Türklük" iddiası var da ona cevap veriyor gibi. Ama değil, Cem Özdemir değil, "birileri" diyor bunu.
Birinci cümledeki ırkçı-şoven çağırışımlarla (ben demiyorum, Mehmet Metiner diyor bunu, aşağıda var) dolu belirsizlik, ikinci cümlede beklenmedik bir hamleyle gideriliyor: Kandaki belirsizlik "kan testi" ile giderilecek; o halde cümledeki belirsizlik kan-etnik aidiyet bağlantısına kesin güven iddiasıyla gideriliyor: Konuşan, "Türklük"ün, "kan testi" ile ölçülebileceğinden emin. Kan-ırk bağı şimdiye kadar çok kuruldu; gerçekten de ırkçılık kanla yakından bağlantılı bir kültürel-politik yaklaşım. Kanlı bir yaklaşım. 

Bir hatırlatma: İlker Başbuğ ile Mehmet Metiner


Çok değil, altı yıl kadar önce "kan şüphesi" yine dile getirilmişti. Bir devletlû tarafından. O zaman, TSK'ye yönelik darbe vs. ithamlarına cevap vermeye çıkan Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ (hiç inmiyor sahneden, ebed müebbet Genelkurmay Başkanı sanki) TSK'deki darbecilerden, komploculardan, güvenlik zaafiyetinden söz edenlerin (hükümet+Gülen cemaati) karşısına kanlı vurguyla çıkmıştı: 
"... ama burada şunu söylemeden geçmeyeceğim. Bunları dile getirenlerin TÜRK KANI taşıdığına inanmıyorum. (...) Türk kanı taşıyan birinin böyle bir şey düşünmesi, ortaya atmasını inanın insan konuşmak bile istemiyor." 

Hakikaten, insanın bazı şeyleri konuşmak bile istemediği bir nokta burası. Ama bir hatırlatma daha yapmakta fayda var: O eski güzel günlerde hükümet-Gülen cemaati el eleydi. Laf da bu tandeme söyleniyordu. Askeri paşa konuşur da sivil durur mu, Mehmet Metiner 8 Temmuz 2010'da cevabı yapıştırıvermişti, "kan"dan yakalamıştı bu ebedi paşayı Metiner:
"Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ’un TSK içindeki güvenlik-istihbarat zaaflarını haberleştirenler için “Türk kanı taşıdıklarına inanmıyorum” sözlerini okuduğumda tüylerim diken diken oldu."

(Not edelim mi, "kan"dan bahsedilince tüyleri diken diken oluyor, biliyor yani lafın anlamını.)Metiner, bu "kan"lı sözü eleştirirken ırkçılık vurgusundan geri kalmıyordu:
"Başbuğ’un “Türk kanı” benzetmesi üzerinden esas aldığı etnik milliyetçi ve ayrımcı anlayışı gördükten sonra bir kez anladım ki bu mantıkla ne Kürt meselesi çözülebilir, ne de PKK’nın başlattığı savaş bitirilebilir..."
Etnik milliyetçi ve ayrımcılık vurgusunun ne olduğunu da açıklıyordu elbette Metiner, nefret beyanıyla bitiriyordu sözlerini: 

Türk kanı” nasıl bir renge sahiptir bilmem. “Yüceliğini” nerden aldığını da... Türkçülüğü de Kürtçülüğü de cahiliye pisliği olarak değerlendiren bir inanca sahibim. İnsanların içine doğdukları etnik aidiyetleriyle övünç duymalarını yanlış bulan bir anlayışa mensubum.
Damarlarımızda dolaşan o hayat iksirine bile ırkçılık bulaştıran, kanlarımızı bile Türk, Kürt, Arap diye bölümleyen anlayışlardan nefret ediyorum.
)
Metiner'den, bir "İslamcı" olarak, kana dayalı söylemlere yönelttiği şimşeklerini bugün bekleyemeyeceğimizi çoktan öğrendik değil mi? "Cahiliye pisliği" lafı, herhalde Cem Özdemir'e yönelik laflardan sonra tekrar edilemez bir daha, maazallah... Neyse, bahsimize dönelim.


Milletin kanı


Cem Özdemir'in payı bir nutuktan fazlası oldu; buyrun, bu da başka bir konuşmadan: 

"Ben ona Türk diyemem. Çünkü bu milletin kanının damarlarında olduğu bir insan, bu milleti sözde Ermeni soykırımı ile suçlayamaz."
Anlıyoruz ki kanın, damardaki kanın, bireyin kendisine ait olmadığına inanılıyor; inanılıyor ki damardaki kan, kişinin düşüncelerini, inançlarını filan belirler. O halde kan, İbrahimi geleneğin iddialarının aksine yasadan, sevgiden ya da rahmaniyetten önce geliyor olmalı. İbrahimi gelenek inancı kan bağının önüne koyarken, kana dayalı tanımlamaları silmiş değildi elbette, ama tahtından indirmişti. Kişiler, bireyler ailelerinin, klanlarının, soylarının, kavimlerinin düşünce ve inançlarını temel alamazlar bu geleneğe göre; Tanrının vahyettiğini temel almak zorundadırlar. Cüzi iradeleriyle yapacakları bu seçimin sonuçları da cennet ya da cehennemdir. Damarlarındaki kan da, ruhlarının fani bedenine aittir, o kadar. Bu gelenek bedensel özelliklerden üstünlük öyküsü çıkarılmasına karşıdır; halkedildiği ışığın insanın halkedildiği topraktan üstünlüğünü iddia eden Şeytan, ayrımcılık günahını başlatır. Buradaki nutuktaysa kan, bireye, kişiye değil, bir "millet"e ait ve kanı taşıyan kişi, o milletin özelliklerini de taşıyor. Bir "Türk" olsa, Ermeniler soykırım yapıldığına inanamaz, bunu düşünemez, kabul edemez ve dillendiremez. Dillendirdiğine göre, "Türk" değildir. Niye? Kanından. 



*

Soru değil ünlem işareti


Siyasal hematolojiyle karşılaştığımız her yerde, kan ya akmıştır ya akıyordur ya da akacaktır. Siyasal hematoloji, daima öfkeli bir dille çıkmıyor mu karşımıza: "Ne Türk'ü be!" Ajanslar ve haber siteleri, cümleyi soru işareti ile bitirdi ama "sözde" bir soru bu; bir soru değil, bir ünlem. Bir azarlama, itap ünlemi. Cem Özdemir'in Türk olma ihtimaline niye öfkelenir insan? Niye onun "Türk" olmadığını kanıtlamak için bu kadar enerji harcamaya yöneltir? "Türk"lük vurgusu, "Türk"lüğü herkese yakıştıramama, eleştirilecek kişinin önce "Türk"lüğünü ekarte etme çabası, bizi "Türk"ün, Türk oluşun bir değer olarak yüceltilmesine götürüyor. Türklüğün yüceltilmesi? 
Elbette, bir "Türk", "Türklüğü"nü yüceltmeye yöneldiğinde ya da Türklüğüne yönelik aşağılamalara cevap verdiğinde "ırkçılık" etikeni alıp üstüne yapıştırmaya koşturacak değiliz. Fakat konu hiç sıradan bir Türk'ün Türklüğü filan değil. Konu, 1915'te Osmanlı devletinin soykırım yapması. Soykırım tartışmasına, adı geçenlerden birinin Türk olma ihtimaline binaen öfkeli bir nutukla girmek, "Türk"lüğe bu yoğunlukta bir şiddetle vurgu yapmak, tartışmanın devlet-soykırım bağlamından soy-soykırım bağlamına kaydırılması demek. "Ermenileri kıran Türkler" vurgusu yapılmış gibi, Türk'lüğün masumiyeti bir veri, bir öz nitelik olarak cevaben konuşuluyor. Soykırım suçlamasının devlete değil de kavime yönelik algılanması, suçlamanın kavmileştirilmesi, ırkçı bir saldırı değilse eğer ırkçı bir savunma, bir inkar stratejisidir. "Türk", Cem Özdemir'in kanının testinden geçemeyeceği "Türk", "soykırım faili" olamaz! Arşiv deniliyor, delil deniliyor, tarihçi deniliyor ama bütün savunma bu "kan"da gizli: Bu kan, bu asil kan, soykırım yapamaz. Nokta. Kim konuşuyor, bir İslamcı mı, bir Türkçü mü? "Milliyetçiliği ayaklar altına almış" bir siyasal lider, onu başının üstüne de çıkarabilir; güç onun, kim engel olabilir? 


*

O kiliseler niye sizde?


Konuşmanın "Ermeni"lerden bahseden bir bölümü daha var. Şu:
"Güya, Ermenilere ait kiliseleri biz şu anda yıkmışız, el koymuşuz. Elinize, dilinize dursun... Tam aksine, Ermeni vakfiyelerindeki kiliseleri kendilerine teslim ediyoruz. Varlıkları varsa, kendilerine teslim ediyoruz."

Meşhur paradokslardan biri daha burada iş başında. "Ermeni vakfiyelerindeki kiliseleri kendilerine teslim ediyoruz" deniliyor. Âlâ. Ermeni vakfiyelerinin mülkleri Ermeni vakfiyelerinde olmalı değil mi. Kendilerinin olanı kendilerine teslim etmek her zaman en doğrusudur. Fakat, bir sorun yok mu? Bu Ermeni vakfiyelerindeki mallar, bu "kendileri"nin malları, kiliseleri, niye kendilerinde değil? Almışsınız ki veriyorsunuz. Sahi, niye aldınız? Kendi malları kendilerinde duramıyor muydu? Hem sahi, ne zaman aldınız? İlk kim aldı? Alınan sadece mal mıydı? Canlara ne oldu? Der Zor çöllerinde verilen canların alıcısı kimdi? "CEHAPE zihniyeti ve İttihatçı kafa" diye bol bol kafa ütülese de Türkiye sağ kafaları, 1915'e gelince üç paşa dahil tüm operasyon heyetini "temiz kanlı, mukaddes ecdad" hanesine yazıveriyor. 
Malı da canı da birlikte aldığınızdan olmasın? Malı kazanla alıp damlalıkla iade ediyorsunuz. Canı iade edemiyorsunuz. O zaman Cem Özdemir'in kanına göz koyuyorsunuz, test için de olsa kanını almak istiyorsunuz...
En başa dönelim. Kandan bahsedilince korkmak gerekir. 


27 Mayıs 2016 Cuma

Attar'a Yazısız Mektup

Bilmiyordum. 
Bir gün yüzü kaybedeceğimi bilmiyordum. Benim yüzüm ve senin...
Bilmiyordum yüzlerin birer yazıdan ibaret olduğunu. Birbirini yazan, birbirini silen. El yazısı.
El, yüzün yazısıdır biraz. Yüz biraz elin yazısı.

Akıl. Süt emen çocuk. Acz. Yolunda.
Senin yolun ve kendi... Bir yol var
Kendi akılsızlığımızda, ancak varsa...

Gölgesiz. Güneş gibi. Çekirdekteki har ile kabuktaki buz
Yer değiştiriyor. Hareli dünya, alnımızda.
Yazılıyor her adımda alnımızın yazısı, siliniyor da aynı adımda...

Söz. 
Yolun yazısı
Yazının gidemediği yolun.. Başla!
"Söz iste, söz sor, söz söyle!"

Söz kilitlenmiş sayfaya. Yazıysa uçuyor havada.

Bir köpek. Yanı başında. Yolun sessizliğine kefil burnunun sessizliğiyle. Havayla konuşan burun. Sözle yazı karışıyor her solumasında.
Sözsüz yazısız bir uluma. 


Geliyor.
Mektup geliyor. Mektuplar. Binlerle. Yazılamıyor onun adıyla başlama niyazından sonrası. Sonrasız bir besmele. Kar.

Kar gibi beyaz. Sudaki iz gibi siliniyor beyazlıktaki çizgi. Yazı.
Sözün kışı boş sayfa. Sayfada ne var boşluktan başka? Dolmayan. Beyaz. Hep.

Süt sanırsın emdiğini. Payın bu. Toprakla kan arasında fırtına. Dinmez, hiç başlamasa da...

"Hiçbir şey yazılmamış bu deftere!"

Öyle mi Attar?
Öyleyse senin yazdıkların ne? Ya sildiklerin?

Bir gün yüzü bulacağımı bilmiyordum!

Sevdiğine Voltaire, sevmediğine Hitler


“Terör” deyince akan sular dursun isteniyor. Duruyor da. Buz kesiyor. Memleket kutup iklimi yaşıyor bu nedenle. Bugün “terör”le estirilen dondurucu fırtınalar, örneğin 1985’te adlı adınca estiriliyordu: “Kürt” denilince akan sular duruyordu. Kürt yoktu. Varlık alameti göstermemeliydi. Gösteren de yok edilirdi. Bugün artık “Kürt” denilerek bu işler yapılamıyor, o zaman metaforlar devreye giriyor: Terör. Terör, bir metafordur, bir hukuk kavramı değil.

15 Mart 2016 Salı

Fikri Takip 3: Sözleşme özgürlüne elveda

Türkiye'de gidişat, yurttaşın temyiz kudretinin olmaması gerektiğini benimsemiş bir sisteme doğru mudur? Birkaç örneğe bakarak böyle olduğunu kamilen kanıtlamış olamasak bile, aynı örneklere bakarak bu yönde hayli kuvvetli bir iktidar arzusu bulunduğunu öne sürebiliriz. Buna hakaret davalarının kullanılma biçimini, İMC TV örneğinde olduğu gibi, devletin sözleşmelere müdahalesini, Başbakanlığın kamu çalışanlarına yönelik genelgesini de eklersek, sahne tamamlanır.
İktidarlar, düşünce özgürlüğünü kısıtlayarak hukuki suçlarını gözden kaçırıp meşruiyetlerinin sorgulanmasını yaygınlaştırmaya engel olmak olabilir, bunun şimdiye kadar bilinen en yaygın yolu, düşünce açıklamalarını kriminalize ederek, pozitif hukukta yeri olsun olmasın, ceza vermeye yönelmektir. 
Savcının akademisyenlere sorduğu sorularla yaptığı şey, bunun bir örneğidir. Fakat yargıcın vicdani ret kararıyla yaptığı şey, yani neyin düşünce demeye, dolayısıyla hukuki korumaya layık olduğuna, neyin "düşünce" denilmemeye, dolayısıyla hukuki korumaya layık olmadığına hükmetmektir. Eğer herhangi bur yurttaşın aklından geçip de dilinden dökülenlerin düşünce olup olmadığı yargı tarafından kararlaştırılacaksa, bireylerin tek başlarına düşünce denilen şeyi üretmeye ve kullanmaya ehil olmadığı yargı tarafından kabul edilmiş olur.


Düşünce yoksa suç nasıl var?

Temyiz kudreti, tüm hukukun yegane şartıdır: 
Bir hukuk sistemi, sadece yurttaşlarının temyiz kudreti olduğunu varsayarak kendisini kurabilir ve sürdürebilir. Temyiz kudretinin varlığı ile bir hukuk kurulabilir, yokluğu ile değil. Sorumluluk ile temyiz kudreti bağı malum: Temyiz kudreti olmayana sorumluluk atfedemezsiniz. Tartıştığımız karar, hem açıklananın "düşünce" olamadığını, hem de suç oluşturduğunu söylemekle hem yurttaşın temyiz kudretini hem de kendisini imha etmiştir: Bir "düşünce" bile olamayacak kadar "ham" bir ifade, hangi bakımdan suç oluşturabilir?

Kanun koyucu, sadece düşünce özgürlüğü dememiş, "düşünce ve kanaat özgürlüğü" demişken, düşünce ile kanaati zaten ayırmışken yargı, "kanaat" kavramını tamamen unutup "düşünce"ye abanıyor: İlgilendiği sözlerdeki fikirlerin "düşünce" bile olmadığına hükmediyor, öncelikle. Ve araştırmasını orada kesip hükmü basıveriyor: Düşünce bile değilse, düşünce özgürlüğünden yararlanamaz. 

"Kasıt"sız suç nasıl olur?

Peki kanun koyucu niye "kanaat" kavramını da koymuştu oyuna? İlk yazıda değindik, tekrar edelim: Kanaat, yani "düşünce" denilemeyecek, son derece kişisel nitelik taşıyan, belki inançla açıklanabilecek açıklamalar da yargının ilgi alanındadır. Mesele, beyanın suç oluşturup oluşturamayacağıdır, yoksa "düşünce" mi ya da "kanaat" mi olup olmadığı değildir. Bunu böyle düzenlemenin sebebi, yargının düşüncenin ne olduğunu, kanaatin ne olduğunu tanımlamakla uğraşmamasını sağlamaktır. 
Çünkü kanun koyucu bilir ki bu hem mümkün bir iş değildir (Parmenides'ten Heidegger'e sayısız filozof işin içinden çıkamamışken, yargı niye uğraşsın bununla) hem de gerekli değildir. Gerekli değildir çünkü beyanın ne olduğu değil, nasıl bir etkiye yol açtığıdır yargının ilgilendiği. Kanunkoyucu, "haklı haksız, doğru yanlış, ciddi gayrı ciddi, iyi düşünülmüş, kötü düşünülmüş, dayanaklı, dayanaksız..." diye ayrım yapmaya yönelseydi, yolun sonunun "doğru düşünebilen"le "doğru düşünemeyen"lerin tespitine, oradan da düşüncenin doğru veya yanlışlığını kendi başına karar veremeyen bir yurttaşlar topluluğuna çıkacağını bilir. Bir söz, "düşünce" bile olamamışsa, söyleyen kişi "düşünememiş" ise, onu söz ve eylemlerinin sonuçlarını bilen biri olarak nasıl görebiliriz? Yargı, ne dediğini bilmeme halini değil, ne dediğini bilme halini yargılayabilir ancak, çünkü suçtan bahsetmesi için "kasıt"a ihtiyacı vardır; ne dediğini bilmeyen kişinin, suçun oluşumu için şart olan "kasıt" unsurunu yerine getirdiğini nasıl söyleyebilir?

Sözleşme özgürlüğü ne olacak?

Ne dediğini bilmeyen yurttaşla işler yürümez. Bu yüzden sistemler iki yol seçer: Ne dediğini bildiğini var sayar; ardından iki yol açılır: Ya deme özgürlüğünü tanır ya tanımaz. Yurttaşın sadece tanımlanmış şeyleri söyleme mecburiyetinde bırakılması ve onları söylemeye mecbur olması baskıcı türleri, faşizm ya da onunla akraba baskıcı türleri getirir. Yurttaşın sözlerinin, söz söyleme hakkının serbest olması tek başına demokrasi getirmese de onun asgari şartıdır. Fakat konu sadece soyut demokrasiyle ilgili değildir: Richard Sennet'in "Yabancı"da (Metis Yayınları) yekten söylediği gibi, düşünce özgürlüğü sözleşme özgürlüğünü beraberinde getirir. Düşünce özgürlüğü olmadığında, yurttaşın söz söyleme iradesi serbest olmadığında, yurttaş sadece tanımlananı söylemeye mecbur olduğunda, "sözleşme özgürlüğü"nü sarsılacaktır.
Sözleşme özgürlüğü, ekonomik hayatın yürüyebilmesi için gereklidir: Temyiz kudretine sahip, ne istediğini ve istemediğini bilen yurttaşlarla mümkün olan bir hayat. Liberalizm bu özgürlüğü kutsal derekesinde görür. Mevcut iktidar da "sözleşme" özgürlüğünü kutsal gören liberal ekonomi anlayışına sahip olduğunu her fırsatta ilan eder. Ama eder, o kadar. Pratikte ise nasıl ki kentsel dönüşüm adı altında mülkiyet hakkının tanınmadığı bir servet transferi prosedürü yürürlükte tutuluyorsa, terör" başlığı altında da mülkiyet hakkı ile kopmaz bir bağa sahip olan sözleşme özgürlüğünün ilgası yürürlükte tutuluyor. İMC TV ile TÜRKSAT arasındaki sözleşmenin, savcının bir mektubuyla sonlandırılması bunun ünlü örneklerinden biri. Fethullah Gülen cemaati aleyhine yürütülen operasyonları da. 

Futbol sadece futbol değildir
Amedspor, ayrımcılığın spor sahalarında ve sahaların bulunduğu şehirlerdeki boyutlarını görmeye yarayan turnusol kağıdı oldu. 


Bu faslı bir spor haberiyle bitirelim: Amedspor, Sivas'ta kalacak otel bulamadı. Futbolda, Spor Toto 2. Lig Kırmıız Grup takımlarından Amedspor, Sivas Belediyespor'la lig maçı için gittiği Sivas'ta otel bulamadı. Hiçbir otel, takıma oda kiralamak istemedi.
Sistem oturuyor mu? Boşanmak istediği karısını Cumhurbaşkanı'na hakaretten ihbar eden uyanık vatandaş, Amedspor'a yer vermeyen Sivas'taki oteller, ne yapıyor? Ne yapacaklar, kurulan yeni sistemin ruhuna uygun hareket ediyorlar: Yeni bir Türkiye kuruluyor, sözleşme özgürlüğü olmayan, ifade özgürlüğü olmayan, yurttaşların memur bile değil, merkezin talimatlarını uygulayan otomatlar gibi hareket ettiği, bir Türkiye. Savcı mektubuna bile ihtiyaç yok artık bir otelin size "terör" atfıyla hizmet vermemesi için. Politik görüşleriniz, sizden boşanmak isteyen kocanız ya da karınız tarafından hapsi boylama tehlikesine duçar olmanıza yol açabilir. Amirinizin bir sözüyle memuriyetiniz son bulabilir. Ya temyiz kudretinizi bırakıp teslim olursunuz, ya da başa gelen çekilir.
"PKK" ve "terör" atıflarıyla hukuksuzlukların icrası eski bir şey değil, bir otokratlığın nasıl adım adım inşa edildiği ise yeni ve bitecek bir bahis değil: Kamu çalışanlarına ilişkin Başbakanlık genelgesi ve güvenlik güçlerinin yargıdan muaf tutulmasına yönelik düzenlemelerle devam edeceğim.  


**

Önceki yazı için Fikri Takip 2: Temyiz kudretinize sahip çıkın!

Önceki yazı için Fikri Takip 1: PKK sizce terör örgütü müdür?