29 Şubat 2012 Çarşamba

İdris Naim Şahin ne dedi?


İdris Naim Şahin ne dedi?
Bakan, 88 yıldır ders kitaplarında anlatılan, okullarda öğretilen şeyleri tekrardan başka bir şey yapmadı. Devlet adamı olarak, devlet öğretisini yineledi. Özetle, AK Parti’nin seçimden önce açtığı milliyetçilik kartını masaya koydu. Tam deste.






Bismillah tu Hafız Post!
İnsanoğlu babasızdır!
(Ece Ayhan)





Irk diye bir şey yoktur. Irk bir icattır. Kanla ilgili bir icat. Kimin kanının döküleceğine, kimin dökülmeyeceğine dair bir icat: Kimin aç kimin tok gezeceğine, kimin çocukları olacağına ve o çocuklara bir dünya bırakacağına, kimin olmayacağına ya da olsa bile dünyasız kalacağına yönelik, yani siyasi, yani yönetsel bir icat. Adını, tarihini ve zamanını koyalım: Ulus devlet denilen şeyin icadıyla birlikte, devlet denilen şeyin ulus denilen şeyi ele geçirip elden geçirme sürecinin icadı. Irk, ırkçılıktan sonra var olur, en erken onunla birlikte, ama daha önce değil.

BİR SAVAŞ ARACI
Peki neye yarar bu icat? Uzatmayalım: Savaşa.
Clausewitz, şu savaş teorisyeni, “Savaş, politikanın başka araçlarla sürdürülmesidir” dediydi. Foucault, iktidarı “temlik-sözleşme, devir gibi hukuki terimlerle çözümleme” anlayışının yerine, savaş terimleriyle çözümlemek gerekmez mi diye sorup ekler: “Ve bu noktada, Clausewitz’in önermesini tersine çevireceğiz ve, politika, savaşın başka araçlarla sürdürülmesidir diyeceğiz.” (Toplumu Savunmak Gerekir, S. 31, Yapı Kredi Yayınları)

KIRIKLAR 39-42


39


Kalem
İhanette en sadık






40

Dil
Bir hece
Tek harf
Seslendirdiği insanın
Ömrünce




41

Tek günü var
İnsanın
Akşamla sabahı
Sayıp dursa da
Ten




42

Boşluğa uzanıyorum
Gidenin bıraktığı
Uyanır mıyım diye

26 Şubat 2012 Pazar

Baraj ve medya faciası: Ölen "biz"den olmayınca






Hep millet suya döküldü
Elim kemikten söküldü
Yekin Elif bacım yekin
Anayın beli büküldü
(Bir Kozan ağıtı)


İnsan nasıl var oldu? Eski, en eski öykülerden birine (İsa’dan önce 1800’lerden kalan Atrahasis -Yüce Bilginin Şiiri- mitine) göre şöyle: 
Önce sadece tanrılar topluluğu vardı. Sadece yiyip içen Anunnaku’lar ve onlara hizmet eden İgigu’lur. Hal-i pür melal:
“Tanrılar insanı (yarattığında?)
Sıkıcı bir iş yapıyorlardı ve çalışıyorlardı
İşleri çoktu,
Tatsız işleri ağır ve çabaları sonsuzdu
Zira büyük Anunnaku’lar İgigu’lara
Yedi kat tatsız işi zorla yaptırıyorlardı…”
Tanrı da olsanız, başkasına çalışmak zor iştir. İgigu’lar bir gün grev yapar. Büyük tanrılar paniğe kapılır. Ne yiyecek, ne içecek, nasıl gezecekler? Çareyi en büyüklerden Ea bulur, müthiş bir icat: Yeni bir tür yaratılır. İnsan. Bir süre işler iyi gider ama bu yeni tür hızla çoğalır, çok gürültü yapmaya başlar. İlki hak sahibiydi, grevciydi, bunlar hak sahibi değil, demek ki gürültüye mecburlar itiraz ya da isyan için.

25 Şubat 2012 Cumartesi

PKK ya da KCK'yi kim yarattı? Birakujî


                                                           Söz ademde gizli değil, illa adem sözde gizlidir.” 
                                                            (Kabûsname, Keykavus bin İskender, Çeviri: Mercimek Almet)

Türk milliyetçiliğini adıyla yapan partilerden MHP’nin yetkili bir ismi, Mehmet Şandır, “Gizli sevişen eşkere doğururmuş. KCK, AKP yöneticilerinin PKK ile yaşadığı yasak aşkın meyvesidir” dedi. Fazla ilginç değil söz. MHP AK Parti’yi bu minvalde uzun süredir suçluyor. Vaktiyle Turgut Özal da böyle suçlandı.
Şandır’a yanıt gecikmedi. İktidar partisinin Genel Başkan Yardımcısı Ömer Çelik: “Ergenekon hakkında bilgisi olanlar, PKK ve KCK’nin “Ergenekon özel mirası” olduğunu bilirler.”
Demek ki ikisine göre PKK de KCK de “özel ve kötü niyetli bir uzlaşma, ilişki” ile kurulmuş yapılar. Sorunu bu şekilde karanlık iç-dış güçlere bağlama geleneği 12 Eylül’de billurlaştı: “Biz kardeşiz de bizi istemeyenler bu fitneyi araya soktu!” Kenan Evren, çok sevdiği, çok veciz biçimde dile getirmişti bunu: “Türk ve Kürt isimlerindeki harfler bile ortak, t, ü, r ve k. Kardeşiz. Aynıyız.”
12 Eylül aklı deyip geçmeyin, az gittik, uz gittik, gece gittik, gündüz gittik, dere tepe düz gittik, bir arpa boyu yolmuş meğer. Hakikati gizleme, onu kendi siyasal hedeflerine uygun sözde gerçeklerle ikame etme oyununun anahtarı olan “karanlık güçler söylemi” ve ondan daha da boş bir “kardeşiz” nutku.

24 Şubat 2012 Cuma

Kralın adamları, Leyla'nın toprağı


“Taş attı, küfür etti, güvenlik güçlerini engelledi” suçlamalarıyla yargılanan Leyla Yalçınkaya davası, aslında kadim bir dava. Bir kadim gücün, kralın, yanına savaşçıyı ve yargıcı almış kralın, kimin ne kadar yemeye hakkı olduğuna ilişkin kararının davası. Lokmanın, bereketin davası.

Leyla Yalçınkaya taş atan çocuklardan biri. Onun taşı Hidroelektrik Santral (HES) inşa furyasına karşı yükselen, genellikle de yerel karakterli  itirazların eylemleştiği bir anda atılmış, atılmışsa.
Erzurum’da, Tortum ilçesine bağlı Bağlarbaşı beldesinde yaptırılmak istenen üç ayrı HES’e karşı bir eylemde itirazcı ahaliyle jandarma karşı karşıya gelir, gerilim, arbede yaşanır ve sonuçta Leyla Yalçınkaya’ya üç dava birden açılır. İddialar şöyle: Yalçınkaya üç ere hakaret etmiş, birini taşla  yaralamış, görev yaptırmamak için direnmiş… Hakim karşısına çıktı. “Küfür etmeye terbiyem müsaade etmez” dedi.  Toplam dokuz yıl hapis cezası alma ihtimali bile var.

23 Şubat 2012 Perşembe

MEŞKLER-Devlet fundemantalizmi


Ne İslami ne de Kemalist ya da başka türden bir fundemantalizm başımıza bela bizim. Bizim başımıza bela olan şey devlet fundamentalizmi.

Devlet fundamentalizmi, ana-akım medyanın, kamusal standartlara uygun akademinin ve akademisyenin ruhuna ve diline sinmiş en güçlü inanç. Dinsel fundamentalizm gibi işliyor. 

Kendi (siyasal) hedefleri için, sadece kendisine benzeyeni, tabiyi esirger ve bağışlar. Kendisinin tabi olduğu ilkeler, tüm mevzuatın, ahlaki kodların ve yazınsal kanonun üstünde duran, "anti" ilkelerdir: İlan edilmiş yasalara değil, yönetsel kümenin kapalı ortamında bilinen yasalara tabidir, onlarla iş görür. Her dönem elindeki ulema stokundan söylem ağaları seçip kanaat yönlendirmesi için ortalığa sarar. Bir zamanların muhaliflerini kolayca devşirip ulema stokuna dahil edebilir.

KIRIKLAR-43, 44, 45


43


Kesindir
İki bahar

Yazla kış
Gelip geçen






44

Esinti ve dalga
Kıpırtı ve ısı

Yaşam diyelim
Ve susalım

İzlerken
Bizi gereksinmeyen çevrimi




45

Güneş
Bir sap çiçek


..........................


KIRIKLAR-TOPLU HALDE





Kara Işıltılı Kareler-13

T
  Te
    Tek
      Tekrar
        Tekrarlanıyor
          Kararını yitirmiş yürekte
          Dağ delinirken büyüyen yankı
                              Çölde                               
                  Bir şarkı olarak indi çöle
                         Çölde yayılan şarkı
                                     Çölü yayan
                                                Çöl


Sadece kendisinin yüzüdür çöl
Dağ sadece kendisinin hafızası



B
  Bir
    Bir çöl
      Bir çöl daha
Bir çöl daha gerek bize
Bir dağ daha!
Bir gece daha gerek bize
Bir gece daha
Bir gece
Bir
Bi
B


....................................


Kara Işıltılı Kareler-11


Kara Işıltılı Kareler-10








(Mayıs-Haziran 2007'de yazıldı. Tamamı 18 şiirdir. Cumartesi Şiir'de yayınlandı. http://www.cumartesisiir.com/


22 Şubat 2012 Çarşamba

Resimlerdeki gözyaşları: Çocuk ve genç düşmanlarının genlerine bakalım!



Umberto Eco’nun Gülün Adı adlı romanı, imanlı rahipler topluluğunun yaşadığı manastırdaki cinayetlerin etrafında gelişir. İş çözülür: Gülmeyi, güldürmeyi yani neşeyi, eğlenceyi içeren bir kitabın okunmasına engel olmak isteyen rahip, kitaba ulaşanları öldürecek şeytani düzenekler kurmuştur. Gülme ve güldürme çünkü rahibimizin “kutsal” anlayışına, kutsallarına aykırıdır. Kutsalı korumak için ilahi bir yetkiyi, can alma yetkisini kullanır.

FOTOĞRAFTAKİ NEŞE
Geçen hafta bir fotoğraf, memleketin onca ciddi meselesinin en ciddisine dönüştü. Efendim, işte dört liseli bir okulun bahçesindeki Atatürk büstünün etrafında fotoğraf çektirmiş. Biri işaret parmağını başına dayamış, biri yanında işaret parmağını kaldırmış, ikisi de parmaklarını burnuna sokmuş. Büstün tabii.
Bir uç duygular söyleminin gazetesi kareyi kamuya yetiştiriverdi: “Huzurunuzda dindar nesil!”
Yer İmam Hatip Lisesi, çocukların da başı örtülü olunca, uç duygucular için bulunmaz bir paratoner olmuştu fotoğraf. Hele Başbakan’ın “Dindar bir nesil yetiştirme” görevini ilan ettiği zamanın hemen ertesine de denk gelince... Çocukların, neşeleri belli olsa da yüzleri gizlenmişti. “Çocukları koruyoruz aslında” mesajı vardı sözde bu yüz gizleme işleminde hem, hem de “suçlu”luğa vurgu: Yüz gizlenince başörtüsü daha da görünürleşiyordu.

19 Şubat 2012 Pazar

Kara Işıltılı Kareler-12

Bilinç kuşları aşıyor
Sırça duvarını düşlerin

Kaçıştıkları karanlıktan
Gagalarında taşlar

Bırakıyorlar tek tek
Uykuya çekilmiş alınlara

18 Şubat 2012 Cumartesi

Uludere "resmin tamamı"dır


                               Öğütürsünüz ölümün değirmenlerinde beyaz ununu vaadin, 
                             koyarsınız kardeşlerimizin önüne (Paul Celan)

“Resmin tamamını görmeden yorum yapmak yanlış olur.” Ne makul, ne mantıklı bir yöntem uyarısı değil mi? Son dönemde bin çeşit versiyonunu duyar olduk.
En son Meclis’te Uludere katliamını “aydınlatmak” için oluşturulan komisyonun üyeleri o kanlı geceye ait Heron görüntülerini izledikten sonra, iktidar partili komisyon başkanı söyledi bunu. Amacı, diğer partililerin sözlerini boşa çıkarmaktı. CHP ve BDP’liler, “Vahim şeyler olmuş, vahşeti gördük” diyordu. MHP’li üye de can yakan bir gözlem aktarıyordu: “İlginç olan bu bombalar atılırken niye insanlar dağılmıyor, başka yerlere kaçmıyor, aynı yerlerde bekliyorlar.” 
Evet, yanan, parçalanan insanlar, hayvanlar ve umutsuzca yan yana bekleşen çocuklar. Başkana göre henüz resmin tamamı görülmemiş. Beş bin metreden görülmezmiş zaten.

17 Şubat 2012 Cuma

Terbiyesizlik diz boyu (BARBAROS DEVECİOĞLU YAZDI)


BARBAROS DEVECİOĞLU
Memleketimiz sınırları dahilinde yaygın olarak görülen çok çeşitli ruh hastalıkları mevcut. Bunların bir kısmı doktor kataloglarında görülen ve muasır medeniyet seviyesine erişmiş veya eriştiğini iddia eden coğrafyalarda rastlanan bildik türden rahatsızlıklar.  Bu sınıfa girenleri ayrıntılı olarak incelememiz mümkün değil, ne de olsa kafa doktoru değiliz. Ancak ikinci sınıf olarak tabir edebileceğimiz normal şartlar altında “kendini bilmezlik” veya “geçici pusula şaşması” olarak tanımlanabilecek olan rahatsızlıklar var ki onlar biz ölümlülerin üzerine bir çift laf edebileceği  vaziyetler. Aslında bu bozuklukları kısaca terbiyesizlik olarak adlandırmak meselenin daha sarih olarak su yüzüne çıkmasını sağlayacak. O yüzden bu satırdan itibaren bu handikaplara kısaca “terbiyesizlik” diyeceğiz.

16 Şubat 2012 Perşembe

Şehzade Ahmet'in Söylediğidir


I
İstanbul’u almış bugün ağabeyim
Bir evvel gün de canım aldıydı incecik

Beşik oldu görüp gördüğüm tek il
Tek dünya memesi annemin, yüzü
Soracaktım, soramadım:
Kardeş kanıyla mı ıtırlı
Kokladığı gül hep saltanatın?
Birbirinin boğazında iki el
Sarayda kardeşlik
Can veren kurtulur ancak can almaktan

Bir evvel gün de canım aldıydı incecik
İstanbul’u almış bugün ağabeyim

II
Üç gün üç gece talan olmuş, doyum olmuş
İbrişim ilmek düştüydü benim de payıma önceden

Sessiz bir ah çıktı derunumdan
Yayıldı ağabeyimin Enderununa
Soracaktım, soramadım:
Avuç çizgilerinde cinayet mi
Yazılıdır hep devletlu paşaların?
Önce kardeş, sonra komşudur
Talana açılan
Dünya gözüm kapanırken bildim kent açılmadan!

İbrişim ilmek düştüydü benim de payıma önceden
Üç gün üç gece talan olmuş, doyum olmuş

III
Ağabeyim tanrının yeryüzündeki gölgesi
Kardeşlik hakkı bana güneşini üleştiydi ölümün

Karındaşlıkta eski yasadır dediler
Boyun bükmüş alimler bitirince namazım
Soracaktım, soramadım:
Kalemlerinin gölgesi
Kılıç ve urgan mıdır hep ulemanın?
Tek nefeste aldım dersimi
Rahlelerine oturmadan
Öldürülen kardeşlik hattıdır nizam-ı alem okunan

Kardeşlik hakkı diye bana da güneşini üleştiydi ölümün
Ağabeyim tanrının yeryüzündeki gölgesi
.................................................



Aynı dosyanın bir başka şiiri için:

Pir Sultan Abdal

ve Atilla İlhan tarzı, meraklısına not babında, hem dünü hem bugünü ilgilendiren bir yazı için:

Kardeş kavgası, barış ve yasa

15 Şubat 2012 Çarşamba

Bombanın dili, dilin bombaları


“Shame.” Yaser Arafat, Şabra ve Şatilla katliamları sırasında Filistin halkının ve onun politik hareketinin yalnızlığını ve kuşatılmışlığını İngilizce tek bir sözcükle dile getirmeye çalışmıştı. “Utanç.”
Uludere ve sonrasında olan biten için de uygun tek sözcük bu. Utanç.
**
Şiddet siyasal bir enstrüman. Devlet denilen aygıt, şiddetin çıplak halinin kurumlara yedirilerek ve tekel haline getirilerek toplumda sönümlenmesini sağlamaya çalışır. Norbert Elias bunu “Uygarlık Süreci” adlı nefis kitabında ince ince anlatır. Şiddetin yalın halini dışlamış, toplumsal kullanımını yasaklamış ve kralın bütün adamlarının eliyle yumuşatmış toplumlar ve onların devletleri “uygar” olacaklardır bu tarihsel okumaya ve anlatıma göre. Kralın bütün adamları, askerle rahibin çocukları; bugün biz bunu yasama, yürütme ve yargı diye biliyoruz. Bir de dördüncüsü var bunun, basın.

13 Şubat 2012 Pazartesi

KIRIKLAR-46


Çocuk
Böğürtlenler arasında

Güneş
İkindi konağında


Başının üstünde
Altından ağları ışığın


Çarpıp dağılıyor
Yaprakta, dikende

Benzersiz an
Benzerse de
Çocuk çocuğa
Çalı çalıya

Çocuk kalp 
Çalı gövde 

Çalı yazını sunar
Çocuğun yeşermesine

Çocuğun baharı
Güze hazırlar çalıyı




...............................




KIRIKLAR-TOPLU HALDE

F-16’dan dur ihtarı nasıl yapılır?

Şu dünyada bir nesneye
Yanar içim göynür özüm
Yiğit iken ölenlere
Gök ekini biçmiş gibi

Yunus Emre dizeleri, ne yazık ki çok iyi bildiğimiz dizeler. Ne yazık ki neredeyse her gün hatırlamaya kendimizi mecbur ettiğimiz dizeler. Her gün yüreğimize bir dağ düşüyor çünkü. Dersim’i, Maraş’ı tartıştığımız bir ayın ardından Uludere’yle dağlandı içimiz.
Ağlatan, sarsan, öfkeden, çaresizlikten delirten dağ. Ama susamayız, düşünmek, konuşmak zorundayız. Dillerimiz dolaşmadan.

11 Şubat 2012 Cumartesi

MEŞKLER-Devlet, akıl, tanrı, güç ve güçsüzlük


Kapitalizmde işe yaramayan her düşünce özgürdür. Ya da şöyle: Kapitalizmde sadece işe yaramayan düşünceler özgürdür. Ya da şöyle: Kapitalizmde özgürlüğü kısıtlanan düşünceler, sadece işe yarar düşüncelerdir.

Bir de düşünce özgürlüğü için, düşünme yetisinin körelmemiş, aksine geliştirilmiş olması gerekir: Tüm kapitalist eğitim düşünme yetisinin bir düşünme teknisyenliğine dönüştürülmesidir: Asıl kaynaklar ve amaçlar gizlenir; düşünce, ideolojik olarak tartılıp kurgulanmış kaynak ve amaçlara teknisyenlik hizmetine koşulur.

Kara Işıltılı Kareler-11



Boylu boyunca uzanıyor
Birbirini bilmiş iki ten
           İki yaprak
           Gecenin akarsuyunda
Şaşkın
Hiç bilemeyeceklerinden

Gözlerdeki buğu
Yeni düğümünden sevinin
Yeni gövdeye atılan
Yeniden dilleniyor
Birbirini arayan ellerde
Uğulduyor Babil

Sevinin sözlerine katışıyor
Sevişmenin sözleri

Dinibir uğruna giden Ermeni



Bir mahkeme kararı nedir? Bir ağır ceza kararı? Her şeyden önce bir cümledir. İddia makamının (ve elbette müdahillerin) ve savunmanın kurduğu cümleleri tartıp yargıç tarafından kurulan bir cümle. Bu cümle yargılananlar hakkında bir yaptırım öngörmesinin (veya öngörmemesinin) yanında bir anlam daha taşır: Topluma gerçeği sunma iddiasındadır bir karar. “Bu, böyle oldu” der.
Hrant Dink davasında da bu böyle oldu. Mahkeme, “Örgüt yok. Katile bu kadar, azmettirene şu kadar ceza verdim. Kalanları da salıverdim” dedi. Bir kişi hakkında da hüküm kurmayı unuttu, az görülen bir hata. Ama diğer kararlar az görülen türden değil.
Devamında karar kadar tuhaf şeyler oldu, kararın tuhaflığından kaynaklanan şeyler. Dava, teknik hukuki anlamıyla bir kamu davası olan dava, en geniş anlamıyla kamuda görülen bir davaya dönüşüverdi. Toplumsallaştı. Bu kadarı ne Ergenekon davalarında, ne KCK davalarında ne de bilinen başka bir davada görüldü. Karardan memnun olmayan müdahiller, müdahillerin dostları ve destekçileri, adalet tecellisi için nöbet tutanlar değildi sadece, Başbakan Erdoğan ve Başbakan Yardımcısı Arınç da memnun olmamıştı.
En tuhafıysa yargıcın konuşmasıydı: O da memnun olmamıştı! “Deliller yetmedi, vicdanım rahat değil” minvalinde açıklamalar yaptı. Arınç derhal yanıt verdi ama burada bitmedi, bir kişi daha konuştu: Savcı. Ona göre de deliller yeterliydi, örgüt ortadaydı.

Hapishanedeki zından


Hukuk teorilerine göre hapishane, hukuken suç sayılan fiili işlediği uygun hukuki prosedürle kanıtlanmış kişilerin belirlenmiş bir süre için kapatılması gereken yer. Suç henüz kanıtlanmadan ama kuvvetli suç şüphesi, dolayısıyla kaçma ihtimali ve kaçınca da suçun delillerini yok etme ihtimali bulunanları da kapatıyor ceza sistemleri, buna da tutukluluk deniliyor.
Ceza sistemleri kendilerini toplamda “adalet”i gerçekleştirme aracı olarak satar. Türkiye’de işin teorisi, tarihi gelişimi vs. açıdan sayısız sorun var, zaman zaman iktidarlar da bunu dile getirir, sadece son dönemlerin AK Parti iktidarı değil, ona gelene kadarkiler de adalet sisteminden yakınmayı hiç ihmal etmedi. Bu yazı, ne iktidarların bu söylemlerine dair bir ifşaatı, ne iktidarın ceza sistemini ve dolayısıyla da onun uygulama mekanlarından hapishanelerin politik kullanımını konu ediyor.

Yoksa Voltaire Türk müydü?



Türkiye’de hükümetin-devletin, muhalefet partilerinin, akademilerin, basının ileri gelen ve gidenleri bir müddettir düşünceyi ifade hürriyeti konusunda pek bir hassas, pek bir coşkulu ve pek bir enerjik. Malum mesele, Fransızlar Ermeni soykırımını inkârı yasallaştırıyor ya bizimkiler de almış sazı ellerine sallayıp duruyor:
“Nerede kaldı aydınlanma ilkeleri? Nerede kaldı Fransız ihtilalinin getirdiği ilkeler? Nerede kaldı ifade özgürlüğü? Bu, çifte standart. Tarih meselesi sadece tarihçilere bırakılmalı. Soykırım filan yok. Atalarımız yapmaz.” Hele iktidar partisinin bazı üyelerinin Fransız ihtilaline atıfla Fransa’yı yerden yere vurma girişimleri var ki, insan bir an dalsa, Voltaire Türkmüş de Enver ve Talat paşalar Fransızların atasıymış sanabilir.

Kürtçem, benim dil yarem


Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, “Kürtçe bir medeniyet dili midir” diye soruyor. Bilmediğini anlamaya çalışanın masumane sorusu değil bu, bilgisini ve aslında kararını anlatmaya koyulanın cevabı bilerek kurduğu retorik sorusu. Medeniyet dili değildir, o halde Kürtçe eğitim-öğretim yapılamaz deniliyor. Hemen belirtelim: Medeni dil-medeni olmayan dil diye dilbilimsel bir kategori yok; dilsel araştırmaların herhangi bir alanında da yok.
Münazarada değiliz, siyasal alandayız. Siyasal söylemlerin elde etmek ve dışlamak istediği saik ve maksatlar vardır. Bu yazıda Bülent Arınç’ın ne dediğine, ne demek istediğine ve maksadıyla uyuşur ya da uyuşmaz, sözlerin gittiği yerlere bakmayı deneyeceğiz.

10 Şubat 2012 Cuma

KIRIKLAR-47


Nereye gider ırmak
Sis nereye?

Suyun arzusu
Suya karışmak

Nereye gider ağaç
Taş, toprak nereye?

Dünyanın arzusu
Dünyaya karışmak

Gidelim
Gidelim biz de


Gidelim karışmaya 
Karışmaya birbirimize


..........................................




KIRIKLAR TOPLU HALDE

9 Şubat 2012 Perşembe

Kara Işıltılı Kareler-10


Ç 
     Ça
Çak
       Çak
   Çakı
Çakıyor 
                  Çakıyor yüzde


Çakıyor
Kimbilir   kaçıncı
   Şimşeği      bedenin
  Aynı od             Aynı od
Tutuşturuyor
Gecenin         öte yüzündekini
  Yansın diye        kendi kendine
Yansın diye       kendi kendine
Tanısın diye        sevi küllerini
  Yatıp uyusun        diye içinde
Yatıp uyusun diye   içinde
Uyanıp uçsun diye
Uyanıp uçsun
Uçsun
 Çağı gelince
Çağı
Gelince

7 Şubat 2012 Salı

Sınıfsal suçları güzellemeyin!


“Safiyane bir biçimde, 'içkiyi yasaklıyorlar' falan denirken, Beyoğlu Belediyesi, çok akıllıca, çok zarif bir çalımla, Beyoğlu'nu dolduran, 25 kuruşa bira içen lumpen kitleyi oradan sürüp çıkarıyor; bölgeyi mutenalaştırıyor. Artık kim diyemez, Beyoğlu'nun kurtuluşu asıl şimdi başladı diye? Elbette bazı 'kiç' kazalar olacaktır, nahoş görüntüler çıkabilecektir ama her şeyin yerli yerinde kalacağı bir dönem doğuyor. Bundan sonrası İstanbul...”
Sulukule yıkılırken pek ses çıkmadı İstanbul'dan.
Hemen kızmayın. Bu satırlar benim değil. Tırnak içinde, gördüğünüz gibi, alıntı yani. “Muhafazakarlık Kurtaracak İstanbul”u başlıklı bir yazıdan alıntı. Geçen yıl da (30 Ekim 2011’de) “Modernlik Kurtaracak Muhfazakarları” başlıklı bir yazı yazmıştı aynı yazıyı yazan. Muhafazakarlar, o yazıdan bu yana modernleşmiş olmalı ki artık yazarımızın gözüne girmişler. İstanbul’u kurtarıyorlar. İnsan alkışlar tabii ki.SulukYazarımızın adını esirgemeyelim kimseden: Hasan Bülent Kahraman. Akademisyen. Sanat, edebiyat, politika teoricisi.
E, senin derdin ne diyeceksiniz. İki küçük derdim var, 25 kuruşa bira içerim, afedersiniz ama, demek ki lümpenim de. Yok, yazarımızın derdi birayla değil, 25 kuruşa içmek isteyenlerle. İkinci derdim, birinciden çıkıyor. İşin sırrı da burada. Kuruş meselesinde. Bu kuruş, lira, dolar meselesi önemli.

Tinerci olunmaz, tinerci ölünür


Popülist otoriteryen aklın söylemleri, popüler bilgi ve değer üretim aygıtlarının mitlerini kullanmayı eskiden beri sever. O mitler de anlatıcı ve dinleyicilerinin toplumdaki yerini işaretler.
Tinerci miti Türkiye’de ana akım medyanın ve cemaat türünden toplumsal zihin belirleyici öznelerin son 30 yıldır üretip çeşitlemeyi sevdiği anlatılardan biri. Tinerci, diğer uyuşturucu ya da uyarıcı kullanıcılarının tam aksine daima sokaklarda, daima güncel hayatın içinde, orta-üst sınıfın gezmeyi tozmayı sevdiği yerlerin diğer sınıflarla temas zaman ve mekânlarında ortaya çıkan radikal bir lanetli figürüdür bu mitlerde.

4 Şubat 2012 Cumartesi

KIRIKLAR-48



Sözün güzü:


Uzaklaşan yıllar
Başkasıydı
Sanki yere basan
Başlangıçsız bir adım
Tekrarlanıyor sonsuzca
Senin olamayacak kadar benim
Benim olamayacak kadar başkasının

Yazının kışı: 


Yüzeyin eşiğinde
Yapışmış gibi oraya
İlk hamle dibe
İkincisi yüzeye
Ya tortuya, ya çerçöpe…
...............................................


KIRIKLAR-TOPLU HALDE

1 Şubat 2012 Çarşamba

Kara Işıltılı Kareler-9


Yana düşüyor
Doygun yüz
Son sekişi gibi
Daldan düşen elmanın

Kollar karanlıkla kucaklaşıyor
Son bir defa
Dalların örtünmesi gibi akşamla
Gece kapatıyor
Az önce akan 
İki granit kütleyi kendi rengine

Ötelenmiş adlar
Gelip konuyor alınlara
Ve uçup gidiyor
Aynı kıpıda
Dudaklardaki ısı
Ateşin değiş tokuşun anısı

Boyun boyunca 
İişliyor hâlâ
Şah damardaki
Kanın alımı

İlk öpüşün düşüyle seğiriyor
Düştüğü uzaklıktan içlenmiş yanak
Son öpüş uzuyor
Kışkırtıp bir sonrakini

Unutmak bilmiyor
Dudakların sıcak, ıslak belleği
Düştüğü düşün yolağızlarında