22 Şubat 2012 Çarşamba

Resimlerdeki gözyaşları: Çocuk ve genç düşmanlarının genlerine bakalım!



Umberto Eco’nun Gülün Adı adlı romanı, imanlı rahipler topluluğunun yaşadığı manastırdaki cinayetlerin etrafında gelişir. İş çözülür: Gülmeyi, güldürmeyi yani neşeyi, eğlenceyi içeren bir kitabın okunmasına engel olmak isteyen rahip, kitaba ulaşanları öldürecek şeytani düzenekler kurmuştur. Gülme ve güldürme çünkü rahibimizin “kutsal” anlayışına, kutsallarına aykırıdır. Kutsalı korumak için ilahi bir yetkiyi, can alma yetkisini kullanır.

FOTOĞRAFTAKİ NEŞE
Geçen hafta bir fotoğraf, memleketin onca ciddi meselesinin en ciddisine dönüştü. Efendim, işte dört liseli bir okulun bahçesindeki Atatürk büstünün etrafında fotoğraf çektirmiş. Biri işaret parmağını başına dayamış, biri yanında işaret parmağını kaldırmış, ikisi de parmaklarını burnuna sokmuş. Büstün tabii.
Bir uç duygular söyleminin gazetesi kareyi kamuya yetiştiriverdi: “Huzurunuzda dindar nesil!”
Yer İmam Hatip Lisesi, çocukların da başı örtülü olunca, uç duygucular için bulunmaz bir paratoner olmuştu fotoğraf. Hele Başbakan’ın “Dindar bir nesil yetiştirme” görevini ilan ettiği zamanın hemen ertesine de denk gelince... Çocukların, neşeleri belli olsa da yüzleri gizlenmişti. “Çocukları koruyoruz aslında” mesajı vardı sözde bu yüz gizleme işleminde hem, hem de “suçlu”luğa vurgu: Yüz gizlenince başörtüsü daha da görünürleşiyordu.
Peşinden çeşit çeşit feveran: “Hiç olur mu? Bu suç cezasız kalır mı? Memleketi ne hale getirdiler. Atatürk’ü Koruma Kanunu yok mu?..” Atatürk’ü koruma kanunu demek, malum, hapis demek. İçerideki binlerce çocuğun yanın dördü daha gitmiş çok mu, maksat kanun yerini bulsun. Öyle adaletli bir bakış! Neyse, bu kanuna döneceğiz de öykü bitmedi daha.

Uçları dengeciler, sağduyucular  izledi: Tamam ama o kadar da abartmasak mı? Var bir şey ama suç demeyelim de, nasıl desek, saygısızlık, terbiyesizlik… Ceza değil de, terbiye…  Buna da döneceğiz ama öykü bitmedi daha.
FOTOĞRAFA KARŞI FOTOĞRAF

Karşı cepheden kora kor atak gecikmedi: Bir başka uç duygular gazetesi, “Bunlar kimin nesli” başlığıyla bir başka lisenin bahçesinden beş kız çocuğunun Atatürk büstüyle çektirdiği fotoğrafı buluverdi. Bir çocuk Atatürk’e “fotoğrafta kulak işareti” yapıyordu. Ve bu bir düz liseydi! Çocukların yüzü gizlenmemişti, hem neşeleri hem de saçları görünüyordu! Buradaki “gizlememe”de de “başını örtmeyenin yüzünü niye gizleyelim” metni gizliydi. İşlemler ne kadar da simetrik!
Bu cephe gazetesi durumu , “…geçtiğimiz 1 Mayıs’ta PKK yandaşlarının Atatürk heykeline teröristbaşı Öcalan’ın resmini asmasına sesini çıkarmamışları. Şimdi soruyoruz: O dört kız Erdoğan’ın nesli de 1 Mayıs’ta Atatürk heykeline Apo resmi asanlar kimin nesli? Düz lisede Atatürk büstüne kulak resmi yapanlar kimin nesli?” cümleleriyle duyuruyordu.
 Böylece hem karşı taraf püskürtülmüş oluyor, hem de karşı taraftakilerle de ortak nefretin hedefi olan sembol bir isim aşağılanarak tribünlere öfkeli ve muzaffer gladyatör selamı yollanıyordu. Öfkenin ortaklaştığı Öcalan ismine vurgu, “Benim çocuklarım da çocuk yetiştirme tarzım da iyidir, asıl seninkiler kötüdür” karşıtlaşmasının dışında, iki tarafın da neden Uludere’de özdeş tavırlar takındığının göstergesi olarak cümledeki yerini bulmuş oluyordu böylece.
NEŞEYE, OYUNA, GENÇLİĞE DÜŞMANLIK
Öykü böyle. Şimdi memlekette esen minik duygu durum fırtınasında bir işlem yapabiliriz: Heykeli ve heykele yapılan işareti fotoğraftan çıkaralım, kalan: Neşe içindeki delikanlılık çağında çocuklar. Fotoğrafları çıktıktan sonra korku, kaygı, utanç vb. olumsuz duygulara, gözyaşlarına bulanmış olmalılar. Büst korunsun, çocuklar ağlamış çok mu! Kutsalları koruduk, çocuklar yıkılmış çok mu! Okul bahçesinde oynarken, bahçenin bir parçası olarak tasarlanmış bir heykeli de oyunlarına dahil etmiş olduklarından başka bir bilgi çıkaracak hiçbir ek malumat yok. Olsa, fotoğrafları taraflara yetiştirenler onları da asla ihmal etmezdi. Çünkü ne yaptığını iyi biliyor o. Çünkü iki tarafın da ruhunda yatan habislik, fotoğrafı gördüğü anda onda olmasa o fotoğrafın oralara ulaşması mümkün olamazdı. Çünkü bu ortak habislik, oyuna, eğlenceye, gülmeye, neşeye karşı, oyunun ve eğlencenin çağına, çocukluğa ve gençliğe karşı. “Bırakınız yapsınlar, bırakınız eğlensinler” diyeceğim, ama o da sadece para için kabul edilen bir başka kutsal formül, otoriter akıllara uymaz.
Asıl kızılanın ne olduğunu vurgularsak, habisliğin ne olduğu daha iyi görünecek:
Kızma sebebi, bir sembol heykele nasıl muamele edilmesi gerektiğine dair kesinleşmiş bir yargının, fikrin bulunması. Bu yargıyı sağlayan şey de heykele atfedilen kutsiyet. İlk kızan taraf, “Dindar nesiller yetiştirmek görevimiz” diyen Başbakan’ın Atatürk düşmanı olduğuna dair bir propaganda imkânı bulduğu inancıyla sarıldı fotoğrafa. Başbakan’da aradıkları bağnazlığın mislinin kendi tutumlarında da olduğunu elbette göremezlerdi; çünkü “kutsallık” anlayışları aynı, nesillerin, çocukların, gençlerin o kutsallara karşı takınmaya mecbur oldukları davranış kalıplarına dair fikirleri aynı. Sadece kutsalları farklı.

O KANUN KİMLERİ KORUYOR?
İkinci fotoğraf iki tarafta da aynı kafa yapısı, aynı düşünme biçimi ve aynı söylem üslubunu benimsediğinin kendiliğinden delili. Çünkü: “Sekülerleştirmek bir yer değiştirme biçimidir, güçleri dokunulmaz bırakır, sadece yerlerini değiştirir, bu güçler bir yerden başka bir yere geçerler.” (Giorgio Agamben, Dünyevileştirmeler, Monokl Yayınları)
Atatürk’ü Koruma Kanunu’na gelelim şimdi: Menderes döneminde çıktı. Tarih 31 Temmuz 1951, sayı 5816. Şu anda, “Atatürk korunmuyor” diye feveran edenlerin hiç Atatürkçü saymadığı bir dönemde. Kanunun ruhu, kişiliğe kutsallık atfetme ve bu kutsallığın uzantısı olan söz, görüntü, heykel vb. her tür objeye karşı olabilecek her tavrı ceza terazisinden geçirmeyi öngörüyor. Bir zamanlar “tanrının yeryüzündeki gölgesi” olarak kutsallaştırılan sultanların etrafında örülen manevi koruma çemberinin asri hali. Yöneticiliği, devlet görevlerini kutsiyet mertebesinde görme anlayışı Türkiye’nin tarihinde iktidara kavuşma imkânı bulmuş bütün siyasal akımlar için aynı. O kanun da Atatürk’ü koruma adı altında devlet adamlarının tamamına yönelik manevi koruma çemberinin nükleer çekirdeği işlevini görür. Başbakan Erdoğan dahil son 10 yıllık muhafazakâr iktidarımızın üyelerine yönelik her sözün, hareketin, çizginin hemencecik dava konusu yapılması da bu geleneğin bugünkü görünüm biçiminden ibaret.
Uzattım. Meselenin bana göre asıl önemi şurada:
Bu kutsallık anlayışı, bu cezalandırıcı nobran bakış, “işin sırrı terbiyede” orta yolculuğuyla çözülecek bir sorun değil. Bunun altında kafalardaki kalıplara uymayan her şeyin imhasını elzem gören fanatik toplum tasarımcılığı yatıyor, ilkinde aportta, ikincide uykuda.
Erzurum’da, “Genlerine bakalım, vatana millete yaramaz çocuklar olacaksa baştan işlerini bitirelim” diyen öğretmen, aynı “nesilleri yetiştirme” mantığının, aynı pedagojinin, aynı çocuk ve genç düşmanlığının billurlaşmış hali. “Taş atan çocuklar”ı ailelerinden alalım diyenlerle aynı siyasal-kültürel genetikten geliyor, mesela. Ona kolayca kızanlar, önce kendilerine baksınlar, içlerindeki cezacıyı, terbiyeciyi yok mu etmişler, yoksa “başkalarının çocuklarına ve gençlerine” mi saklamışlar? Mesela şu an ekmeksiz susuz viranelerde, cezaevlerinde, toprak altlarında  yatan çocuklara ve gençlere…


(21 Şubat 2012, Radikal İnternet)

Ayrıca, bağlantılı kavram ve temalar içeren yazılar için:





0 yorum:

Yorum Gönder