11 Şubat 2012 Cumartesi

Dinibir uğruna giden Ermeni



Bir mahkeme kararı nedir? Bir ağır ceza kararı? Her şeyden önce bir cümledir. İddia makamının (ve elbette müdahillerin) ve savunmanın kurduğu cümleleri tartıp yargıç tarafından kurulan bir cümle. Bu cümle yargılananlar hakkında bir yaptırım öngörmesinin (veya öngörmemesinin) yanında bir anlam daha taşır: Topluma gerçeği sunma iddiasındadır bir karar. “Bu, böyle oldu” der.
Hrant Dink davasında da bu böyle oldu. Mahkeme, “Örgüt yok. Katile bu kadar, azmettirene şu kadar ceza verdim. Kalanları da salıverdim” dedi. Bir kişi hakkında da hüküm kurmayı unuttu, az görülen bir hata. Ama diğer kararlar az görülen türden değil.
Devamında karar kadar tuhaf şeyler oldu, kararın tuhaflığından kaynaklanan şeyler. Dava, teknik hukuki anlamıyla bir kamu davası olan dava, en geniş anlamıyla kamuda görülen bir davaya dönüşüverdi. Toplumsallaştı. Bu kadarı ne Ergenekon davalarında, ne KCK davalarında ne de bilinen başka bir davada görüldü. Karardan memnun olmayan müdahiller, müdahillerin dostları ve destekçileri, adalet tecellisi için nöbet tutanlar değildi sadece, Başbakan Erdoğan ve Başbakan Yardımcısı Arınç da memnun olmamıştı.
En tuhafıysa yargıcın konuşmasıydı: O da memnun olmamıştı! “Deliller yetmedi, vicdanım rahat değil” minvalinde açıklamalar yaptı. Arınç derhal yanıt verdi ama burada bitmedi, bir kişi daha konuştu: Savcı. Ona göre de deliller yeterliydi, örgüt ortadaydı.
KİM HAKLI, HAKİM Mİ SAVCI MI?
Böylece biz, karar cümlesini kurup açıklayan yargıcın, yargılama heyetinin ana figürlerinden savcının duruşmadan el çekmediğini anlamış olduk. Oysa karar açıklandıktan sonra yargılamanın unsurları susar; en azından son sözünü söylemiş olan yargıcın başka söz söylememesi gerekir. Demek ki dosyadan el çekmemiş, çekememiş. Bunun anlamı celsenin bitmediğidir.
Evet, Hrant Dink duruşması, bitmeyecek bir duruşma. Yargıdaki (hem mevzuat açısından hem de yargının düzenlenişi ve işleyişi açısından) bütün sorun ve sıkıntıları sahneleyen bitmeyecek bir duruşma.
Mevzuat açısından sorun şu:
Özel yetkili mahkemeler, Terörle Mücadele Kanunu denilen ve hem Ergenekon hem de KCK davalarında bütün diğer kanunların (evet, anayasa dahil, öyle anlaşılıyor) üstünde yer olduğu anlaşılan kanuna bakarak çalışır. Bu kanun devleti-egemenliğin yapısını koruyup kollayan bir kanun olarak, sistemin içindeki olağanüstü hal’in beyanı ve emirlerini içerir. Biz Hrant Dink davasında, legal-illegal, silahlı-silahsız politik muhalefet hareketleri dışında bir “hareket” söz konusu olduğunda “kanunun ruhu”nun adalet için hiç de biçilmiş kaftan olmadığına tanık olduk. “Deliller örgüt için yetersizdi” diyen yargıçla, “yeterliydi” diyen savcından birinin haklı olduğunu düşünebilir insan ilk bakışta; hiç doğru olmaz bu. Mantıksal açıdan tuhaf, ama hakikat açısından değil: İkisi de haklı değil.
Evet, toplandığı kadarıyla bile deliller yetersiz değil, fakat kararda ilan edilecek “gerçek” konusunda müdahillerin araştırma taleplerinin önemli kısmının geri çevrilmesinde savcılığın yargılama boyunca göstermiş olduğu etki, Türkiye’de yargılamanın düzenine hakim olan sorunu ortaya koyuyordu aslında:

‘CUMHURİYET’ VE ‘TOPLUM’
Savcılar, özellikle özel yetkili mahkemelerin savcıları, devletin onay vereceği “maddi gerçek”lerin tesisi dışında adalet hedefi etkin çaba göstermezler. Onlar “cumhuriyet”in savcısıdırlar ve cumhuriyetimiz toplumuna karşı kurulmuştur. Yargı sisteminde savunma-savcı güç eşitliğini sağlamaya hem kanun koyucunun ayak diremesi hem de fiilen yargılamalarda savcıların bu eşitsizliği eze eze gösterme eğilimleri, Türkiye’de hukukun “devletin bir çevirme aygıtı”ndan fazlası olmayışının bir sonucu.
Devlet ve hükümet yetkililerinin kendilerini konuşmak zorunda hissetmeleri, idarenin, politik örgütlenişin icaplarını adaletin tecellisinin önünde gören sistemin deşifrasyonuna engel olma çabasından ibaret. Yargıç ve savcının konuşması, sistemin kendilerine yönelttiği talebi karşılama çabalarının yarattığı ağır adaletsizlik halinin üstlerine yıkılması telaşının bir sonucu.
Hrant Dink cinayeti, genelde azınlıklar özellikle de 1915 hakikatini örtülemeye yönelik politik ve ideolojik hedeflerin topluma pompalanmasının ne yazık ki şaşırtıcı olmayan ama yakıcı bir sonucuydu. İsmail Saymaz’ın kitabının adındaki mükemmel tanımlamayla bir “Milli Mutabakat Cinayeti”ydi bu da. Hrant Dink davasındaki karar, aynı ideolojik ve politik hedeflerin sağlanması ve muhafazası için düzenlenen yargının, yani “Milli Mutabakat Yargısı”nın adalet hedefinden ne kadar uzak kalacağını gösterdi.

BİR UMUT
Davanın toplumsallaşması, “dinibir uğruna giden Ermeni”lerin sonuncusunun Hrant Dink olmasını arzulayanların varlığıyla yakından ilgili. Bu ilgi bir umut, zayıf belki, ama en zayıf umut bile şu karanlıkta güç veriyor.
Şimdi soru şu:
Devletin tanımladığı ve hiçbir zaman adil olmayan “gerçek” mi kazanacak, barış içinde bir arada yaşayabilen bir toplumun ihtiyacı olan ve adalet hedefini üstün tutan “gerçek” mi kazanacak? Bu davadaki toplumsallık Türkiye’deki yargı düzenlenişinin toplumun adalet arzu ve hedefine uygun bir mücadeleye dönüşebilir mi?
Dönüşemezse hem “dinibir uğruna” hem de “milletibir” uğruna canların gideceği karanlık günler daha uzun sürecek demektir, ne yazık ki.

NOT
"Dinibir uğruna", İslam'ın hakim din olması için yapılması gereken fiilleri tanımlayan özel bir terim. 1915 hakkındaki yakıcı bir ağıtta geçer. "Milletibir uğruna" ifadesini, devletin tek ulusa dayandığı ideolojiyi ve onun bu uğurdaki fiillerini tanımlamak üzere kullandım. 

(20 Ocak 2012, Radikal İnternet'te yayınlandı.)

0 yorum:

Yorum Gönder