26 Şubat 2012 Pazar

Baraj ve medya faciası: Ölen "biz"den olmayınca






Hep millet suya döküldü
Elim kemikten söküldü
Yekin Elif bacım yekin
Anayın beli büküldü
(Bir Kozan ağıtı)


İnsan nasıl var oldu? Eski, en eski öykülerden birine (İsa’dan önce 1800’lerden kalan Atrahasis -Yüce Bilginin Şiiri- mitine) göre şöyle: 
Önce sadece tanrılar topluluğu vardı. Sadece yiyip içen Anunnaku’lar ve onlara hizmet eden İgigu’lur. Hal-i pür melal:
“Tanrılar insanı (yarattığında?)
Sıkıcı bir iş yapıyorlardı ve çalışıyorlardı
İşleri çoktu,
Tatsız işleri ağır ve çabaları sonsuzdu
Zira büyük Anunnaku’lar İgigu’lara
Yedi kat tatsız işi zorla yaptırıyorlardı…”
Tanrı da olsanız, başkasına çalışmak zor iştir. İgigu’lar bir gün grev yapar. Büyük tanrılar paniğe kapılır. Ne yiyecek, ne içecek, nasıl gezecekler? Çareyi en büyüklerden Ea bulur, müthiş bir icat: Yeni bir tür yaratılır. İnsan. Bir süre işler iyi gider ama bu yeni tür hızla çoğalır, çok gürültü yapmaya başlar. İlki hak sahibiydi, grevciydi, bunlar hak sahibi değil, demek ki gürültüye mecburlar itiraz ya da isyan için.
Tanrılar sevmez öyle gürültüyü. En büyüklerden Enlil’in tepesi atar, gürültücüleri yok edecektir. Silah çok onda: Salgın hastalıklar, kuraklık, açlık... Fakat, ah o hizmetçisiz kalma ihtimali! İcadın sahibi, Ea araya girer yine. İki tanrının müzakeresinin sonucu. Tufanla çoğunu yok edelim. Gemiye alınacakları, yani kurtulacakları da eskiye göre biraz değiştirelim: Bazı kadınlara kısırlık yollandı, isteğe bağlı ya da hastalık nedeniyle doğurganlık engellendi-yasaklandı, çocukların ölmesi temin edildi ve ömür de kısaltıldı. Evet, sağlık, eğitim, yaşam vs. düzenlemeleri tanrısal işlerdir. İşte eski Mezopotamyalılara göre insan böyle yaratıldı. Tanrılara hizmet için.

GÜNÜMÜZÜN TANRILARI
Bugünkü dünyamızda o tanrılar yok. Yok mu sahi?
Bugünkü dünyamızda bir çalışan insanlar var, çalışmak zorunda olan, çalışmadan yaşayamayacak olan, bir de onları çalıştıranlar, hiç çalışmak zorunda olmayanlar. Çalışmak zorunda olmayanların paraları çalışır, o paralarla çalışan adamları çalışır… En altta, paranın en azı için, günü öbür güne ya bağlayacak ya bağlamayacak kadarı için çalışmak zorunda olanlar yer alır. Bir lokma için.
Bugünkü dünyamızın üstündekiler, o Atrahasis’in tanrılarına ne kadar benziyor? Altındakiler de öyle: Salgın ya da değil, hastalık, açlık, kıtlık, kuraklık… ve bir lokma için mecburi çalışma, can pahasına da olsa…
Tanrılar, insanı var ederken de yok ederken sadece kendi yaşam biçimleri ve yaşam planlarını gözetmişlerdi öykümüze göre; hiçbir aşamada insana yönelik duygusal ya da değer belirten bir ibare yok öyküde. MİT’lerin acımasızlığı mükemmeldir. Bu acımasızlıkla hâlâ anlam üretirler. Tufan kararı alınıp uygulanırken de duygu ya da değer yoktur.
Öykümüz, bütün o süreç içinde insanın ruhuna, kalbine, kafasına, zihnine dair hiçbir alamet de vermez bize. Çalışmak için yaratılmış insan çalışacaktır, ölmeleri istenirse öleceklerdir, o kadar. Ne düşündüklerini, ne duyduklarını, ne yaptıklarını bilmeyiz. Bugünün haliyle dört bin yıl öncenin öyküsü, çalışanların kaderiyle tanrılar toplumunun davranışları önceki gün mini bir tufanda birleşti:

KİMSE GEMİ DE HAZIRLAMAMIŞTI
Adana’da, Kozan'da cuma akşamı bir hidroelektrik santrala ait baraj çöktü, malûm. Hidro elektrik santral şu son dönemin irili ufaklı sermayedarlarının en çok sevdiği yatırım, malûm. Milyonlarca metreküp su bendinden boşandı ve 10 işçi kayboldu. İkisinin cansız bedenine ulaşılmıştı cumartesi akşamı itibarıyla, sekizi aranıyordu. Açıklamalar da böyleydi, “ikisi, sekizi…” Sanki “sayı”lar öldü, insan değil. İnsansa bile “biz”den, yani tanrılardan ve vekillerinden değil… 
Evet, bir zamanlar tanrı denilenlere şimdi insan deniliyorsa, bir zamanlar insan denilenlere artık insan demek o kadar da gerekmez değil mi? Çok duyuluyor son 30 yıldır: “Artık sınıflar öldü, artık sınıfların anlamı yok, varsa da o kadar değil, bu kadar değil…” Yiyici ve kıyıcı tanrılar durdukça, bu sözde bilimsel ya da düşünsel ya da felsefi, işte her neyse, nutuklar boş: Sadece belli bir zamanda, belli bir yerde yiyici ve kıyıcı tanrıların düzenlerinin yürüdüğü yerlerde söylenmiş boş ve geçici nutuklar.
Neyse. Sadede gelelim. Ekmek için ölmek zorunda olanlarla, ölüm tehlikesi altında, can pahasına çalıştıranlardan ibaret değil öykü, ikincilerin işini kolaylaştıran, varlıklarını ikincilere özgüleyen, kendilerini “artık ölümüne çalışmak zorunda olmayan” tanrılarla insanlar arasındaki aşağılık tanrıların yerinde görenler ver bir de. Kıyıcı ve yiyici tanrıların vekillerine.

MEDYANIN HAL-İ PÜR MELALİ
Cuma günü, Türkiye Cumhuriyeti medyasının sınıfsal tercihlerinin, siyasal bağlanımlarının, vicdani yönlerinin ve hepsinden de önemlisi ahlaki kodlarının 4 bin yıllık bir öykünün çekirdeğindeki zalim köleleştirici ve yiyici tanrıların midelerine göre şekillendiğinin su yüzüne çıktığı gündü. Bir mini tufan yaşandı, kim insanlık gemisinde, kim yiyici tanrıların gemisinde onu anladık.
Devletin de muhalefet dahil siyasetin de gündeminde yoktu. Gazeteler manşete değer görmedi. CHP kurultayı, Ergenekon, özel yetkili savcılar, 28 Şubat, iktidarın ulvilikleri ya da banallikleri ve bir de sözüm ona bilimsel bir başarı öyküsü, yüz nakli. Beş saat sonra bitecek, sonu baştan belli toplantıların yapıldığı kapıların önünde beş saat canlı yayın yapan televizyonlar için de sekiz yurttaşın kayıp olması “rutin”den daha önemli değildi.
Öyle ya, ne yürürlükteki ekonomik ya da siyasi egemenlerin söylemlerine yarayacak bir yan vardı vakada, ne de kavga ediyor görünen ideolojik muarızların üzerinde uzlaştıkları konulardan birindeydi 10 canın kaybı… Daha Türkçesiyle, ne orta sınıfların eğitimli, güzel üyeleri  kaybolmuştu, ne “karanlık güçlerin zalim terör aygıtının” yetim öksüz bıraktığı ya da bırakacağı masum çocuklar vardı ki kirli ajitasyon laflarının altına hareketsiz-hareketli görüntüler döşensin, duyguculuk yapılsın… Ne oturdukları evin yıkımı ihtimalini hatırlatacak hain, rantçı hıyar müteahhitler söz konusuydu ki boş feveranlar yayılsın… Baraj işte, yapmak zordur, değil mi? Baraj şantiyesi yan gelip yatma yeri değildir, değil mi? Bu işin fıtratında bu vardır, değil mi? Hülasa "biz"in orada ölme ihtimali yoktur… Değil mi?






MERAKLISI İÇİN NOTLAR


Gazetelerin hepsi, öznesiz, "Baraj çöktü, 10 kayıp, ölü..." kalıbını kullanmıştı. Öyledir, barajlar kendiliğinden yapılır, kendiliğinden çökerler. Gazeteler "HES" kısaltmasını kullanmaktan özenle kaçınmış gibiydi, tartışmalı, netameli iş yok der gibi. En ilginci birinci sayfa düzenlerindeki benzerliklerdi, "ideolojik olarak" en zıt taraflarda çarpışıyor görünenler dahil. Sanki "gizli bir el", bütün gazeteleri önüne koymuş, üç gruba ayırmış ve tasarlayıp ellerine vermiş gibiydi gazete yapanların...

Birinci sayfalarda:
Haber sadece Sabah gazetesinde logonun üstüne konulmuştu. Sadece HaberTurk gazetesinde logonun hemen altında görülebiliyordu (iki başlıktan biri olsa da, iyi konumdu.)
Hürriyet, Akşam, Zaman, Star ve Vatan yaklaşık aynı büyüklük, 1 ile 2 sütun arası, resimsiz görmüştü haberi. Tabii ki sayfanın alt tarafında.
Yeni Şafak, Türkiye, Takvim, Posta, 2 sütun civarı, minik bir resimle.
Taraf, Cumhuriyet, Milliyet ve Güneş, üç sütunluk, fotoğraflı.
Birgün, Milli Gazete, Akit, Yeni Asya, Sözcü… Hiç yok. Bu son grup muhtemelen baskı saati sorunu yaşıyordu. Ama… Ama… neyse…
Radikal, hiç yok, ama üçüncü sayfasında var!






26 ŞUBAT PAZAR GÜNÜ, BİRGÜN İÇİN ÖZEL EK




Gazetelerin pazar günkü durumu, cumartesi gününden de vahimdi. Çünkü  cumartesi gününün gazeteleri basılırken can kaybının sadece ikiyle sınırlı olma ihtimali vardı, oysa pazar gününün gazeteleri basıldığı sırada artık artık on emekçinin can verdiğinden emindi herkes. Ama demek ki 10 emekçi birinci sayfada yer bulacak kadar büyük kayıp değildi, kıyıcı ve yiyici tanrıların ülkesinde.
Cumartesi gününün gazetelerini okurken ve yazarken, Birgün gazetesinin "baskı saati sorunu" nedeniyle yer verememiş olabileceğini not ettim. "Ama..." kaydıyla. Evet, pazar günü Birgün beklendiği gibi manşetini yapmış, "kâr arzusu-cinayet" denklemini kurmuştu. 
Ellerine sağlık demeliyim, ama.... Evet "ama"ya geliyorum: Baskınız bitti ve 10 işçinin kâr cinayetinde öldürüldüğünü öğrendiniz. Sosyalist bir gazetesiniz. Oturup ağlayacak mısınız? Bir yolunu bulup o gazeteyi basacak mısınız, yeniden, eskisini çöpe atarak. "İmkanlar, koşullar, maddi durum..." filan denilebilir, biliyorum, bilmediğimden değil, zordur. Ama diğerini yapamıyorsan henüz "yeterince" gazete olmadığını kabul etmek gerekir. Ayıplamak için, suçlamak için yazmıyorum, bu "zorunluluğu" kabullenmek istemediğim için yazıyorum.
Bu durum tabii aynı zamanda gerçekten muhalif olabilecek medyanın kıstırıldığı yeri de gösteriyor, biliyorum. Cumhuriyet, Sözcü vb. gazetelerde temsil olunan medya kanadının hiçbir "muhalif" yanının olmadığını da bilmem eklemeye gerek kaldı mı, bugünkü hallerini görünce...
Bir de gözüm, en azından bugünkü Birgün'de, birinci sayfada değilse de içerde, "Dün şu nedenle yetişemedik. Özür dileriz" notunu aradı.


(Kaynaklar: “Mezopotamya”, “Eski Yakındoğu”, Jean Bottero, Dost yayınları. Enûma Eliş, Alexandre Heidel, Ayraç Yayınları.)




DEVAM YAZISI İÇİN
Benden duymuş olmayın, yedi işçi hâlâ kayıp!



0 yorum:

Yorum Gönder