30 Haziran 2013 Pazar

Hedefimiz karakolsuz barış değil mi?

Lice’den kara haberler geliyor. Eyvah ki ne eyvah.
* * * 
Kürt’ü şöyle ya da böyle ama muhakkak yok etmek isteyenler dışında, kim barış sürecini nefesini tutarak, yutkunarak, inancına, meşrebine göre dilekler, dualar, niyazlarla izlemiyor ki? En eleştirel bakanlar bile, içten içe derin bir umutla hop oturup hop kalkmıyor mu, aman bir kaza çıkmasın, aman ecinniler işe karışmasın diye? Türkiye’nin, Kürdistan’ın yaşamın altın çağındaki fidanlarının toprağa düştüğü, o toprağın üstündeki insanın, ahlakın ve cümle mahlukatın çürümeye zorlandığı yıkıcı bir savaştan, bir mümkün barışa doğru yol alırken başka nasıl davranılabilir?

28 Haziran 2013 Cuma

Sanığın Yabancılığı


Biz ilk kanı gördük, kanatılmışı. Yaşayan kandı sanki. Yara. Ve yaralı o kandan oluşmuş gibiydi.

Bize baktı, evet. Kanın gözleri olabilir mi diye şaşırdık göz göze gelince... Suçlu sandık o an kendimizi. Bakması ve kanaması sonsuza kadar suçluya bakmak üzere donmuştu sanki. Bakışlarının değdiği her yerde suç ortaya çıkıyordu...

Nereye gidebilirdik bu kadar büyük bir suçu üzerimize alıp? Yardım istemedi bizden. Başladığınızı bitirmemizi istedi, aksine.

Hekimlerimiz, onun yaranın ta kendisi olduğunu söylemedi bize. Bırakıp gidersek içimizde kanamayı sürdüreceğini, bizim içimizde ve çocuklarımızın...

Sonradan teşekkür etti, evet, ama içten içe kırgındı bize de. Bir gece çekip gitti, bir not bırakıp: “Dilerim hiç acıyı görmezsiniz.”


Öğrendik, göz değil acıdır acıyı gören, mahkemelerinizde.

26 Haziran 2013 Çarşamba

Mektup


Yazdıklarımdan sadece senin mi şikayetçi olduğunu sanıyorsun? Düşlerimi gönderebilsem sözcüklere mi sığınırdım? Benim sesimden kendi bildiğini konuşan sözcüklere, benim elimden kendi biçimini yazılayan?

Işıltılarını övüyorsun bazen: Yüce gönüllülüğünden biraz, biraz beni de inandırmak istediğinden bağımızın daha güçlü olduğuna, ya da başka, bir bilmediğim nedenden...

Bazen her şeyin yerli yerinde olmasını alkışlıyorsun: Cesaretim kırılmasın diye biraz, biraz neyin yerinin neresi olduğunu kimse bilmediğinden ya da...

Yakınmalarınsa, cümle daha yarılanmadan gelip buluyor beni; "Karabasan ama bu" diyorsun, "Düş bunlar" ve soruyorsun çokça:
"Nedir ki bunlar? Bu kalbini açacakmışçasına başlayıp, boş bir karanlığı önüme sunanlar? Bu yanıt verirken soruyu büyütenler, bu soru sorarken yanıtı öldürenler? Bu acıdan söz edecekken sözü acıya çevirenler? Nerede senin sevgin? Nerede sıcaklığın? Nerede heyecanın? Nerede mutun?"

Yaşamımı kınıyorsun böylece. Harflerin, hecelerin, sözcüklerin, cümlelerin sana kadar taşıyamadığı yaşamımı. Olmayan yaşamımı...

Sözcükleri yolluyorum sana. Bakma ışıltılarına, çiğnenmiş, öğütülmüş, kesekleri onlar sonsuz sayıda ağzın. Beni sana bağlasınlar istiyorum yine de elin bağıyla, gözün, tenin... Sesin, nefesin. Bir düş bile kurulmuyor oysa onlarla, bir düş bile aktarlamıyor.

Düşlerim. Gördüğüm anda benim olan, anımsadığımda kopmaya başlayan benden, ne olacaksınız siz, anlatmaya koyulduğumda? 
Onlar hazırlıyor beni sana oysa, onlar bağlıyor. Onlarla yürüyor varlığın zihnime, su ağaçta yürürcesine.

Bir uçurum düşüşüdür onlardan sözcüklere her geçişimse...

Yavuz Sultan Selim ve Sabiha Gökçen adları hakkında suç duyurusu

Toplumun bir kesiminin aklında, 
ruhunda ve bedeninde 
yara açan isimlerin 
kamusal yapılara verilmesi, 
yarayı açan 
hareketi tekrar etmektir.  
Yavuz Sultan Selim 
ve Sabiha Gökçen 
isimlerinin kamusal yapılara verilmesi, 
ilişkili oldukları şiddeti 
sembolik planda tekrar etmek demektir.
Kamu hizmeti değil, kamu hezimetidir.

20 Haziran 2013 Perşembe

Rejimin terminatörü olarak belediye zabıtası

İzmir ve İstanbul’da da mide bulandıran zorbalıkların faili polisler açığa alınmış. İzmir’de sahil kıyısında gençleri coplayıp, birinin saçını çeken polis ile İstanbul’da dakikalarca bir yurttaşa şiddet uygulayan bir polis.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, "4 zabıta memuru açığa alındı, taşeron 3 zabıta memurunun iş akdi feshedildi" diyor. Bunlar, Gezi Parkı’nda çadırları yakanlar imiş.

Alayıvala ile açıklıyor yetkililer. “Bakın ne kadar adiliz, hukuk dışı iş yapanları hemen soruşturuyor, hemen açığa alıyoruz” gibilerinden. Böylece hükümet, “orantısız güç kullanımı” konusundaki şikayetlere ilişkin hassasiyetini örneklemiş olup, eylemlere ve eylemcilere yönelik söylem, fiil ve işlemlerini haklılaştırmayı umuyor.

16 Haziran 2013 Pazar

Eytişme


 
-         Kardeşler, kaçalım buradan, uzağa gidelim!
-         Sen kendi uzağındasın zaten. Hem niye götürelim seni, kendimiz için ayırdığımız yere?

     (...)

-         Kardeşler, sarılalım birbirimize!
-         Yapamayız, mermerdeniz biz, tunçtan, alçıdan. Kalıcıyız biz, iz bırakacağız ağırlığımızla dünyaya. Göğe yüklesen yapılarımızla ve yerin yedi kat dibine inen. Sen çamurdansın, toprak olacaksın kaidemize en son.

(...)

-         Kardeşler, konuşalım, konuşalım!
-         Biz konuşuyoruz gök gürültüsü gibi dilimizle zaten, kapılamayız toprak oluşun gürültüsüne, işitmesi zor çimen sesine.

(...)

-         Kardeşler, susalım, susalım!
-         Çığlığa benziyor susman senin, konuşman gibi aynı. Tufanımız var senin için, dumanımız, duvarımız. İstediğini yap ardında, bizden uzakta.

(...)

-         Kardeşler!

-         Kardeş değiliz seninle! Geri dön, benzerlerinin yanına. Çürüme senin doğan. Daha olurken ölenlerdensin. Ölümlülüğünü bulaştırma ölümsüz biçimlerimizin dünyasına…

12 Haziran 2013 Çarşamba

Direnişte bir kedi


Bir kafe bar. Gazla iki gözü iki çeşme olanların buluşup birbirine baktığı bir mekan. Birbirinin yüzüne, gözüne, yaralarına. 

Arada, göze fazla görünmeyen bir mağdur. Gözyaşları dindikten, çayını, kahvesini, birasını, neyse artık meşrebi, tercihi, alıp önüne koyduktan sonra oturanlardan birinin fark ettiği bir mağdur.

İnce, sevecen, kaygılı bir ses, “Canım”, çığlık gibi az, bir kötülüğü yeni fark etmiş bir çığlık.

Orada, köşe yerde bir sandalyenin üstünde yumuk yumuk, az akmış gözleriyle, tüyleri diken diken. Bir kedi. Huysuz iyice, oysa alışık ele, kucağa. Gözlerinden anlaşılıyor mesele. Gaz gözlerini, asabını bozmuş besbelli. Dışarısı içeriden beter, gidecek yeri yok. Zaten burada büyümüş, fazla bir yeri bildiği de yok.

O solüsyonlardan birini denesek? Deniyor da keşfin sahibi el. Fakat, sevmiyor. Suyu sevmiyor. Kedi bu. Fırlayıp kaçıyor, bir başka sandalyenin altına.

Sonra bir başka gazdan kaçan grup giriyor içeri, herkes birbirine derman olmaya dönüyor yeniden.
Kedinin çare diye bulduğu, bildiği oradan oraya kaçmak… Kuyruğu havada. 

Sezi Karakoç idi değil mi soran:

“Kim verecek kedilere trafik bilgilerini,
Ki hayatlarıyla ödemekteler bir yandan öbür yana geçmeyi.”

Daha ne çok soru var soracağımız, şu “medeniyyet”imizin faillerinin işlerine dair… Hiç soranımız yok.

Bir kedi de değildi Gezi'deki devletlu gaz toz bulutunda perişan olan. Parkın, sokağın kedilerinin köpeklerinin hali nice oldu? Hiç bilenimiz yok...

Var mı?




Karar


Bak, çiçek açıyor!

9 Haziran 2013 Pazar

MEŞKLER: Nedir bu AVM aşkı?


Bu AVM aşkının bir anlamı olmalı. Alışverişin değil, çünkü alışveriş için AVM gerekmez, alışveriş eskidir, çok eskidir, çok işe yarar, alış verişi öğrenmek, savaşmamayı öğrenmektir biraz da, binlerce yıllık bilgi. O halde AVM bir alış veriş yeri olarak önemli değildir o kadar da, başka anlamı olmalıdır. Son zamanlarda yapılan AVM’ler isimlerinin yanına bir “YAŞAM”ı ekliyorlar. “Alışveriş ve Yaşam Merkezi.” Yaşam’la ilgili bir şeyler var o halde orada. Hayati bir şeyler.

8 Haziran 2013 Cumartesi

Polis yoktu ki orantısı olsun!

Gezi eylemlerinde 
bir daha gördük ki polis, 
polislikten çok 'savaş gücü' gibi kullanılıyor.
"Aşırı uçlar. Yasadışı örgütler. Gizli çeteler. Marjinal gruplar. Dış ajanlar. Vandallar. Yakıp yıkma peşinde olanlar. Darbeciler. Ergenekoncular…” 
Ne çok şeytan çağrılıyor Gezi eylemlerine polisiye-adli-siyasi cevapları haklı çıkarmak için. Tanıdık şeytanlar. Siyasetin ortaçağından. Peşinden suçlar sıralanıyor: “Kamu malını tahrip, esnafa zarar verme, vatandaşın malına zarar…” Rakamlar eşliğinde. Arada, “Gaz, evet, orantısız” formülü etrafında sözde itiraf, yarım ağız özür duyuldu. Yarım ağız, çünkü özür “özür diliyorum” demekle dilenmiş olmuyor. “Orantısızlık” itirafı, can kayıplarının, sakatlanmış, incitilmiş yurttaşların haklarını öne almaya yetmez. Temeldeki hukuksuzluğu gideremez.

6 Haziran 2013 Perşembe

MEŞKLER: Gezi eylemlerinin mistifikasyonuna hayır!



Gezi eylemleri, bir eyleme daha çağırıyor. Düşünmeye.
Yavaş yavaş sesler duyulmaya da başlıyor. Örneğin Nilüfer Göle, T24com.tr’den iddialı bir başlıkla topa girdi.
“Gezi: Bir kamusal meydan hareketinin anatomisi” başlığıyla topa girdi. İnsan, öngörülmemiş ve katılımcıları dahil herkesi şaşırtan bir eylem dizisinin, hareketin  “anatomisi”nin anlatılacağını duyar da heyecanlanmaz mı? Fakat, yazı ne yazık ki başlığı pek taşıyamıyor. Yazının kendisi de Gezi neşesi diyeceğim bir hisle malul sanırım. Gezi sarhoşluğu mu desem? Neyse.

5 Haziran 2013 Çarşamba

Taksim'in başını da duman kaplamış

Ortalık toz duman. 
Neyin tozu, dumanı bu? 
İktidar için cennet sayılacak 
bir toplum kurma arzusunun 
toz dumanı. 
Toplumsal cehennemler çünkü, 
cennet yaratma 
faaliyetinin bildik sonucudur.




1 Haziran 2013 Cumartesi

EYLEM MEŞKLERİ: Çok ders var bu beş günde


Beşibiryerde günün kayıtları-notları.
Bunlar kayıt-not,
fikir değil, fikir arkadan gelir ya, içindeyken düşünülecek gibi olmayan günler için özellikle doğru bu, hep arkadan gelir fikir,
eylemin çocuğu olarak; bir zamanlar atası olduğu eylemin çocuğu….
(Mükerrer ama...) Neoliberal otoriteryen muhafazakârlığın toplum tasarımı, bir savaş tasarımıdır. Biber gazı stokları, örneğin, sadece Türkiye’nin bir güvenlikte israfçılığı değildir; İngilizler de, Amerikalılar da bu türden “yurttaşa yönelik çatışma”ya hazırlık için çok ciddi paralar harcıyorlar. Neo-liberal çetelerin arzuladığı yeni dünya düzeni, içerde-dışarda savaş düzenidir. Kentsel dönüşüm, kentin gelecekteki çatışmaları da düşünülerek yürütülüyor; Türkiye'de de daha önce yapan o ileri mi ileri ülkelerde de...