26 Haziran 2013 Çarşamba

Yavuz Sultan Selim ve Sabiha Gökçen adları hakkında suç duyurusu

Toplumun bir kesiminin aklında, 
ruhunda ve bedeninde 
yara açan isimlerin 
kamusal yapılara verilmesi, 
yarayı açan 
hareketi tekrar etmektir.  
Yavuz Sultan Selim 
ve Sabiha Gökçen 
isimlerinin kamusal yapılara verilmesi, 
ilişkili oldukları şiddeti 
sembolik planda tekrar etmek demektir.
Kamu hizmeti değil, kamu hezimetidir.




Kerbela, İslam tarhinde, İslam içnd bir trajedi olarak da tanımlanır; 1400 yıl canlı kalan bir yarılmayı yaratan trajedi. Fakat, “trajedi” kavrayışı, daha çok ladini ya da bilimsel denilebilecek bir kavrayıştır. Şii, Alevi kavrayış için konu bir trajediden çok ötededir; onlar için Kerbela bir kurucu olay, bir kurucu yaradır. Şii ya da Alevi oluşun bir parçasıdır. Bir zamanlar tarihte olup bitmemiştir, bugün hala ruhta, zihinlerde ve hatta bedende olmaya devam etmektedir.
Hüseyin adını zikir eşliğindeki gözyaşı ve sinezenlik sadece hafızayı canlı tutan sembolik yas işlemleri değil, onu doğrudan bedene kazıyan bir jest, bir yazılama işlemidir. Bu yüzden “Alevilik Ali’yi sevmekse biz de Aleviyiz” sözü, bizzat Başbakan olmak üzere, hükümet ve iktidar mensuplarından sık duyduğumuz söz, Aleviliği tahkir kastını sübjektif olarak taşımıyorsa bile, incitme kastından ayrıştırılamayacak bir taş haline bürünür. Konu, “Ali sevgisi, Ehlibeyt sevgisi”nin bir tekel olarak görülmesi değil, Kerbela üzerinden o sevginin bir acıyla birlikte kurucu öğeye dönüşmesidir. Teolojik ve tarihsel tartışmalarda sonuç nereye bağlanırsa bağlansın, toplumsal ve bireysel kurucu özellik değişmeyecektir: Kerbela bir yaradır, eski bir yara değil, yeni bir yaradır; her yeni yarada, darbede açan ve o yeni yara ve darbeleri kavramaya yarayan temel bir darbe ve yara. Kim bilir, belki de Alevi bir nefesindeki, “Seversen Ali’yi değme yarama” dizesi bu uyarıyı taşımaktadır.
Ağır kötülüklerin, beşeriyete hakaretlerin Kerbela’ya atfen algılanması, ruhta, zihinde ve bedende kazılı bu “yazı”nın bir etkisidir: Bugünden geriye Sivas’ın, Maraş’ın, Elbistan’ın ve Dersim’in Aleviler içinde kavranışı Kerbela’dır. Alevi ruhunda, zihninde ve bedenindeki Kerbela yazısının her canlanışı, akıl dışı temel bir kötülüğün canlanışıdır. Yatışmaz üzüntü, geçmez korku ve öfke.
Bugünden geriye giderek her birinin bir kriminal alan olduğunu da eklemek gerek: Sivas, Maraş ve Dersim, insanlığa karşı suçlar olarak övülemez, onaylanamaz ve tekrarını hazırlayacak, bırakın hazırlamayı, çağrıştıracak fiil ve söylemlere izin verilemez. Bunların övgüsü ve yüceltilmesi, barış içinde bir arada yaşama arzusunun yokluğu ve dahası, barış içinde bir arada yaşama imkanının çökertilmesi kastını içerir. Bu nedenle İstanbul’da havaalanına verilen Sabiha Gökçen adı, arkasındaki parıltılı yüceltme fikriyatıyla birlikte bir suçtu, isim hala durduğuna göre suç hala işleniyor. Tıpkı, yakın dönemde Mustafa Muğlalı adının Van’da bir kışlaya verilmiş olması gibi. O kışlaya verilen ismi kaldıran iradenin, benzer suçları içeren fiillerden de uzak durması, sadece tarihsel bir algıya yönelik hassasiyetin değil, kriminal alandaki sonuçlarına yönelik bir aklı da barındırıyor olması gerekir.
Gelelim Yavuz Sultan Selim adına. Bu isim de Alevi varoluşu için Kerbela’ya atfen okunur. Alevi aklı, ruhu ve bedeninde Kerbela müsebbibleri ve failleri yanına yazılı bir isimdir. Alevilerle birlikte barış içinde yaşamak istediğini öne sürecek bir iradenin bu ismi kamusal bir yapıya vermesi, kendi iddiasını çöpe atmasıdır: Kamusal irade olduğu iddiasını. “Biz Yavuz’umuzu bulduk, siz de Şah’ınızı bulun” demek olur. Kin ve düşmanlık külünü savurup, közünü harlandırmak olur. Modus vivendi’nin imhası olur. Kriminal alanda da, sosyolojik planda da, politik açıdan da açıkça saldırgan bir modus operandi olur. Hasılı, barış içinde bir arada yaşayan bir toplumdan başka her şey olur.
Yavuz sevgisi, sempatisiyle Alevilerin algısı arasında kökten bir uyumsuzluk, bir uzlaşmazlık bulunması hiç “makul” bulunmayabilir, fakat çeşitli biçimlerde objektifleştirilmiş bilgilerle aşılacak bir rasyonel alanda değiliz, bedene kadar geçirilmiş zihin ve ruh unsurları alanındayız. “Sizi yaralıyorsa yaralasın, bize şifa oluyor” demeye getirirseinz, “barış içinde bir arada yaşama”yı, bir tarafın acısını içine gömmesi, boynunu bükmesi olarak anlıyorsunuz demektir. En güçlü bir egemenlik için bile akıllıca sayılmayacak bir seçim. Seçim sizin. Seçimle geldik her şeyi yaparız derseniz, o seçimi de anlamlı kılan ilkeler ve ülküleri yerle bir etmiş olursunuz. Bu tür seçimler hiç hayırlı olmadı, ne bir kişiye, ne bir topluma, ne de bir devlete.
Başa döneyim, başlığa: Sabiha Gökçen ve Yavuz Sultan Selim isimlerinin kamusal yapılara verilmesi, ilki için öncelikle Kürt Alevileri, ikinci için tüm Alevileri kendi cinayetlerine ya ortak ya seyirci olmaya çağırmaktır. Sembolik planda o şiddetin tekrarıdır.
TCK’daki “halkı kin ve düşmanlığa kışkırtma…” suçu tam da bunu tanımlar. “Kışkırtan güçlü egemense, suç değil kamu hizmeti vardır” demek, kamunun çok önemli bir kesimini kesip atmış olmak demek olur. O halde tam da “savcıları göreve çağırıyoruz” denilecek bir noktadayız, son dönemlerin moda çağrılarından biri diyerek küçümsemeyin. “Adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun” düsturu, “Devletin egemenlerinin dediği olsun, isterse kıyamet kopsun” düsturuna dönüşmemelidir, zira her biri ayrı gelecekler hazırlar. Ayrı mahşerler. Birinde hak konuşmuştur, diğerinde haksızlık. Biri adalete doğru bir adımdır, diğeri Kerbela’ya.

(25 Haziran 2013

1 yorum:

Yorum Gönder