27 Haziran 2015 Cumartesi

Kürt'ün anası, Kürt'ün devleti



“Eeeey Diyarbakır”
diye başlamıştı. “Eeeey Diyarbakır, kardeşlik şehri…” Açılıma kendisi inandı mı hiç bilinmez, fakat kamuoyunun güçlü biçimde inandığı, umutlandığı günlerdi. Şivan Perwer’in geldiği gün. 16 Kasım 2013’te. Mesut Barzani’nin kürsüye çıkıp Kürtçe konuştuğu gün. Tayyip Erdoğan o gün “Kürdistan” da diyecekti. 


“Patlayın da çatlayın” dercesine, bile bile. Peşinden gelen eleştirilere de hiç pabuç bırakmayacak, Mustafa Kemal’le ve “tarih bilgisi”yle cevap verecekti; işte 19 Kasım 2013’te söyledikleri: “MHP ve CHP milletvekilleri gitsinler ilk meclis zabıtlarını okusunlar. Bugün karşı çıktıklarını orda görecekler. Kürdistan kelimesini o meclis zabıtlarında görecekler. Anasırı İslam kavramını o zabıtlarda görecekler. Biraz daha geriye Osmanlıya gittiklerine doğu ve güneydoğunun Kürdistan eyaleti olduğunu görecekler.”

Sürece hiç inandı mı?

Tayyip Erdoğan, tekrar edelim, çözüm sürecine hiç inandı mı, inanmadı mı bilinmez, fakat sürecin arkasında bu kadar güçlü durduğu günlerde oylarının hep arttığını iyi biliyordu. Yani inanmasa da inandırmıştı sürece. 17-25 aralık operasyonuna rağmen tüm belediyelere başkan adayı olarak her miting meydanına çıktığı 30 Mart 2014 yerel seçimlerini kazanmıştı. Yine peşinden cumhurbaşkanlığı seçimini kazanırken aldığı yüzde 52 değildi sadece çözüm sürecine destek olan. Selahattin Demirtaş’ın aldığı yüzde 10’a yakın oy zaten çözümü talep edenlerin oyuydu. Üstelik, faşizan gericiliğine ve Kürt düşmanlığına rağmen Ekmeleddin İhsanoğlu için sandığa giden CHP’lilerin aslında çok büyük bölümü, çatışmasızlığı, çözümü, barışı istiyordu. Yüzde 60’in çok üstündeydi “çözüm” oyları. Ne oldu o oylara? O oylara olanları açıklayacak en önemli şeylerden biri, Erdoğan’a neler olduğu. 
Cumhurbaşkanı seçildikten sonra özellikle, Türkiye’nin sağlı sollu merkez siyasetinin ve nüfusunun önemli kısmının muzdarip olduğu “büyüklük hastalığı” kendisini iyice gösterdi. Siyasal bir formda. Erdoğan’ın da emekleriyle büyüyen hiper sağ anlayış, devrim olmadan devrim olmuş gibi, herkes kendisini dinlemeye mecbur gibi, anayasa ve yasa çiğnemek herkese suç ama ona sevap gibi, tarihe ve geleceğe ilişkin sağ fantazmalar siyasal proje olabilir gibi düşünerek, davranarak, ülkedeki her şeyin iplerini kendi ellerine geçirme kavgasına girişti. Yüzde 50’ye dayanmış muhafazakar merkez sağ oyları artırmak için marijinal alanlarda uyuklayan milliyetçi, millici, ırkçı oylara yöneldi. Daha önce de denenmişti bu oylara oynamak. Savaştan başka işe yaramamıştı. Fakat söylemlere dadanan şey, sadece söylemlerde kalmıyor. O devletçi, milliyetçi, ırkçı söylemler eşliğinde gelmesi beklenen oylar, zaten sorunu yaratan o ruha yönelik davetler itiraz gördükçe, itiraz edenler terörist sayıldı.

Devletlu buluşma


Konu basit, çok basitti: Kürt siyasal hareketine ve bileşenlerine terörist dediğin zaman, taktik stratejik zamanlamayla ilgili kaygılar, sebepler filan seni aklamaz; gide gide Alparslan Türkeş ile Mehmet Ağar ile Süleyman Demirel ile Deniz Baykal (pardon) Birgül Ayman Güler ile Tansu Çiller ile filan buluşursun. Saraya çekilmiş Erdoğan’dan en son gelen açıklama, başkanı olduğu devletin temel kodlarına tamamen uyum sağladığını gösteriyor: 
“Suriye'nin kuzeyinde, güneyimizde bir devlet kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz. Bunun bilinmesini istiyorum. Bedeli ne olursa olsun bu konudaki mücadelemizi sürdüreceğiz. Bölgedeki terörist grupların desteği nereden aldığını biz de biliyoruz, ilgili herkes de çok iyi biliyor.”

“Türkiye’nin güneyinde devlet…” Türkiye’nin eski korkusu. En eski korkusu. Kurulduğu zaman, güneyindeki ve doğusundaki devletlerle birlikte bir konu anlaşmışlardı çünkü, “savaştık” dedikleri o emperyalist rakipleriyle de anlaşmışlardı: Kürtleri aramızda bölüşelim. Kürdistan adını silelim. Böyle iyi. Üç millet, dört devlet, oh ne ala… Erdoğan’ın kendisi, bizzat kendisi, Mesut Barzani’yi Diyarbakır’a çağırdığı döneme kadar gelen süreç içinde bu anlayışa az çatmadı, az laf saydırmadı. Şimdi Erdoğan, Meclis’in en yaşlı isim ve kendisinin seçim yarasına ilk üfleyen isim olan Deniz Baykal’ın söylemekten kıvanç duyacağı kindar sözü rahat rahat söylüyor. 

Kürt'ün anası ile devleti

Erdoğan hep mi böyleydi? Bilemeyiz. Kimsenin derununu bilemeyiz. Fakat “devlet başkanlığı” yoluna girdiği günden başlayarak adım adım bu kadim kurucu Kürt düşmanı çizgiye döndüyse, devletin başına geçerken yanında olan ve geçtikten sonra yanında olacak kişilerle bu işin bir ilgisi olduğunu öne sürebiliriz: 
AK Parti’yi de rahatsız ettiği anlaşılan (Davutoğlu seçimden sonra ilk anlamlı cümlesinde, “Halktan başkanlık sistemini istedik. Vermedi. Artık cumhurbaşkanlığı anayasal sınırlarla devam etmelidir” demedi mi?) “en yeni Erdoğan”, kendi kişisel bürokrasisi ve devlet bürokrasisinin bir uzlaşmasını ifade ediyor bize. Bu uzlaşma heyetinin bireysel kişi-gup çıkarları ve ideolojik çıkarları “Kürtsüz” bir Türkiye ve Kürtsüz bir Ortadoğu hayali görüyor. Yoksa, Türkiye’nin içindeki Kürtler “ayrılma değil Türkiyelileşmemizi güçlendirecek demokrasi” gibi Türklerin anlaması kolay ama Kürtlerin anlaması aslında çok zor olan bir fikri güçlü biçimde hayata geçiriyorken, “Türkiye’nin güneyindeki” PYD liderleri “Anlaşma, uzlaşma, dayanışma” çağrılarından helak olmuşken, neden birden bire eski genelkurmay başkanlarının en sevdiği fiş gündeme sürülüyor: "O devlete asla izin vermeyiz." 

Türkiye'nin güneyindeki seçim

Kürt anasını görmesin anlayışı eskiden beri Kürt devletini görmesin formatındaydı siyaseten zaten. "Analar ağlamasın" lafı da Kürt'ün anası için geçerli değil, o isterse Kobane'de Şengal'de olduğu gibi kan ağlasın, ister Diyarbakır'daki gibi ağlasın. Kime ne? Bu bir seçim ama, siyasal seçim. Bu siyasal seçim, son genel seçimde Kürt oylarının Kürtlerin “birlik projesi”ne gitmesine karşı bir cezalandırma seçimine de benziyor. Erdoğan ve devletinin kadroları, ne içerde ne dışarda barış istemiyor anlaşılan. "Türkiye'nin güneyinde"ki Kürtleri yok etmeye yemin etmiş gibi saldıran IŞİD grupları katliam üstüne katliam yapıyorken, "devlete izin vermeyiz" lafına asılma sadece demagojik bir çıkış değil, nefretini içinde taşıyan bir çıkış. 
“Eeeey Diyarbakırr diye kurulan sevgi cümleleri, yerini nefret cümlelerine bırakıyor yavaş yavaş. Öfke belagatinin hep kazandırdığını zannedenler ne kadar yanılıyor! "Milliyetçiliği ayaklar altına aldık" diyenler ne kadar yanılıyor! Haberleri yoksa biri söylesin: Kürtlere karşı milliyetçilik de milliyetçilik sayılıyor. Ümmet dediğiniz şey de Kürtsüz biraz eksik kalıyor, ümmet denilemeyecek kadar. 

24 Haziran 2015 Çarşamba

Ona masa demezler



I

Büyük. Masa büyük. Masa çok büyük. 




Etrafında 29 kişi var. Çok mu? Pek değil. Birçok “resmi” yemek sofrası çok daha fazla kişiyle kuruluyor. Birçok davet daha çok kişiyle oluyor. Sorun çoklukta değil. Büyüklükte. Oturulan yerin büyüklüğünde. 
Büyük bir masa. Masa mı? Masa mı bu sahiden? Bir daire. Çemberinde bir heyet. Herkes birbirini görsün, herkes birbirini dinlesin, herkes birbirine baksın için. Bu büyük mesafe, herkesin birbirine bakmasını sağlasa da birbirini “görme”sini sağlar mı, kuşkulu. Fakat davet sahibi, herkesin birbirine bakmasını istiyor. Ki böyle kurmuş sofrayı. Sofra mı? Yemek yendiğine göre sofra, oturulduğuna göre masa, ama sahiden öyle mi?

Herkes birbirini gördüğüne göre, sofradan/masadan azami iletişim murad edilmiş. Sofrayı kuran, masa sahibi, herkesin birbirine bakmasını istemiş, birbirini görmese de; en azından kendisi herkese bakmak istemiş, bu kesin ve kendisinin aynı anda görülmesini istemiş. Bu da kesin. Masanın büyüklüğünü önceden bilen bir tek o, sofrada olanlardan. Çember, bir yerde boş. Tam sofrayı kuranın, masa sahibinin, asıl makamdaki kişinin karşısı mı orası? Yani çember bir yerde değil, iki yerde mi kırılıyor: Asıl makam, bir de onun tam karşısı… Tam karşısında oturmaya layık kimse mi bulunamamış? Kim bilir...

“Eğri oturalım doğru konuşalım” denilir, zahmetli oturumlu yerlerdeki sohbetin tadı, kıymeti için. Burada eğri oturulmaz, doğru konuşulur mu, o da meçhul.
Ama eğrilik değil konumuz, büyüklük. Yuvarlak masa sohbeti, masa hangi büyüklüğe ulaşırsa hâlâ yuvarlak masa sohbeti olarak kalabilir? “Sohbet” çünkü her büyüklüğü kaldırmaz, iki kişiden bir fazlası için bile zorken “sohbet”, 29 kişilik bir halka için, seslenmesi ve işitmesi zor bir daire için daha da zor. Bir “sohbet”ten çok, sohbet görünümlü bir gösteri, bir şov. Bu aralar din bildiği söylenen kişiler tarafından sık sık düzenlenen “sohbet”ler var, televizyonlarda. Hep o din bildiği söylenen kişi konuşuyor, ama ona sohbet deniliyor, nedense, nasılsa. Bu sofradaki kişiler de din bilginleri imiş, birbirine şov yapacak değiller herhalde. (Umulur ki, içlerinden biri bu türden şov sohbetlerine karşıdır, umulur.) Sofradakiler, din adamları (sahi, hiç kadın yok sahiden), Diyanet adamları, din bilenler, gösteriye gelmiş değillerdir. Daha çok görünmeye gelmişlerdir. Çağıran da daha çok görmek istemiştir, yuvarlak masa ya, görünecektir de. Fakat şov burada da değil: Masanın büyük toğrafında. Üstünde konuşulan büyük fotoğrafta. O fotoğrafın çekilmesinde ve yayımlanmasında.

Masa mı, sofra mı diye sorduk, söyleyelim: Bir masadan çok bir plato. Görünme/gösterme/gösteri yapma yeri. Bir masa olsa, sarayda bir masa bile olsa, bu kadar çok ulaşılmaz yeri olmazdı. Uzak değil, ulaşılmaz. Son zamanlarda kurulan “yeryüzü sofraları”nda örneğin bir uçtan bir uca uzaklık hayli oluyor, ama ulaşılmazlık olmuyor. Bir masanın uzak yeri, köşesi olur, ulaşılmaz yeri olmaz. Burası bir masa değil. Bir plato. Bir yayla. İktidar yaylası. İktidar filmi seti.
Masa değilse bile sofra olabilir değil mi? Neden olmasın? Evet, elbette olabilir. Katılanın büyüklükten ezildiği, gözlenmekten ve gözlemekten yorulduğu bir sofra, katılanın yediğinden fazla yendiği bir sofra. Yenildiği bir sofra. İktidar sofrası. Alim-emir ilişkisi eski tartışma, emir sofrasındaki âlime dair sözlerle dolu İslam kamu hukuku-siyaset tarihi.



Büyüklük bir saptantı. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde büyük bir saplantı büyüklük. “Ortadoğu ve Balkanların en büyük…” kalıbı hâlâ mizah üretmeye yarıyor. “Dünyanın en büyük…” kalıbı, hâlâ siyaset ve sözüm ona estetik yaratmaya yarıyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin çalışkan ve inançlı göründüğü yıllarda bastığı kitaplar, bildiğimiz kitap boyutlarındaydı, şimdi yarı insan boyunda devasa ciltler basılıyor; ayın şey Kültür Bakanlığı yayınlarında da geçerli. Kitaptan camiye, köprüden saraya, “büyük” yapmayı seviyor AK Parti. Cumhuriyet’in büyüklüklerle ilgili takıntısını almış, bildiği maddi manevi büyüklüklerin sınırlarını zorluyor. Ölçekler zorlandıkça, anlam da zorlanıyor.

Büyüklük, tek başına kötü bir şey değil belki, fakat büyüklükte bir tuhaflık var yine de, büyüklük değiştirir, görünümü, görünüşü, görüntüyü, değiştirir; anlamı değiştirir. Beklenmedik şekilde. Beklenenin tersi yönünde…



II

“Büyüklük” anlamı ille kötü yönde mi değiştirir? Şart değil. Galiba.



“Büyük” bir masa bu da. İtalyan heykeltıraş Giancarlo Neri yapmış. “The Writer” adı. "Yazar." Burada da büyüklük anlam değiştiriyor, altında, etrafında piknikte, gezide insanlarla. Bilerek. Yazarların yalnızlığını anlatmak istemiş heykeltıraş söylendiğine göre. Yazı “adamları”nın.
Burada da masa ne masa ne de sofra olabilir. Bu masada ama tek gıda, anlam olarak var, fikir veriyor masa. Bir de altında gezip tozup eğlenmek mümkün. İsterseniz sofra da kurabilirsiniz. Yeryüzü sofrası. Sanatla ya da sanatsız kurmak mümkün yeryüzü sofrasını. Sarayla kurmak imkansız. Ben söylemiyorum, masalar söylüyor. Büyük masalar. Yapanların da kuranların da aklına gelmeyen şeyler söylüyor masalar.



20 Haziran 2015 Cumartesi

Bir siyasal imkân olarak Kürt düşmanlığı

Gün boyu konuşulan manşeti gördüm nihayet. Savaşan şahinler, yenilgiyi kabul etmek istemiyor,  kopmuş geliyor. Her yerden, her yoldan hesap sorma peşinde Kürtlere... 



Ah şu “Ankara’daki askeri kaynaklar”, hiç değişmeyen güzel abiler. Çok değil 20 yıl kadar önce, hani   28 Şubat günlerinde, hem biraz öncesinde ve hem biraz sonrasında kendi kendine kaynayıp duran, ortalığı, memleketi kaynatıp duran şu kaynaklar.

O zamanlar, “cami ile kışla arasında çatışma” filan gibi zevzeklikler de çok modaydı. Camideki kışlayı, kışladaki camiyi görmeyenler de bu ikilik etrafında laflar dururdu. Gün oldu, devran döndü, camiciler kışlacı, kışlacılar camici oldu. O oldu, bu oldu ama bir şey değişmedi: Askeri kaynaklar hala “Kürt meselesi” mesele olunca ne güzel kaynak, ne ulu kaynak, ne tatlı kaynak. Bu tatlı sudan Sabah gazetesi de bugün (19 Haziran 2015) bol bol içirmiş herkese.


“Askeri kaynak” damacanasından kirli suyu içirmeye karar verince, artık sudaki kirlerin hesabı tutulmaz ama işte meslek hastalığı, yine de küçük küçük arızalara takılmadan edemiyor göz.
PYD demek “Kobani’den sonra” Tel Abyad’ı ele geçirmiş. Yani Kobani, PYD’nin “elinde” değilmiş de “ele geçirmiş” öyle mi? Öyle anlaşılıyor, peki bu güzel bilgiyi niye genişletilmiş cumhurbaşkanınıza vermediniz, “Orası PYD’nin elinde değil” diye, hani diyordu ya” Kobani zaten düştü düşecek” diye? Haydi Kobani’ye dair bu özensizliğinizi, müthiş manşet fikrinizin heyecanına bağlayalım, Tel Abyad’ı kanton mu sanırsınız siz? Sanırsınız, sanmazsınız ne fark eder değil mi? Maksat, “Ankara’da bir çok senaryoyu gündeme getirdi” cümlesine bir an önce, ama bir an önce ulaşmak, doğru bilgi, eksiksiz anlatım filan dert mi şimdi allasen?

Senaryolar, iki tartışma üzerinden gelişiyor, manşet de buradan çıkıyor: DAEŞ mi PYD mi daha tehlikeli. Çünkü, çünkü, işte burası müthiş: “PYD (…) daha kalıcı.” Allah Allah? Konu Tel Abyad değil yani, bütünüyle PYD’nin “IŞİD’e göre daha kalıcı” olması… IŞİD niye gidici? Bu sorunun cevabı yok, gidici çünkü oralı değil filan diye cevap yetiştirmeye kalksak ne olur? Bildiği türküyü okur bunlar. IŞİD’in kalıcı olmadığını yalnız “yabancı askerlerden mürekkep” olmasından çıkarmıyor abiler, IŞİD ellerinde kalınca birden bire bunu anlıyor.

Ha, bu arada, ortada bir senaryo yok.

Manşeti yapanlar, azınlık hükümetinin ve başkanlık isteği geri çevrilmiş cumhurbaşkanının can simidi olarak gördüğü, bunun için de Kürt düşmanlığı musluklarını ufak ufak açtığı Milliyetçi Cephe hükümetinin değirmenine su taşımak istiyor besbelli. Yine besbelli, “milliyetçiliği ayaklar altına aldık, çünkü biz yaradılanı…” nutkunu atanlar da alkışlayanlar da Kürt düşmanlığının milliyetçilik olmadığını, doğal bir hak olduğunu düşünüyor, ki “PYD orada IŞİD’e göre daha çok kalacak…” cümlesi Ankara kulisleri-askerler filan ayağına sokuşturuluyor. IŞİD-PYD kıyası yapılabilir. Tabii ki manşeti yapanlar haklı: PYD orada kalacak. Hem de hayli uzun kalacak. Bir iki bin yıldır orada olan ataları gibi.
Manşet diyor ki, “Kaç bin yıldır oradasınız. Az da IŞİD kalsın, onlar daha yeni geldi” deseler açık açık, daha iyi gazetecilik yapmış olacaklar.


Bu arada, manşetin hemen altındaki “PYD Tel Abyad’a dönüşleri engelliyor” haberi de ayrı bir yalan, ama orada yorulma ihtiyacı duymamışlar, açık ve basitçe yalan yazmışlar. Yalanlar sürecek, besbelli, manşetteki acul ve kindar dil, siyasetten buralara sıçradı, buralardan da siyasete misliyle döner. Günahın da sevabın da döne döne işlendiği, büyüdüğü zamanlardayız. Yalanlar sürecek, “iç gelişmelere paralel olarak” kaydıyla, “PYD güneyden saldıracak” lafı, PYD’ye saldırı hazırlıklarına erken kılıf gibi. Aptalca yalanlardan değil bu yani. Haince yalanlardan.
Suriye savaşı çıktığından beri iktidar medyasında görülen savaşa körükle gitme huyu, şimdi Tel Abyad fitili üzerinden Kürt düşmanlığına evrilme yolunda. “Hedef Türkiye mi” sorusu altında, “olur mu olur”dan başka laf yok. İki yıldır doğrudan IŞİD’in (DAEŞ??) hedefi olan Kürtlerin savunma örgütünün tehdit olarak gösterilmesi, bu kadar abartılı ve bu kadar (tel tel derler ya, burada da cümle cümle bile değil, harf harf neredeyse) dökülen bir yalana abanılması, iktidarın acelesinin olduğunu gösteriyor. Acelesi var çünkü kaybediyor. Seçimi kaybetti. Hükümeti kaybetti. Başkanlığı kaybetti. IŞİD'ini kaybediyor. Amerikasını kaybediyor. Acelesi var. Tek güvencesi var: Kürt düşmanlığını körükleyip, MC hükümeti marifetiyle iktidarını sürdürmek.
Kürt düşmanlığını körüklemek de kolay sanıyorlar, Kürtlerin oturduğu her yer onların ya... Kürtler kendi topraklarında kiracı ya, kolayca, "Bunlar burada çok kalır haa" diye kamuoyuna korku dağları gösteriyorlar. Sanki IŞİD onların Almanya'daki oğulları, "Çık bakalım sen artık" der gibi...

Kürt düşmanlığından siyasal imkanlar çıkarma peşine düşerseniz, o pazardan MHP karlı çıkar. Seçimden önce de böyleydi, şimdi de böyle.
İktidar, seçimden önce Kobani'yi anlamazdan gelerek, sonra da çözüm sürecini çöpe atarak tek başına iktidarı kaybetmeyi garantilemişti aslında. Şimdi de Girê Sipî vesilesiyle aynı stratejik derinliksizliği yürürlüğe koyuyor.
Kaybedecek. Bu yola giren iktidarların, hükümetlerin ve partilerin hepsi gibi. 

17 Haziran 2015 Çarşamba

Demirel'e dair notlar



Süleyman Demirel, Türk "sağı"nın Gogol paltosudur. Yok, şapkasıdır.

Sağ siyasi figürleri Demirel’siz anlamak imkânsız değilse de çok zordur. Adnan Menderes dahil. Bugün sağ siyasal sahnedeki söylemlerin geçer akçesi olarak ‘Adnan Menderes’ banknotunun üstünde, tarihsel Menderes ya da Menderes gerçeği değil, Süleyman Demirel imzalı Menderes söylenceleri yatar. Celal Bayar’ın 1960 darbesi sonrası ‘yaşayan türbe’ olarak gördüğü fonksiyon da bir Demirel inşasıdır.
Su mühendisi demirel, sağ siyasal figürlerin, şişelerin ve içlerindeki suyun da mühendisidir. TC tarihinde etkili olan Abdülhamitçi fantaziler, Demirel’in yürüdüğü ipin altındaki ağdır.
Türkiye’deki sol düşmanlığı ve sağ olmayan her yaklaşımın ‘komünizm’ olarak adlandırılması yine bir Demirelci icattır.

16 Haziran 2015 Salı

Vahim hesaplar

Eruh’tan gelen haberle içim cız etti. Korktum. Korkmuyor mu kimse? Herkes memnun, razı mı?
Ben korkuyorum. “Operasyon” lafını duyduğum anda… ve nasıl korkulmuyor, anlamıyorum. Korkmayan görünce sorasım geliyor: Yoksa, yoksa bu durum sizin istediğiniz durum mu?


Bu itiraf tekrar etmez
Seçimden bir süre önce iktidar, “Kürt meselesi”nin kritik bir tarih dönemini ifade eden “çözüm süreci”ni dondurma kararı aldı. Bu bir baltalamaydı. Açıkça, açıktan. Şimdi bazı iktidar üyeleri, “Hata yaptık. Çözüm sürecini sürdürmeliydik” filan diyor ya kısa süre sonra bu lafları duymayabiliriz. Beşir Atalay, “baltalama”nın hükümetten geldiğini taze taze ve tane tane anlattı. Son itiraf olabilir. Çünkü, baltalama kararı alınırken yapılan hesap, “Ben bu yola baş koydum. Zehir içerim” filan ağızlarını tarihe altın harflerle yalan diye yazacak kadar hatalı, vahim bir hesap idi. Çünkü hesap idi. Vahamet kendisini daha iyi gösterince, kimse bu itirafı tekrar etmeye cesaret edemez kolayından.

Fikir sanılan kötü miras
Çözüm sürecinin oy kaybettirdiği iddiası, ne bir tespit, ne bir fikir, ne bir tezdir, sadece bir kötü mirastır. “Oy kaybettiren” şey, çözümsüzlük sürecidir. Eskiden de öyleydi. 80 ve 90’larda nice lider çöp kutusuna gittiyse, çözümsüzlükten gitti.
Hükümet kaybetti, çünkü çözüm süreci başlığı altında vara vara çözümsüzlüğün siyasal ticaretine, şantajına vardı. Çünkü hükümet, Öcalan’ın ilk mektubu Amed’de okunduğu günden başlayarak yapması gerekenlere her seferinde bir oyalama kılıfı buldu; yaptıklarının içine de hile kattı bol bol. Hasta tutsakların durumu, bu hilenin en açık örneğiydi: Bırakılmalarını, zaten hukuk gereği olan bırakılmalarını sağlamak için yapıldığı öne sürülen paket, hiçbir şekilde bırakılmamalarını sağlayan bir normla donatılmıştı. Paket “ekmek” gibi görünüyordu, oysa içinde “olta iğnesi” konulmuştu. O paketten beri her pakete bir hile konuldu.


Rehin alma arzusu
Düzgün yapılan işler de kısa sürede bozuldu ya da ertelendi. İktidar, çözüm sürecini kullanarak herkesi rehin almak istedi, sadece HDP’yi değil, CHP ve MHP’yi bile… Çünkü örneğin CHP’nin tabanı, iktidarın iddialarının aksine, çatışmasız bir çözümün sağlanmasına AK Parti tabanı kadar, belki de ondan fazla, hazır ve razıydı. Hükümet, karakol ve kalekol yapımını, iç güvenlik tasarılarını, toplumu rehin alacak ya da cendereye koyacak yasaları ve uygulamaları öne almak yerine, hiç değilse onlara ayırdığı enerjinin yarısı kadar enerjiyle “çözüm”ün arkasında olsaydı, çözümü bir pazarlık, bir rehin alma, şantaj aracı, bir politik maşa haline getirmeseydi, oyu hiç de düşmezdi.

Deniz Baykal anlatsın
“Erdoğan ne söylerse toplum onu satın alıyor” inancı, ciddi bir siyasi meseleyi seçim yönelik basit bir şova çevirdi. Eskilerin “çözümsüzlük”le yürümek istediği yolu o da çözümsüzlükle yürümek istedi, aynı eskiler gibi, zarar etti. Eski çözümsüzlerden Deniz Baykal ile hukuku var cumhurbaşkanının, çağırsın sorsun, söyler belki.

Hani siz milliyetçi değildiniz?
HDP’nin barajı aşma ihtimalinin belirmesi üzerine tutturulan dil ve Diyadin’den başlayarak yürütülen bazı fiili (yani aslında hukuksuz) işler, HDP gücünü artırdıkça 90’lara rahmet okutacak sekanslarla sürdü gitti. Seçimden sonra ise mesele HDP de olmaktan çıkıp doğrudan Kürtlerin tamamına yönelik yakışıksız, “ayaklar altına aldık” denilen milliyetçi herzeleri mumla aratacak “sitem”ler ortalığa yayıldı. Buralar, AK Parti’nin kendi iddiasının aksine Kürt meselesine de Kürtlere de diğer partilerin ideolojik zemin ve ufkundan çok da uzak olmayan bir zemin ve ufukla baktığının göründüğü yerler. Çuvala sığmayan mızrak gibi. Ayakkabı kutusuna sığmayan para gibi.
Şimdi bu “siyasal hesap”çılıklar ve bu ideolojik mahkumiyetler devam ederken, iş iyice kritik bir noktaya doğru gider oldu. Bir süredir “operasyon” lafları geziyor. En son Eruh’taki operasyondan bir haber daha geldi. Bir gerilla yaşamını yitirmiş.

HDP kanıtladı, sıra sizde
Operasyonun anlamı bellidir: Operasyon yaparsanız, silahlı kişiler bir yerde birbirini bulur. Ateş eder. Ölüm olur. Hani 1984’ten beri oluyor ya… Bu sefer “çatışmasızlık” hali uzun sürdüyse, tek değil belki ama en önemli sebebi “operasyon yapılmaması”ydı. “Askeri operasyon” yapılmıyor diye Kürt toplumu, neredeyse her hafta bir mensubunun polisiye işlerde can vermesini sineye çekti. Seçimden önce de sonra da “HDP şunu kanıtlasın, bunu kanıtlasın” oyunu oynandı. Ebecilik. Ebedi ebe de HDP. Şimdi ebe olma sırası diğerlerinde değil mi? “Türkiyeli” olduğunu kanıtlama sırası? Açıklayın, operasyon yapılması, cenazeler gelmesi işinize geliyor mu gelmiyor mu? Geliyorsa, çıkın balkona devam diye alkışlayın, gelmiyorsa “Durdurun” deyin.
Çünkü, çatışma olmadıkça, bir umut var demektir. Barış için bir umut.
Ben korkuyorum. Operasyondan. Çatışmadan. Ölümden. Eruh’tan gelen haberle içim cız etti. Sizin etmedi mi? Niye? Bu durum sizin istediğiniz durum mu? Kürt ölünce barış bozulmuş olmuyor mu?


14 Haziran 2015 Pazar

Açın O Sınırı





Kadınlar acıyı taşıyor. Çocukları. Acı çocuklardır. Çocuk acıyı biliyor. Çocuk acıyla büyüyor. Çocuk acının sınırını biliyor. Çocuk sınırı biliyor.

Savaştan kaçanı, ölümden kaçanı sınırda bekletmek suçtur. Bilmiyor mu sınırı açmayan? İyi biliyor: Daha bir hafta önceye kadar, daha seçim gününden önceye kadar, “O kadar Suriyeliyi niye aldın” diye dövülen iktidar, “Siz muhacir, ensar nedir ne bilirsiniz” diye büyüklenen iktidar, niye almıyor bu yeni gelenleri? Niye işliyor bu işlenmemesi gerektiğini bildiği suçu? Ensarlık vasfı seçimde oy alamayınca düştü mü? Muhacir kontenjanı mı daraldı? Yoksa sınırın öte tarafında başka bir şeyler mi var? Hani şu “Kürt” adıyla bağlantılı alerjiler mi verdiriyor bu kararı? Yoksa, yoksa, ikinci fotoğraftaki gülen adamlarla, kapıyı açmayanlar arasında bir bağ mı var? Nasıl bu kadar göstere göstere bir suç işleniyor? "Bu suçu işleyebilecek kadar kudretliyiz" demenin bir getirisi olmalı kendilerine....

Çocuk sınırın yarattığı acıyı biliyor. Bir telin dikenine kilitlenmiş kalmış gözleri. Kadın telin bu yanına bakıyor, fotoğrafı çekene ya da fotoğrafı çekenin yanında tetiği çekmeye hazır olana. Ya da bir üçüncüye: Bize, bu fotoğrafa bakan ve sadece bakan kişiye. Baktığıyla iş yaptığını sanana, üzüldüğünü, acı paylaştığını, acıya karşı dayanıştığını… 

Oysa böyle bir dayanışma yok: Onlar orada, sınırdalar. Kadınlar. Çocuklar, kadınların kaçınılmaz yükü olarak. Adamlar. Onlar orada sınırdalar, “maaşı bizim vergilerimizden, silahı bizim vergilerimizden, elbiseleri bizim vergilerimizden” verilmiş askerlerin tuttuğu sınırda. Çocuk, acı emerek büyüyen çocuk, acının gramerini çözüyor telin dikenine bakarak, daha görmekle tel canını yakıyor besbelli. Kadın, acıyı bilerek büyümüş kadın, karşıya bakıyor, fotoğrafı çeken, fotoğrafı çekenin yanında tetiği çekmeye hazır olana ve fotoğrafın ulaştığı her yerde kareye bakana, bize.


Gülüyor adamlar. Gülen  adamlar. Gülen adamların omzunda silah var. Kalan adamların, kadınların, çocukların ellerinde, omuzlarında yük. Can ve canın yongası. Gülen adamlar, çocuğun baktığı gibi dikene bakmıyor, kadının baktığı gibi bu tarafa bakıyor: Fotoğrafı çekene, fotoğrafı çekenin yanındaki, arkasındaki, önündeki, her neyse, tetiği çekmeye hazır durana ve fotoğrafa bakan her kimse, ona. Bana. Bize. Sana. 
Bakıyor ve gülüyor.

Çocuğun acısı ne kadar derin ve ağırsa, daha aguş bebesiyken alnı kırışacak kadar almışsa acı dersini, gülen adamların gülüşü de o kadar büyük. Büyük kahkaha. Kahkahalarla gülüyorlar, acı içinde süpürdükleri kitlelerin önünde. Sınıra süpürürken de, sınırdan geri süpürürken de gülüyorlar.

Fotoğrafla baş başa kalmak zor. Hayır, orada olmaktan daha zor olduğu için değil elbette, sınırın o yakasındaki çaresizlike benimki nasıl kıyaslanabilir? Sınırın iki yanındaki sıkıntıyla fotoğrafa bakanın sıkıntısı bir değil, türdeş de değil: Bakan, ben, oradaki acıların, yüklerin dışında bir yükle karşı karşıyayız. Acı değil, ama yük: Seyretme yükü. Seyredip üzülmekteki yük, seyredip sevinmedeki alçaklıkla bir değil elbet, fakat, “üzülme” bu alçaktan kurtulmak için yeterli bedel mi?
Fotoğrafta alçaklık var. Diken olarak. Tel olarak. Tüfek olarak. Sınır olarak. Kahkaha olarak. Kahkahaya seyirci olarak.


Açın o sınırı demek lazım. “Açın o sınırı” demenin daha güçlü yollarını bulmak lazım. Fotoğraftaki alçaklığa paydaş olmamak için, bir yol lazım. 

12 Haziran 2015 Cuma

HDP'nin başarısı emanet değil

Seçimlerde HDP'nin elde ettiği sonuçlar, bir türlü sindirilemiyormuş gibi geliyor bana.  Biz HDP dostları açısından sevinci sindirememek gibi bir yanı bile olabilir bunun :) Elbette seçmen davranışlarını anlamak ve başarıya giden özellikleri saptamak amaçlı bakış, görüş, düşünüşlerin kıymeti inkar edilemez. Fakat bütün oyların emanet, bütün başarının konjonktürel olduğu iddiasıyla sık sık ve olur olmaz her yerde karşılaşmak tuhaf. Aşağıdaki yazı, Agos'taki dostların talebi üzerine, "başarının nedenleri"ne yönelik kısa, çok kısa bir giriş denemesi gibiydi. Konuya devam etmek istiyorum. Cinsiyet sorunu ve Kürt meselesi başta olmak üzere, çok ciddi "açılımlar"ın toplum tarafından ciddiye alındığı kanaatindeyim. Şimdilik, bu giriş imkanını verdiği için Agos'a teşekkürlerimle... 

9 Haziran 2015 Salı

Kürtleri Kurtaran Adam

Önnotlar:
Bu yazılar yüzdeon.org için yazıldıydı. Bu seçimlere özgü bir denemeydi. HDP'nin baraja karşı mücadelesinde gönüllü bir beş haftalık yayın macerası. Tuğrul Eryılmaz ve Nazan Özcan çağırınca gittik, tamam dedik ve işte yazdık. Şimdi de ikisine ve Elif'lere, Ece'ye ve işte bu işte tuzu olan herkese teşekkür ederim.
Baraj aşıldı. Taştı neredeyse. Şimdi, barajı aşmaktan daha kolay olmayan bir dönem, dönemeç var. Daha çok düşünmek, daha çok çalışmak gerektiren. Fakat barajın yıkılması, bir korku, bir kaygı eşiğinin de aşılmasını sağladı, umut lehine, umut ilkesi lehine: Ne yapsak olmuyor ruhiyatından çalışınca bal gibi oluyor gayretine geçmek, yüz baraj yıkmaya bedel.
İyi günler olmayacak. Anlaşılıyor. Seçimden önce, baraja doğru yürüyüşü kesmeye yönelik tuhaf, karanlık, kara ve kanlı tezgahlar seçimden sonra işleri daha da karıştırmak, cezalandırmak, eski umutsuz günlere geri gidişi sağlamak, gücün sahibinin kim olduğunu göstermek... amaçlarıyla yürütülüyor. Korkutucu işler. Çok kötü şeyler yapabilirler. Yaptıklarından biliyoruz. Fakat, korksak da, umutsuzluğa düşemeyiz. Çalışmaya,  çok çalışmaya daha çok çalışma eklenmeli. Düşünmeye daha çok düşünme... 
Barış kazanacak. Hem dua bu elbette hem inanç ve hem de hedef. Barış kazanacak. Kürt ulusu kaybetmeyecek. Kürt ulusuna kaybettirmeyi, dahası Kürt ulusunu kaybetmeyi isteyenler başaramayacak. 
....

5 Haziran 2015 Cuma

Pax Erdoğana ve Nurettin Demirtaş



Selahattin Demirtaş’a sürekli kardeşini sormaktaki maksat nedir? Dağda insanlar olduğunu Mehmet Ağar da mı söylemedi size? Yoksa düz ovadaki kardeşin de dağa çıkmasını mı istiyorsunuz?


Kardeşlik zor mesele. Hem iki biyolojik kardeş ilişkisi zor mesele, hem de dinsel, siyasal, kültürel alanlarda metaforik kardeşlik meselesi zor mesele. Kardeşliği, barışla birlikte kullanmak, 13 yıllık mevcut iktidarın sevdiği bir şey. Bir tür siyasal tik neredeyse. Türk-Kürt kardeşliği diye bir söylem motifimiz var. "Barış Süreci" ya da "son Kürt açılımı"nın bir adı da, "Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi"dir.

Güncel bir "kardeşlik" tartışması var, iktidar partisi ile HDP eş genel başkanı Selahattin Demirtaş arasında. Selahattin Demirtaş'ın kardeşini soruyorlar. Çok sık soruyorlar. İktidar medyası temaya bayılıyor. En son Yalçın Akdoğan sordu, medya da üstünü getirdi. "Senin bir kardeşin var. Ne iş yapıyor? Mesleği ne?"

Üç Tarz-ı Siyaset

Kötü adamların karikatürize edildiği
bir kara komedi değil,
bildik günlük hayatımız.
Bu kin siyasetine cevap verirken
insanın kinlenmemesi, sinirlenmemesi mümkünmüş...


Havada bahar neşesi. Tuz Gölü’nün üstünde kızıl bir hale var. Kıyılar bembeyaz. Tuz. Çölle suyun boğuştuğu yerlerden geçiyoruz. Bahar imdada yetişmiş. Toprak neşelenmiş. Haymana’ya doğru gidiyoruz. Konya’nın, Aksaray’ın ve Ankara’nın sınırlarında geziyoruz. İl merkezleri, AK Parti,
CHP, MHP bayraklarıyla donanmış. Haymana’ya doğru gittikçe, köylerde farklı renkler öne çıkıyor. Şaşırtıcı. HDP bayrakları. Sarı kırmızı yeşil süsleriyle otomobiller, minibüsler, otobüsler çoğalıyor. Orta Anadolu’daki Kürt köylerinden geçiyoruz. Bir bahar şenliğine gidiyoruz. Haymana Hıdırellezi. İkinci Newroz. HDP’nin bölgedeki en büyük mitingi niteliğinde biraz da.

1 Haziran 2015 Pazartesi

Ticaretten siyasete giden gelin: Ali Babacan

Az konuşuyor. Hep tedirgin gibi. Sözlüdeki öğrenci sanabilirsiniz, az dalsanız. Siyasal bir hanenin efendi, vazifeşinas, saygılı küçük oğlu rolünde. Tedirginliği kontrollü ama. Güvensiz değil de kelimeleri tartar gibi. Kelimelerin kullanım değerini de mübadele değerini de iyi bilir. Dahası, arzu değerini bilir. O yüzden fazla harcamaz. Boşa harcamaz.
Cebinde iki cüzdanla geziyor. Aile geleneğiymiş. Biri giderse, biri kalır. Siyasal sahnede de ikili bir yanı var: Hem AK Parti hükümetlerinin hepsinin vazgeçilmezi, hem “iş dünyası”nın en güvendiği isim. Hem dünya sermayelerinin, denildiğine göre.