27 Mayıs 2016 Cuma

Attar'a Yazısız Mektup

Bilmiyordum. 
Bir gün yüzü kaybedeceğimi bilmiyordum. Benim yüzüm ve senin...
Bilmiyordum yüzlerin birer yazıdan ibaret olduğunu. Birbirini yazan, birbirini silen. El yazısı.
El, yüzün yazısıdır biraz. Yüz biraz elin yazısı.

Akıl. Süt emen çocuk. Acz. Yolunda.
Senin yolun ve kendi... Bir yol var
Kendi akılsızlığımızda, ancak varsa...

Gölgesiz. Güneş gibi. Çekirdekteki har ile kabuktaki buz
Yer değiştiriyor. Hareli dünya, alnımızda.
Yazılıyor her adımda alnımızın yazısı, siliniyor da aynı adımda...

Söz. 
Yolun yazısı
Yazının gidemediği yolun.. Başla!
"Söz iste, söz sor, söz söyle!"

Söz kilitlenmiş sayfaya. Yazıysa uçuyor havada.

Bir köpek. Yanı başında. Yolun sessizliğine kefil burnunun sessizliğiyle. Havayla konuşan burun. Sözle yazı karışıyor her solumasında.
Sözsüz yazısız bir uluma. 


Geliyor.
Mektup geliyor. Mektuplar. Binlerle. Yazılamıyor onun adıyla başlama niyazından sonrası. Sonrasız bir besmele. Kar.

Kar gibi beyaz. Sudaki iz gibi siliniyor beyazlıktaki çizgi. Yazı.
Sözün kışı boş sayfa. Sayfada ne var boşluktan başka? Dolmayan. Beyaz. Hep.

Süt sanırsın emdiğini. Payın bu. Toprakla kan arasında fırtına. Dinmez, hiç başlamasa da...

"Hiçbir şey yazılmamış bu deftere!"

Öyle mi Attar?
Öyleyse senin yazdıkların ne? Ya sildiklerin?

Bir gün yüzü bulacağımı bilmiyordum!

Sevdiğine Voltaire, sevmediğine Hitler


“Terör” deyince akan sular dursun isteniyor. Duruyor da. Buz kesiyor. Memleket kutup iklimi yaşıyor bu nedenle. Bugün “terör”le estirilen dondurucu fırtınalar, örneğin 1985’te adlı adınca estiriliyordu: “Kürt” denilince akan sular duruyordu. Kürt yoktu. Varlık alameti göstermemeliydi. Gösteren de yok edilirdi. Bugün artık “Kürt” denilerek bu işler yapılamıyor, o zaman metaforlar devreye giriyor: Terör. Terör, bir metafordur, bir hukuk kavramı değil.