28 Nisan 2012 Cumartesi

Sivas'tan 1915'e hafızaya saldırı


Bir milletvekili, Aziz Nesin’in Sivas’ta halkı kışkırttığı tezini, hem de bir mağdurun yüzüne karşı, tekrarlayabildi. Neden? Çünkü hafızaya saldırmak bir muktedir yöntemidir. Hafızayı emreder, olmadı tahrip eder, olmadı sahibini terörist ilan eder.

Kırıklar 25-27


25

Karacümlesi yaşamın
Dizüstü çözülür

Mevsimsiz işlem:
Toplandım, sıfırda
Çıkarıldım, çıktığım kara parçalarından
Çarpıldım, çarpanlarına zamanın
Bölündüm:
Bir ben benden içeri
Bin ben senden içeri






26

Akar hep insan
İnsandan taşra






27

Düş görüyor evren
Hepimizin yerine:

Yüzüyor bulutlar
Tomurcukla dağ arasında:

Yaslandığın ağacın düşü
Oturduğun taşın

Dağılıyor
Düşüncenin sisi

Kaparken bizi
Sisin düşüncesi

25 Nisan 2012 Çarşamba

Soykırımı inkârın beş teranesi


‘Atalarımız soykırım yapmaz’ demek, 
pek övünülen ileri demokrasi çağında 
Ermenilerin hâlâ ‘biz’den 
kabul edilmediğinin çok açık bir itirafı.




1915 hakkında konuşmak zor, ama susmak da imkânsız. 1915 hakkında konuşmayı kolaylaştırabilecek iki yol var: İnkâr ve yas. İnkâr yolu, devletin ve devlet tedrisatından başarıyla geçmişlerin önerdiği, seçtiği yol. Yas, böyle bir suça ortak olmak istemeyenlerin, böyle bir suçun tekrarını kabul etmeyenlerin.

24 Nisan 2012 Salı

Bir yargı isterim


Yargının itibarı, yargıçların kararlarıyla oluşur veya oluşmaz. “Yargının itibarı” denilen şey de İstiklal Mahkemeleri, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat’ta yargı eliyle yapılanlarla oluşmuş bir şey. “Yargıyı etkileme suçu” da, yapılanların itibarsızlığını bilen kanun koyucunun bir kalkanı.

23 Nisan 2012 Pazartesi

Yürüyüşler-7




                                                             Yürüyorum. Kent bana yazıyor.

                                                             Bende yazıyor. Beni yazıyor. Böyle böyle yazmış

                                                             oluyorum ben de, yazılırken yazılırken...







Yürüyüşlerim, karda yürüme arzusu yüzünden kesildi. 
Karda yürümek, yürüme zevkimin, yok tedavimin en sevdiğim bölümü. Ruhsal tedavimin. Kar, katı su, katı zamanlara götürür beni. Aklımda, ruhumda erimeyen billur zamanlara. 
Dağlara. Koçgiri dağlarındaki çocukluğuma.


Çocuk ve kar. Ankara cızlavutlar neden üşütmezdi? İstanbul’da üşümeyi öğrendiğim zaman düştü bu soru aklıma. Boyu aşan karda üşüyor olmalıydım elbette, aylarca kalkmayan karda. Üşümediğimi düşündüm hep İstanbul’a geldikten sonra, oysa üşüyor olmalıydım.
Sadece bir göç değildi İstanbul’a gelişimiz.


Annemin sevincini hatırlıyorum, yıllarca kızdım ona için için, İstanbul’a, babamın yanına gelmek istiyor diye. 1960 ve 70’ler 14-15 yaş üstü Koçgiri erkeklerinin gurbette olduğu yıllar. Köyler çocuk, kadın ve yaşlılarla dolu. Bütün aileler, birleşeceği günün hayaliyle yaşıyor. Dağlar kusturulmuş, insan kusturulmuş. Ekonomik zorla gönüllüleştirilmiş sürgün.  
Hayır, Freud değil mesele bazı dangalakların hemen diyeceği gibi, mesele köyden çıkmış olmak. Dünyadan, dünyamdan. Yeni bir dünyaya, ama tuhaf, dilsiz kaldığım bir dünyaya.


Köyden çıkmak çünkü dilsiz bıraktı beni. Dünya değişti. Kuşların ve otların isimlerini kaybettim mesela, birden bire. Bir yanda yüzlerce kuş, ot ismi, bir yanda o kadar kuş ve ot ama isimsiz.

KIRIKLAR-13

Düşlerimde kuşlar
İsimsiz, otlar
Ezberimde isimler
Kuşsuz, otsuz

Bir yanım
Dilsizleşen dünya
Bir buluttaki
Biçimler yiter gibi

Bir yanım
Dünyasızlaşan dil
Açılır gibi
Taştaki biçim
...

Dil değiştirmek, dünya değiştirmekti, değiştirmektir. Çocuk dilsiz doğar, bir yabancı, bir azınlık olarak gelir aileye. Herkes azınlıktır aslında doğduğu anda. Yavaş yavaş dünya ona, o dünyaya işler. Ama ikinci kere dilsiz kalmak ağır, çok ağır. Derinin bedenden çekilmesi gibidir dilin zihinden çekilmesi.

Kar. Kar beyazı. Kar soğuğu. Berf. Sis a berfê. Serma yê berfê. İstanbul’da her yağışında, ikinci doğuştan önceki döneme, ikinci rahme götürür beni. Bu yüzden her kar yağdığında kendimi sokaklara vururum. Vurdum. Dünyanın soğuk rahmi, Koçgiri dağlarındaki o karlı günler, geceler. 
İstanbul'a geldiğim günden başlayarak dönmek istedim köye. Her kar gördüğümde sokağa vurdum bu yüzden. Bu sefer ama, yaşın da etkisiyledir muhtemelen, yüzümün yarısı felç oldu. İki ay çıkamadım yürüyüşlerime bir daha. Kısmi yüz felci. Geçici. Geçiyor. Geçti, nihayetinde ve yürüyüşlerime döndüm.

Yürümek ruhumda biriken zehri alıyor. Yürüyemeyince ağırlaştım, aklım, ruhum, bedenim ağırlaştı.

İstanbul’u biliyorum artık, otunu, kuşunu, evini, bağını, tepesini, çukurunu, gecesini, gündüzünü. Ben dillendim yeniden, içimdeki acı aslında zamanla biraz acının anısına dönüştü. Soyutlaştı, kavramlaştı. Ama biri daha var, bu anıyı güçlü tutan. Canlı tutan. “Aa-liduran!” Böyle seslenirdi. “Gul ê min.” O uzun a ile adımı söyleyen pek kimse kalmadı artık. Annem bile İstanbul a’yla söylüyor. Babam zaten dile çok yetenekli, geldiğimden beri “Ali Duran” diyor.

İstanbul kâbusumdu, şimdi sevgilimse de. Bir dedem istanbul'u şöyle tanımlamış: "Min zanî, merû (mirov) pirre, merîtî (mirovetî) tune" (bildim, insan çoktur, insanlık yoktur!)

Babaannem. Kar yürüyüşüm, aklıma, ruhuma onun anılarını çağırdıydı. Yürüyüşlerim kesilince silinip gitti. Bu yürüyüşle yeniden geldi. İstanbul’a karşı en sert , en öfkeli oydu, ama en vakur, en güçlü de o.



Benim dilsizliğim geçti, onun kaldı, çok uzun kaldı. Ana Xeco. Diya Xeco. Pir a sor. Düğünlerde hâlâ beni şöyle tanıtırlar: “Ali Duran, tornê Xeco ye.” Xeco’nun torunu…

Çengelköy sırtlarında, az evli, bol ağaçlı, bağlı bahçeli güzel bir yere yerleştik. Çoğu Karadenizli, güzel komşularımız vardı. Eve gelir, kapının önünde otururlardı. Sohbet için. Babaannem de çabuk öğrendi Türkçe (bilinmeyen bir dil mi desem) günlük işleri çekip çevirmeyi, ama biraz uzun, biraz karışık cümleler duyunca anlamazdı, şöyle derdi misafir hanımların dizine elini koyarak, “He qurban, zati em jî Tirkin!” Evet, zaten biz de Türk’üz.

Okulda başarılı olmama sevinirdi, okula gitmemi istemese de. Babam, derslerimin kötü etkileneceğini düşünerek, Kürtçe konuşmamı istemezdi. Babaannem geceleri yanına çağırır, başlardı anlatmaya Koçgiri’yi. Ondan duyduğum, aklıma yer eden cümlelerden: “Gava ku Koçgîrî Koçgîrî bu, nan u genim firotin aybêk mezin bu (Koçgiri Koçgiriyken ekmek-buğday satmak büyük ayıptı.)” 


Akrabalık ilişkilerini, akrabaları, soyağaçlarını, kişilerin birbirilerine karşı yükümlülüklerini öyle uzun, öyle ince ince anlatırdı ki, yıllar sonra antropoloji kitapları okumaya başladığımda, antropologların mücadelesini gülümseyerek izledim hep bu sayede..

İlk edebiyat öğretmenimdi de. Çok güzeldi sesi. Yanık. Ezberinde kaç şarkı vardı? Bilmek imkânsız. İrticalen söylerdi bir de, çoğu Koçgiri kadını gibi. Sesimin berbat olmasına üzülürdü, hiç alay etmemesinden biliyorum. Sıkı nüktedandı, ama bu konuya bulaşmazdı hiç.


Bu konuşkan, nüktedan, zeki ve şair ruhlu kadın gizli gizli ağlardı bazen. Çarşıda pazarda çaresiz kaldığı zamanlardan sonra, evin bahçesinde, öldüğü yıl kuruyan elma ağacının altına oturur, ağlar, yanına sokulduğumda şöyle derdi: Ez Bilbil a Koçgîrî bum, çarşiyên Stenbol ê de lal mam. Koçgiri bülbülüydüm, İstanbul çarşılarında dilsiz kaldım. 

Kar yok bugün, yağmur var. Ama iki hafta sonudur Koçgiri düğünlerindeyim, kar etkisi yaptı. Soğuk rahim, çocukluğumu geri getirdi.

Babaannemin ölüm döşeğinde dediğidir:
Dinêye, yek dadiweşi pelugê jan, yek şin dibî (Dünyadır, biri dökülür acı yapraklarının, biri yeşerir.)




Felç sonrası ilk iki uzun yürüyüşümden kalanlar bunlar. Biri yağmurlu, biri güneşli iki günden. Böyle.
(15-22 Nisan 2012)


 ................................................


Devamı değil. Öncesi de değil. Ama bunlar da var:





19 Nisan 2012 Perşembe

Kırıklar 28-30


28

Damgadır dünya
Silinmez

Siliniriz böyle, yavaşça
Okurken bizi
Birbirimize

Birbirine yazılı
İki dünya





29

Düş
Yıldızlardan düşen

Görmediniz mi yükseleni düşten?

Çimenlerin yıldızı, benim dediğim
Çimenlerin gözü, gören...

Şarkısı için esintiyi beklemeli
Sözü için susmayı

Sadece insan umar unutmamayı...




30

Yolda göreceksin
Dağda deniz arar biri

Başkasıdır
Her zaman
Yolun beklediği


Çoklar kayboldu
Bilir
Kendi gibi


18 Nisan 2012 Çarşamba

Mülk yurttaşınsa ferman devletindir!


Kentsel dönüşümü sağlayacak afet tasarısı, yerel yönetim reformu sözü vermiş bir iktidarın sözünden cayması halinde ne olacağının delili. Yasa, iktidarın merkeziyetçi anlayışı nasıl benimsediğinin ve yasama işlemini nasıl ferman usulüne çevirdiğinin bir delili.

Dokumuzu değiştiriyorlar hızlı vuruşlarla (Gülten Akın)

15 Nisan 2012 Pazar

Evini başına yıkar da giderim!


Kentsel dönüşümün ikiz yasaları, taşınmaz sistemini altüst edecek nitelikte iki istisna yasası. Terörle Mücadele Kanunu ceza sistemini nasıl altüst ettiyse öyle. Hiçbir yapı bunlardan kurtulamaz. Yargı da devre dışı bırakılıyor, tıpkı 12 Eylül sonrasındaki gibi.


11 Nisan 2012 Çarşamba

Türkiye'de özel mülkiyet var mı dediniz? Tersinden Robin Hood'luk


Kentsel dönüşüm yasaları ikizleşiyor. İlki kültürel varlıkları koruyordu, ikinci bizi afetten koruyacak. İsimlerine bakarsak böyle. İçeriklerine bakınca iş değişiyor: Bunlar servet transferi kanunları. Elbette yoksuldan zengine.



Manşet şahinlerine lanet


Gazeteler, savaş bültenlerine dönüyor yavaş yavaş. Yavaş yavaş savaşa hazırlıyorlar ülkeyi.

Bir zamanlar Ertuğrul Özkök, "Bir ucundan girer, öbür ucundan çıkarız" diye manşet atmıştı Suriye için. O kabadayılığın sebebi, Abdullah Öcalan'ın Suriye'de olmasıydı.
Şimdi herkes Ertuğrul Özkök'e her fırsatta laf söylüyor ama anlaşılan o ki bu lafları söyleyenlerin hemen hemen hepsi minik Özkök'lere dönüşmüş durumda. Hürriyet de, Sabah da, Bugün de, Star da aynı telden çalıyor, yani mehter marşı, Şam seferi için...

Bu zamane yayın yönetmenleri Türkiye'yi Osmanlı, Erdoğan'ı sultan, kendilerini vezir, savaşı deniz feneri ihalesi mi sanıyor?

10 Nisan 2012 Salı

Kara Işıltılı Kareler-18



Dünya
Sevinin dünyası
Sevinin ikizdir dünyası

İkiz güneşler yörüngesinde
Doğan ve ölen
Doğan ve ölen her öpüşte

Yaşamın dünyası
Söner bir düşkün güneşte
Sevinin dünyası sönmüşse

Kül
Külüm şimdi
Geçtiğin yerde
Durduğun

Olduğum yerdesin
Her nuueiaereye gitsen de

.......................................










(Mayıs-Haziran 2007'de yazıldı. Tamamı 18 şiirdir. Cumartesi Şiir'de yayınlandı. http://www.cumartesisiir.com/


Kapitalizmi savcılık mı kurtaracak?


İstanbul KCK iddianamesi, kapitalizmin eleştirisine kızan, evrimden, kadın haklarından bahsedilmesinden rahatsız olan, özetle bir iddia makamından çok bir politikacının elinden çıkmış gibi. 


Yargı sahnesi bir tiyatro sahnesidir. Yargı düzenlemesi tiyatraldır. Yargının üç unsuru, iddia, savunma ve karar makamları bu tiyatronun asli oyuncularıdır. Oyunları belli normlara, yargılama usulünü de belirleyen normlara tabiidir. Mekanizmayı harekete geçiren iddia makamı, daima bir fiille ilgilidir. (“Beyan”ların, düşüncelerin, görüşlerin suç olması, çok özel bir istisna teşkil eder. “Düşünce”nin yargılanması, modern eğilimde, “açık ve yakın tehlike” gibi koşulların da yardımıyla en aza indirilmeye çalışılır.) Bu fiil kanunlarca suç olarak tanımlanmış bir fiildir. Elbette bu fiilin bir faili vardır. Fiili, faili ve ikisi arasındaki bağı kuracak bir öykü anlatır bize iddia makamı. Savunma da iddia makamının anlattığı öykünün, öykünün içindeki fiil, faiil ve ikisinin bağı meselesinin doğru olmadığını, ya da o kadar doğru olmadığını ya da doğru olsa bile suç olmadığını anlatmaya koyulur. Güçlerinin denk olması icap eder. Süreç kararla kapanır. 

KCK iddianamesi: İki özgürlük tartışılacak


KCK iddianamesi, son dönem hazırlanan iddianemelerin bütün ortak özelliklerini içeriyor. Örgüt var mı yok mu ayrı mesele, biz yine örgütlenme ve fikir özgürlüğünü tartışacağız.
 

5 Nisan 2012 Perşembe

Damla Orhan'ı kim öldürdü? Kapitalizm yolundaki cinayetler


Damla Orhan, rekabetçi anlayışın en vahim sınavlarından birine, YGS’ye girecekti. Kalbi dayanamadı. Onun ölümü, bizim sınav sorumuz şimdi: Rekabeti, yarışı toplumsal norm haline getiren kapitalistleşme yolunda böyle nefessiz daha ne kadar gidebiliriz? Her alanda genç ölüler bırakarak daha ne kadar?



Rivayete göre Büyük Arap şairi Maarri (973-1057) mezar taşına şöyle yazdırmış: “Burada babamın cinayeti yatıyor!” 

1 Nisan 2012 Pazar

Kara Işıltılı Kareler-17


Güneş
Gülüşün güneşi
Sadece gülüşün güneşi
                      Açık tutan
Sevgiliye giden yolu

Gaz+cop+tazyikli su: İleri demokrasi


Türkiye’de sanki her şey, “demokratik” olduğunu iddia eden bir ülkedeki dinamiklerin hareketliliği olarak değil de, “düşman güçler”in, “dış düşmanlar”ın çatışması şeklinde yürüyor. Peki bu kadar güçlü bir iktidar, neden bu kadar korkuyor?


Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde demokrasi yok diyenler fena yanılıyor. Var. Ama önce bazı olaylar.
**
21 Mart, malum Nevruz. 12 Eylül 1980 sonrası  ırkçı-bölücü Türk-İslam sentezi ideolojisi çerçevesinde güncellenen cumhuriyetin kadim inkar-imha-asimilasyon politikalarına sembolik yanıtın en güçlü verildiği gün olarak, Newroz. Yine malum, hükümet “21 Mart sadece 21 Mart’ta kutlanır” diyerek bir güç gösterisine girişti. Gaz, cop, tazyikli su, yumruk vb. kamusal imkanlar kullanılarak engel olunmaya çalışıldı. En başta Diyarbakır olmak üzere, hiç hoşlanmadığı bir yanıt aldı. Diyarbakır’da güvenlik güçlerinin kurduğu bariyerler öğlen saatine varmadan aşılıp geçildi, “Düşmeseydim de inecektim” diyen Nasrettin Hoca’ya sığınılarak, “Kaldırdık zaten” açıklaması yapıldı. Durumu, “İstanbul’da en fazla 2000 bin kişi vardı” diyerek kurtarmaya girişti. Peşinden bir de yapılan aleni haksızlığı savunmak için, “Sizin bilmediğiniz şeyleri bizim bildiğimizi neden düşünmüyorsunuz” yollu, “büyük işlere engel olduk” demeye gelen mistifikasyon dolu  bir açıklama geldi.
Sivas davasına ilişkin duruşmada, bazı sanıklar için zamanaşımı kararı verildi. Duruşmayı izleyen üzgün ve canı sıkkın insanlara Ankara adliyesinin kapısında gaz ve copla saldırıldı. Tepkiler, “Onlar zaten kötü niyetli, ideolojik oluşumlar” lafıyla savuşturulmaya çalışıldı. Elbette, ideolojik saiklerle işlenmiş bir katliamın protestosunun baskılanmasının ideolojik olmadığına inanan yeterli sayıda yurttaşa güvenilerek yapılmış olmalıydı bu izahat. Neticede, “millete hayırlı olması gereken” bir karar verilmişti ya!
Bu hafta, eğitim sistemindeki bir değişikliği protesto etme kararı alan KESK’in eylemlerine müdahale ile geçildi, tarife malum: Gaz, cop, tazyikli su… Sadece var olduğu iddia edilen toplantı ve gösteri yürüyüşü özgürlüğüne değil, otobüslerin durdurulması, insanların indirilmesi gibi seyahat özgürlüğüne de aykırı işlerdi. Açıklaması, “eylem için izin verilen yer” formülüyle getirildi. Açıklamadan anlaşılan, Türkiye’nin hemen hemen her yerinin yasaklı oluşuydu. “İdeolojik işler, terör örgütü” vb. laflar bugün yarın sökün eder.
‘DÜŞMAN GÜÇLER’İN ÇATIŞMASI
Sanki her şey, “demokratik” olduğunu iddia eden bir ülkedeki dinamiklerin hareketliliği olarak değil de, düşman güçlerin çatışması şeklinde yürüyor.
Ne oluyor? Neden bu sinirli hal? Bir bakalım.
Paul Virilo, eski ABD Başkanlarından Billi Clinton’ın bir sözünü hatırlatır ve ekler:
“Başkan Clinton, “ilk defa olarak” diyordu, “iç politika ile dış politika arasında bir fark yok. (…) Amerikan başkanının bu tarihsel cümlesi küresel hale gelen bir gücün META-SİYASAL boyutunu ortaya koymakta, bugün iç politikanın eskiden dış politikanın yürütüldüğü şekilde yürütülmesine cevaz vermektedir.” (Paul Virilo, Enformasyon Bombası, Metis Yayınları)
Hükümetin açıklamalarına ve olan bitenlere baktığımızda gerçekten de “dış güçlerin çatışması” modeline uygun her şey: Newroz’da daha yapılmamış eylemler yasaklanır, Ankara Adliyesi’nde daha hiçbir eylem yapmamış kitleye saldırılır, KESK eylemlerinde Ankara ulaşmak isteyenler, ulaşanlar, bir meydana gitmek isteyenler, kıstırılabildikleri yerlerde durdurulur, tarife malum. Bush döneminin ünlü dış politika doktrinlerinden “önleyici müdahale” iş başında sanki. Geçen yazki seçimden önce başlayan, bugüne kadar da hiç hız kesmeyen bir doktrin. Buna dört yıldır siyasi muarızların, muhaliflerin yargı yoluyla terbiyesini de ekleyelim. Manzarayı özetleyelim: Sanki iktidarın seçimlerle değiştiği bir demokraside değiliz de bir azınlık iktidarıyla karşı karşıyayız, sanki iktidar partisi bugün ya da yakın gelecekte yapılacak bir seçimin en güçlü adayı değil de bir daha seçilemeyecek bir parti, son kozlarını kullanıyor. Oysa durum bunun tersi.

‘İÇ’ ve ‘DIŞ’ SAVAŞ
Bu durumda Virilo’nun, “iç politikanın dış politika gibi” yürütülmesi ilkesinin, yani bir toplumun iç politik mücadalesinin dış düşmanla mücadele formunda yürütülmesinin kaynağının bir bozuk demokrasinin değil de bir “örnek demokrasi”nin, ABD’nin icadı olduğunu hatırlayıp bağlayalım: Neoliberal otoriteryen muhafazakârlığın toplum tasarımı, bir savaş tasarımıdır. Hedefi, kendisini sarsabilecek dinamiklerin oluşmasını, buluşmasını engellemektir. Hem kamu otoritesinin operasyonel güçlerini yani yargı ile kolluk güçlerini hem de buluşmaya ve yaygınlaşmaya aracılık edebilecek medyayı bir “dış savaş” varmış gibi düzenlemesi ve kullanması da bunun olağan bir sonucudur.
O zaman şemayı tamamlayalım: Bugün iç mücadele gibi gördüğümüz şey, “küresel” bir savaşın bu lokasyondaki versiyonundan ibaret. Hak, demokrasi vb. lafların şampiyonu Avrupa Birliği ve ABD’nin Türkiye’deki hükümete sevgi ve şefkatlerinin kaynağı da budur.
AB yetkililerinin kimi sızlanmaları da bir Kürtçe söze uyuyor: “Tev gur berxê dixwe, cem mihê şîne dike.” Kurtla birlikte kuzuyu parçalar, koyunun yanında oturup ağıt yakar.
**
Türkiye’de demokrasi var demiştim. Var, cop, tazyikli su, gaz ve toz bulutu olarak.
 (30 Mart 2012, Radikal İnternet)

Benzer yazılar için: