24 Nisan 2012 Salı

Bir yargı isterim


Yargının itibarı, yargıçların kararlarıyla oluşur veya oluşmaz. “Yargının itibarı” denilen şey de İstiklal Mahkemeleri, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat’ta yargı eliyle yapılanlarla oluşmuş bir şey. “Yargıyı etkileme suçu” da, yapılanların itibarsızlığını bilen kanun koyucunun bir kalkanı.



Çok duyuyoruz: Yargıyı sulandırmayın. İtibarsızlaştırmayın. Etkilemeyin. Birbirinden önemli ve ünlü davaların etrafındaki söylemsel savaşta, kerametliymişler gibi gibi tekrarlanıp duran sözler. Peki. Yapmayalım. Yapmayalım da bu nasıl yargıdır ki dışarıda yazılan, çizilen, söylenenden sulanıyor, bu nasıl yargıdır ki, benim, senin sözlerinle itibar kaybediyor, nasıl yargıdır ki etkilenip duruyor diye de sormayalım mı? Çünkü sulandırılabilen, itibarsızlaşabilen, etkilenebilen bir yargı, biz yargılanması her daim mümkün fanilerin başına gelecek iyi şeylerden değil. Önce, sonuncusuna dün tanık olduğumuz birkaç vaka: Hrant Dink davasında yargıçla savcı, karar verildikten sonra kamuoyu önünde tartıştı. Yani dava açık kaldı. Benzer bir konuşma N.Ç. davasından sonra da yapıldı, bu sefer Yargıtay’a yükselmiş bir yargıçtı eleştirilere veryansın eden. KCK davalarında yargıçlar, sanıklar Kürtçe savunma yapmaya başlayınca, mikrofonu kapattırıp “bilinmeyen bir dil” kalıbıyla yaptıklarını tutanaklara geçiriyor. Nihayet dün Balyoz davasında yargıç, sanıklarla laf yarıştırdı, o kadar ki “Kıçınızı dönüp oturdunuz” gibi tuhaf bir cümleyi bile duyduk.

ADALETİN SACAYAĞI
Şimdi meseleye geçelim:
Yargılama tanrısal bir iş, bir yetki, sadece İbrahimi gelenekte değil, başka inanışlardaki çok sayıda toplumda da öyle. Çünkü “karar” denilen şey, daima kişilerin, grupların kaderini değiştirir.
Yargılama malûm bir heyetin işi. İddia, savunma ve karar yani yargıdan oluşan mahkemenin. Üçüncüsü, nihai yargıyı, kararı veren yargıç dediğimiz figür, yargının niteliğini belirler. Devlet yapısında nasıl üç güç içindeki “primus inter pares” yargıysa, mahkeme düzenindeki üç konumun “eşitler arasında birincisi” de yargıçtır. Savcının, savunmanın “adil” olmak gibi bir yükümlülüğü yok, biri iddiasını güçlü biçimde, ikna edici biçimde, usullere uygun biçimde delillendirmeye, diğeri de aynı şekilde karşılık vermeye çalışır. “Taraf”lardır onlar. Her ne kadar bizim sistemimizde savcıların “lehte delilleri toplama” görevi varsa da ve bunu yaptıklarına çok az tanık oluyorsak da, bunu hakkıyla yaptığında bile o tarafsız hale gelmez.

“YARGI SORUNLARI” ve YARGIÇ
Buna karşılık karar makamında oturan kişi, yargıç, “tarafsız”lıkla görevlidir. Tarafsızlık denilen şeyse, bağımsızlıkla, özgür düşünebilme cesaret ve yetisiyle mümkün. Tarafsızlığına inanılan bir karar, adalete ilişkin fikirleriniz, teorileriniz, prosedürleriniz ne ve nasıl olursa olsun, adaletin yerine gelmediğini düşündüremez. Buna karşılık, tarafsızlığına inanılmayan bir karar, yargı teşkilatı mükemmel işlemiş, her iş doğru yapılmış olsa bile, adaletin yerine geldiğine inandıramaz.
Yargının inanırlığı, yargıcın inanırlığıdır. Çekirdeğinde de nihai karara inanç yatar. Bu yüzden, “yargı sorunları var” denilen yerde, muhakkak öncelikle yargıç sorunu vardır. Hem yargıcın sorunları var, hem yargıçlıkta sorun var demektir.
O sadece “kanunları uygulayan kişi” olamaz, idare memurlarının görev tanımıdır bu. Ne devleti, ne da hatta toplumu korur yargıç, adalet idesi devletin veya toplumun çıkar ve arzuları ( “milli irade” de diyebilir isteyen) doğrultusunda şekillenmiş bir ide değildir; eğer varsa, tersi mümkünse vardır. Elbette, Türkiye sisteminde savcıya çok yüksek, yargıçları aslında çaresiz bırakabilecek, yönlendirebilecek kadar yüksek yer ve yetki verilmişken, teoriye göre aynı gücün verilmesi gereken savunma ise neredeyse dışlanmışken karar makamından “tarafsız, bağımsız” yani adil bir yargı çıkmasını beklemek zor. Amenna. Fakat kanun koyucunun tercihi olan bu dengesizliğin sıfırlanması değilse bile yumuşatılması da yargıca bağlı. Oysa uygulamada yargıçlar, savunmaya tanınmış kısıtlı imkânların genişletilmesi şöyle dursun, daraltılmasına meyleder. “Kanun memuru” ile “devlet memuru” aralığındaki dar konumu kabullenmiş gibidirler. Aksi halde, duruşma salonundaki marangoz hatasına, birer edim olan sözleriyle müdahale edebilirler her zaman.

VİCDAN-CÜZDAN BAĞI
Bir yüksek yargıç vaktiyle, “yargıçların vicdanla cüzdan arasında sıkıştığını” söylemişti. Vicdanı cüzdanına bağlı kişiden yargıç mı olurmuş deyip geçmeyelim, itirafa yol açan hakikate bakalım: Türkiye’de yargıç zümresindekiler, kişisel gelişimlerini ve ruhsal sağlıklarını güçlü tutacak bir hayat yaşamaz, bütün bordrolular gibi kısıtlı ekonomik koşullara itilmişlerdir. Okumaya, kendilerini geliştirmeye, okuduklarını sindirmeye, tartışmaya pek vakitleri yoktur. Bu yüzden makaleleriyle ünlü yargıçlarımız çok çok azdır.
Mesleki ilerleyişleri “tarafsız ve bağımsız” kişi ve kurumlara da bağlanmış değildir, aksine taraf olmaya, ideolojik, sınıfsal ve ne yazık ki bölgesel ve en kötüsü de dinsel-mezhebi kümelenmelere zorlanırlar. Amenna. Ama bunun aksini istemişler midir? Sair memurların önemli bir kısmı, şimdilerde polislerin en azından bir grubunun da peşinde olduğu sendika hakkı için mücadele etmiş ve ediyorken, bu zümreden böyle bir atak bilmiyoruz. Bugün 12 Eylül’ü yargılıyorlar, hakkında karar verecekler; vaktiyle de 12 Eylül için yargılıyorlardı ve arada geçen dönemin etkili bir özeleştirisini de bilmiyoruz. Devletin hükmettiği ekonomik, yasal ve ideolojik konumu canı gönülden kabul ettikten sonra, hangi şikâyet, ne derecede ciddiye alınabilir?
Bir yargılamayı en kötü niyetli yurttaş bile sulandıramaz; zaten kötü iddianamelerin kabul edildiği anda o sulanmıştır. Yurttaşları, en kötü niyetlisini bile, “yargıyı itibarsızlaştırmaya çalışmak”la suçlamak, zaten yargının itibarına ilişkin bir itirafı içinde taşır.  “Yargıyı etkileme” var bir de, suç olarak düzenlenmiş hem de: Etkilenmeme bir yargıç görevi ve niteliğidir. “Herkes sussun, yargı da bildiğini yapsın” denilemez; hele hele İstiklal Mahkemelerini, 27 Mayıs’ı, 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü, 28 Şubat’ı görmüş bir toplumda hiç denilemez. O dönemlerin ünlü yargıç ve savcılarını hatırlıyoruz, ama hiçbir dönemde adil kararlarıyla ünlenmişlerini hatırlamıyoruz ne yazık ki. İşte onu arıyoruz. Yargının itibarı, o dönemlerde yapılanlarla oluşmuş bir itibardır; bu dönemde olanların o dönemde olanlara benzemesi de bu sorunları dile getirenlerin suçu sayılamaz.


  

0 yorum:

Yorum Gönder