10 Nisan 2012 Salı

KCK iddianamesi: İki özgürlük tartışılacak


KCK iddianamesi, son dönem hazırlanan iddianemelerin bütün ortak özelliklerini içeriyor. Örgüt var mı yok mu ayrı mesele, biz yine örgütlenme ve fikir özgürlüğünü tartışacağız.
 
Çok sayıda KCK davası var. Bir yenisi için İstanbul’da bir iddianame hazırlandı. Binlerce tutuklusu olan bir dizi davadan biri, İstanbul’daki. İddianame 2500 sayfayı buluyor. Teorik olarak iddianamede yer alan iddiaların doğru olup olmadığını mahkeme değerlendirecek, yani “gerçekler”, savunmanın da sözünü söyleyeceği yargılama sürecinde ortaya çıkacak. Elbette bu bir “KCK davası” olduğuna göre, derdest diğer KCK davalarında karşımıza çıkan bir sorun burada da çıkabilir, Kürtçe savunma sorunu. Bu iddianamede çok sayıda Kürtçe bilmeyen, Kürt de olmayan şüpheli var. En ünlüsü Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu.
Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu, biraz da ünleri nedeniyle, KCK soruşturmaları sürerken de iddianameden sonra da tartışmaların odağında yer aldı. İkisine yönelik suçlamalar, suçlamalara kanıt olarak gösterilen deliller, “inanılması mümkün olmayan suçlamalar ve deliller” şeklinde değerlendirildi. Bu tutum, örneğin Ergenekon çerçevesinde açılan davaların çoğunda da gözlendi; örneğin ODA TV davasında Ahmet Şık ve Nedim Şener’in durumları, gözaltına alınmalarından tahliyelerine kadar giden süre boyunca benzer bir inanmama eğilimi ve bunun sonucu olarak da iddianameye, devamında yargılama sürecindeki işlemlere yönelik eleştirel yaklaşımlar gözlendi. Sadece bazı sanıklara yönelik haksız işlem ve eylemler değil, h-Hem Ergenekon hem de KCK davalarının iki özelliği bu  inanılmazlık tutumunun kaynaklarından biriydi. Birincisi bu davaların, suçlamalar ne olursa olsun, politik nitelikte davalar, dolayısıyla da geniş kitleleri ilgilendiren davalar olmasıydı; ikincisi de bu davalardaki iddianame ve delillendirme mantıklarında görülen bir benzerlik.
Elbette iddianame iddianameye benzer, benzemeli de ama bu davalardaki “benzerlik”lere yönelik en önemli eleştiri, iddianamelerin pek “iddianameye” benzemediği oldu. Eleştiriler yapılırken, örneğin Ergenekon davalarının haklılığına inananlar, iddianamelerdeki bu sorunları, “davaların özüne zarar vermesini engellemek” amacıyla dile getirdiler, yani amaçları “davaların özünü” kurtarmaktı. Davalara inanmayanlarsa hukuk yokluğunun delili olarak gösterdiler bu sorunları.
İstanbul’daki KCK iddianamesinde, kabaca bir bakışla, benzer sorunlar var, tanımlayalım: Savcılar, genel bir teorik çerçeve çizip o çerçeveye aykırı durumları eleştirip, o teorik çerçevede suçladıkları sanıkların bir örgütlenme içerisinde olduğunu beyan edip, delillerini sıralıyor. Deliller, telefon vb. kayıtlar, tanık-gizli tanık ifadeleri, aramalarda bulunan bilgi belge ve dökümanlar vs.
KCK davasında da çerçeve, çekirdeği PKK olan bir örgütlenme şemasıyla çiziliyor. PKK’nin, hedefi dört ülkedeki Kürt nüfusundan bir birleşik büyük Kürdistan kurmak isteyen bir örgüt olarak kurulduğu ve hep öyle kaldığı, PKK’li görünmese bile Kürt sorunu etrafında örgütlenen bütün yapıların bu hedefi paylaştığı fikri, şemanın zemini. Sonra PKK’den PKK’nin İran, Irak, Suriye ve Avrupa örgütlenmeleri dahil çok sayıda örgütle ilişkisine, oradan KCK’ye ve BDP’ye kadar giden bir şema. İddianame açıkça, PKK=KCK=BDP şemasını çiziyor. Bu şema, KCK operasyonları çerçevesinde nasıl binlerce kişinin tutuklanabildiğini de izah ediyor. Suçlama çerçevesinin genişliğine bakınca, örneğin İstanbul sokaklarında sağa sola Molotof atanlarla dağa gidenler, BDP’nin siyaset akademisinde konuşanlar ve konuşulanlarla Meclis’teki milletvekillerinin olduğu çok geniş bir kitle iddianemeye sanık olarak girebilirdi. Dolayısıyla iddianamenin mantığı kabul edilince, davada neden bu kadar çok suçlanan kişi olduğunu değil, neden bu kadar az suçlanan kişi olduğunu sormak daha yerinde olur.
Yine iddianame, Abdullah Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmelerinden sonra yayınlanan görüşme notlarına önemli bir yer ve ağırlık veriyor. Savcılık makamı adeta uzun uzun Öcalan’la tartışıyor. Ayrıca Öcalan’ın görüşlerine atıfta bulunmak başlı başına bir suç delili olarak tanımlanmakla kalmıyor, benzer görüşler de aynı torbaya konuluyor. İddianamenin ilginç yanlarından biri de, siyaset akademisinde verilen derslerin çözümleri iddianameye eklenirken, yargıçların dikkatini çekmek amacıyla olacak, bazı yerler bold olarak veriliyor: Mesela “Kürdistan” geçen her yer. Savcılık, politik bir hedef olarak Kürdistan’ı telaffuz etmenin mi, coğrafi bir bölge olarak Kürdistan demenin mi, ya da tarihsel bir terim olarak Kürdistan’dan dem vurmanın mı suç ya da suç delili olduğunu belirtmiyor, “Kürdistan” kelimesinin yazılmak zorunda olduğu yerde önüne bir “sözde” kelimesi konulduğuna bakarsak, üçünün birden geçerli olduğunu kabul etmemiz gerekir. O halde Kanuni Sultan Süleyman’ın ünlü mektubunun ve mektubu okumaya, basmaya yönelecek herkesin potansiyel KCK’li olduğunu öngörmek bile mümkün.
Suçlanan kişiler, suç delilleri ve sevk maddeleri arasındaki uygunluğu yargıçlar değerlendirecek dedik. Dolayısıyla buralardaki uyumsuzlukları zaten savunma avukatlarının dile getireceği doğaldır. Fakat genel görünüm itibarıyla, davanın iki temel sorunla yakında ilgili olduğunu söylemek mümkün bir ön gözlem olarak:
İstanbul KCK dahil, bu davalarla biz ifade özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğünün sınırlarını tartışıyor olacağız. Konu Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu’ndan ibaret değil, onların geçmişleri, faaliyetleri bilinen “masum akademisyenler ve yayıncılar, insan hakları savunucuları” olup olmamaları da değil. Konu, davalarda suçlanan ya da benzer davalarda suçlanacak herkesin ifade ve örgütlenme özgürlüğü konusu.

Bu eksen üzerinde daha yakın bir okuma, yarın bu sayfalarda yer alacak; hedef, şu türden cümlelerin neden iddianemeye delil olarak konulduğunu anlamak olacak:
“(00.36.56) …(anlaşılmadı) şimdi kadının doğa toplumu düşürüldükten sonra …(anlaşılmadı) orda kadının, toplumun ve tüm doğanın bir tahribatı söz konusu, bunlarla birlikte ben ele almamız gerektiğini düşünüyorum ben aslında yani aslında doğru bir yerde …(anlaşılmadı) yani sadece kadının düşürülmüşlüğü değil aynı zamanda tüm toplumun ve doğanın düşürülmüşlüğü baz alınıyor.”

0 yorum:

Yorum Gönder