11 Nisan 2012 Çarşamba

Türkiye'de özel mülkiyet var mı dediniz? Tersinden Robin Hood'luk


Kentsel dönüşüm yasaları ikizleşiyor. İlki kültürel varlıkları koruyordu, ikinci bizi afetten koruyacak. İsimlerine bakarsak böyle. İçeriklerine bakınca iş değişiyor: Bunlar servet transferi kanunları. Elbette yoksuldan zengine.




Hükümetin acelesi var. Üç konuda. Suriye, yani dış savaş. Kürt sorunu, yani iç savaş. Kentsel dönüşüm, yani sınıfsal savaş.
Üç konuda da aynı lafları duyduk son ayda: “BDP ile görüşebiliriz ama artık bekleyecek vaktimiz yok.” “Suriye’de silahların susmasını biz de istiyoruz, ama Esad’ı bekleyemeyiz.” “Evinizi müteahhite verin ama çabuk olun.” Birinin söylemdeki cilası kardeşlik, başka deyişle yurtta sulh. İkincisinin cilası komşuda barış, yani cihanda sulh. Üçüncünün, yavrularımızın çimlere basabileceği, atalarımızın da yapığı türden insanı temel alan imar iskân. Bu yazı üçüncüyle ilgili. Kentsel dönüşüm yasalarının neyi dönüştürdüğüyle.
Önce bir soru: Türkiye’de özel mülkiyet var mı? Hani şu kapitalist ekonominin, dolayısıyla toplumun kutsadığı haklar arasındaki özel mülkiyet. Hani şu gerçek ve tüzel kişilerin taşınır ya da taşınmaz bir mal ya da eşya üzerindeki üç temel yetkisini içeren hak: Usus, fructus, abusus. Yani kullanma, semerelerinden yararlanma ve elden çıkarma hakkı.
Var mı dediniz? Tarih pek öyle demiyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihi, yurttaşlarının özel mülklerine, özel mülk edinme hakkına saygısıyla ünlü değil. Malum, 1936 beyannamesi denilen zalimce işlemle gayrimüslim yurttaşların mal mülkleri ya talan edildi ya hiçe indirildi. Şimdi bu haksızlığın düzeltilmekte olduğuyla övünülüyor, biraz geçmiş dönemlerin yönetimleri, özellikle de dek parti CHP’si dövülerek, biraz da iyilik yapılıyormuş havasıyla övünülerek. Ama yakından bakılınca gasp edilmiş bin hakkın biri iade ediliyor aslında, mülksüz kalmışlara, ülkelerini, topraklarını terk edip öbür ülkelere ya da öbür dünyaya gitmişlere, gurbette izsiz timsiz aç biilaç ölmüşlere kim neyi iade edebilir? 1934 Trakya Yahudi pogromunu, Varlık Vergisi’ni, 6-7 Eylül sonrasını da eklersek, Müslüman olmayanların özel mülkiyet haklarının alenen reddedilmiş olduğunu öne sürmek için başka çaba gerekmez.
Özel mülkiyet var diye ısrar edecekler için devam edelim: İki kanun hiç öyle demiyor, en az iki kanun.
Biri çoktan, 2005’te çıkan, örneğin ilk olarak Sulukule ahalisinin yoksulluğa sürgünü sürecinden hatırlayacağımız 5366 sayılı şu uzun isimli kanun: YIPRANAN TARİHİ VE KÜLTÜREL TAŞINMAZ VARLIKLARIN YENİLENEREK KORUNMASI VE YAŞATILARAK KULLANILMASI HAKKINDA KANUN. Çok laf yalansız olmaz misali, “tarihi ve kültürel taşınmaz varlıklar”dan, “yenilenerek korunma” ve “yaşatılarak kullanılma”dan bahsettiğine bakıp aldanmamak gerek. Sonra Tarlabaşı sürecinde tanıdık o konunu, başka semtler de var, bütün kentleri kapsayacak kadar geniş bir yasa önümüzdeki. Şimdi onun ikizi yolda. Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun. Bunun da adı güzel. Afet riski altındaki alanların dönüştürülmesini kim istemez değil mi? Mesela köprülerin çökmemesini, barajların patlamamasını, şantiyelerin yanmamasını, kim istemez? Fakat bu iki kanun da bu işlerle ilgili değil, hiç değil. Adında zikredilen değerlerle de ilgili değil.
Bu iki kanun münhasıran, “lafzıyla ve ruhuyla” özel mülkiyetin el değiştirmesiyle ilgili, o kadar ki aslında gizlemiyor bile bunu: Kamu yöneticilerinin doğrudan müdahalesiyle özel mülkiyetin el değiştirmesini düzenliyor. Zorla. Öyle piyasa dolayımıyla, rekabet mantığıyla filan da uğraşmadan, doğrudan müdahaleyle. Hukuki görünümü verilmiş adaletsiz zorla. Bunlar, mülksüzleştirme kanunları. Arsız. Hicapsız. Acul.
İlk kanun, anayasanın, mevcut darbeci akıl ve faşizan ruhla yazılmış, bütün hakları yazıp, devamında “…ama”lı bir cümleyle hepsini aynı metin içinde silmeyi başarmış mevcut anayasanın bile en az dört maddesine aykırıydı, ikinci en az onun iki katı kadar maddesine aykırı.
İlk yasadaki temel sorunları özetleyelim: Özel şahıslar lehine kamulaştırma, bu anayasaya da Türkiye’nin kabul ettiği iç ve uluslararası prensiplere de aykırı. Çünkü, “kamulaştırma” denilen ve özel mülkiyetinin dokunulmazlığına istisna teşkil eden işlemin mantığı, üstün “kamu yararı” ilkesidir; bir özel şahsın bir başka özel şahıs aleyhine zenginleşmesi “kamu yararı” içerir denilmediği sürece, böyle bir kamulaştırma meşru kabul edilemez. Uygulamanın her halükarda bakanlar kurulu onayına bağlı olması, merkezin yerel yönetimler üzerindeki kıskanç vesayetini bir daha beyan etmesiyle “demokratikleşme”, “ileri demokrasi” söylemlerine aykırı; “iktidardan olmayan belediyeler”in çekeceği sıkıntıyı katmıyorum bile. “Kamulaştırma bedeli peşin ödenir” ilkesinin, kendisi de sorunlu olan Kamulaştırma Kanunu’nun 3. Maddesine atfen taksitli ödemeye çevrilmesi, maksadın “koruma”dan çok, servet transferi-rant yaratma olduğunun ikinci alameti: Lehine kamulaştırma yapılan kısa sürede müthiş bir rant elde edecekken, “yenileme projesi”ne gücü yetmeyeceği baştan belli olan mülk sahibine ödenecek kamulaştırma bedelinin beş yıla yayılması, yüzüne karşı “yoksulsun sen yoksul kal” denilmesinden başka ne anlama gelir? Projelerin, uygulandıkları yerlerdeki yaşam biçimlerini kökten yok edip, otoparklı, alış veriş merkezli, rezidanslı, duvarlı, bekçili halleri de, “insanı merkez alan medeni şehir tasarımı” cilasına aykırı… Cilayı kaldırırsak, sadece bankada parası, borsada hissesi, karnında bitmeyen bir iştahı ve hırsı olan insanın “insan” sayıldığını görürüz. Robin Hood bir efsane kahramanıydı. Zenginden alıp fakire veriyordu. Bir yoksul fantezisi. Bu kanunlar yoksuldan alıp zengine veriyor. Bir kapitalizm klasiği. Öngörülen hız, onu çağa uygun kılıyor: neoliberalizm. Hiçbir itirazı tanımayan katılığı da kimin elinden çıkma olduğunu gösteriyor: Otoriteryen muhafazakarlık.

Bu yazı bir girizgahtı. Devam edeceğim. Cuma günü. İkinci kanun çünkü ilkinden de vahim: Olmaz ya, istenirse iki kanunun makasıyla çalışılarak, ünlü gökdelenlere, yalılara ya da alışveriş merkezlerine bile el konulabilir!




0 yorum:

Yorum Gönder