15 Nisan 2012 Pazar

Evini başına yıkar da giderim!


Kentsel dönüşümün ikiz yasaları, taşınmaz sistemini altüst edecek nitelikte iki istisna yasası. Terörle Mücadele Kanunu ceza sistemini nasıl altüst ettiyse öyle. Hiçbir yapı bunlardan kurtulamaz. Yargı da devre dışı bırakılıyor, tıpkı 12 Eylül sonrasındaki gibi.




Mesele fakir fukaranın evi, evet. Ama mesele sadece ondan ibaret değil: Bir sabah, söz gelimi, İstanbul veya Ankara’nın en ünlü bir ya da birkaç alışveriş merkezine el konulduğu haberi gelirse şaşırmayın. Yine başka bir sabah İstanbul’un ya da ya da başka bir kentin en ünlü gökdelenlerine, villalarına, deniz ya da ırmak kıyısındaki yalılarına el konulduğu haberi gelirse, şaşırmayın…
“Komünistler gelecek, mallarınıza el koyacak” diye kaymak burjuvaziye korku salmıyorum hayır, Komünistleri beklemek gerekmez bunun için! Türkiye’nin yeni mülk transferi  yasalarıyla bu mümkün. Mülk transferi derken, Medeni Kanun’dan, Borçlar Kanunu’ndan, Ticaret Kanunu’ndan filan bahsetmiyoruz; başka iki kanundan bahsediyoruz. Medeni hukukun taşınmazlara ilişkin sisteminin içerisine, sistemi anlaşılmaz hale getirecek, felç edecek şekilde yerleştirilen iki istisna hali, yani olağanüstü hal kanunundan.  Terörle Mücadele Kanunu nasıl genel ceza hukuku sistemini anlaşılmaz, içinden çıkılmaz hale getirdi ve devlete, özel yetkili mahkemeler aracılığıyla istediği kişiyi, grubu, zümreyi, partiyi hırpalama imkanı verdiyse, bu iki kanun da taşınmaz hukuku alanında aynı şeyi yapıyor, yapacak.

BİRİNDEN KAÇAN DİĞERİNE YAKALANIR
Bu kanunların ilki, malum, “Yıpranan Tarihi ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Yenilenerek Korunması ve Yaşatılarak Kullanılması Hakkında Kanun”, 5366 numaralı. Bu kanunun “amaç ve kapsam”ı saptayan birinci maddesindeki “amaç” kısmı, kentlerdeki her yapıyı içerebilecek kadar geniş ve belirsiz. Yasanın sadece “bina”ya değil ve “binanın bulunduğu alan”a ilgi göstermesi, modern şehircilik mantığıyla savunuluyor. Öyle olsun! Ama durum şu: Sağlam, sorunsuz, güzel bir bina, “alan”da yapılmak istenen düzenlemeye uyumsuzluk nedeniyle bir projeciğin içinde hava civaya dönüşebilir.  
Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun Tasarısı ise “afet riski altındaki alan” ve bu alanın dışında riskli bir yapının bulunduğu “arsa ve araziler” tanımıyla, kapsam açısından ilk kanunda kaçacak yapılar varsa onları da yakalıyor.
Alanın sorunlu olduğu kararını kim verecek? Afet tasarısına göre bakanlık, ilgili idare ve elbette (Akşam Gazetesi’nden Nihal Kemaloğu’nun 10 Nisan tarihli güzel yazısındaki güzel tanımıyla “neoliberal devlet KİT’i) TOKİ. Yapının sorunlu olduğunaysa “ilmi ve fenni” verilere dayanılarak karar verilecek. “Sorunlu” ise ne olacak? Yıkılacak, haliyle. Yıkım kararına itiraz mümkün mü? Evet, ama itirazı, tüm üyeleri bakanlık tarafından oluşturulan bir heyet görecek; başka soru gerekir mi?

‘YÜRÜTME’ DURDURULAMAZ

Mahkemeler vardı değil mi memlekette? İdarenin iş ve eylemlerini denetleme görevi yapan, “Türk milleti adına” ve “vicdan”la karar vermesi gereken mahkemeler. Gene var da, malum iş yükleri çok, afet tasarısıyla oluşacaklardan kurtarılıyorlar. Yargıyı hızlandıracak bir mini reform (!) gizli yani afet tasarısında, hukuki açıdan bir afet bu, o ayrı: Malum, yürütmeyi durdurma kararı istenemeyecek, istense de verilmesi yasak.
Başka yargısal yasaklar da var: dokuzuncu maddeye göre, o maddeye ilişkin devir işlemleriyle a) kamulaştırmaya dair ihtilaflara ilişkin dava ve takipler sadece bedele ilişkin olacak! Riskli yapı tespitleri ve yıktırma iş ve işlemleri hakkındaysa sadece bina ve enkaz bedelleri hakkındaki davalar yürütülür ve sonuçlandırılabilir! Binanın enkaz haline getirilmesini durduramazsınız ve sorgulayamazsınız, özetle. Enkaza razı gelinecek.
Burada biraz duralım: Son zamanlarda “güçler ayrılığı” lafı çokça konuşuluyor. Kimse kimsenin işine karışmasın, kimse kimsenin alanına girmesin, herkes işini yapsın falan filan. En fazla da yargı söz konusu olunca ediliyor bu laflar.

BİR 12 EYLÜL HUYU
Yasama, yürütme ve yargı içinde yargı “primus inter pares”tir, teoriye sorarsanız. Eşitler arasında birinci. Yargının en önemli işlevi de öyle vatandaşları cezaevine doldurmak, kamu otoritelerine laf edene cezalar yağdırmak, devletin bekasını korumak, Kürtçe konuşulunca anlamamak filan değil, özellikle idarenin eylem ve işlemlerini denetlemektir.
Şimdilerde yargı karşısına çıkarmakla övünülen iki 12 Eylül paşasının irade ettiği fermanlara bir bakın, en çok üstünde durdukları konu, idarenin kimi eylem ve işlemlerine karşı yargı denetimini yasaklayan emirler göreceksiniz. Hem idare hukuku çerçevesinde önleyici yargılama işlemleri açısından hem de işte en son referandumla kaldırılan dokunulmazlıktaki gibi ceza hukuku açısından. İşte kültür varlıklarını bizden, bizi de afetlerden koruyacak bu iki yasanın ikincisi, tam da yargıladığı 12 Eylül’ün paşalarının aklının yaptığı şeyi yapıyor:
Bütün ülkeyi halı silkeler gibi silkeleyebilecek bir düzenek kuruyor, bu düzenekteki ağır hak ihlallerine yol açacak işlem ve eylemleri de yargının sahasında kaçırıyor. “Yürütmeyi durdurma kararı” çünkü, “açık hukuka aykırılık” ve “telafisi imkansız zarar” ihtimaline binaen verilir; bu yasayla deniliyor ki özetle ve açıkça: Açıkça hukuka aykırıyım, doğacak zararların telafisi imkansız olacak. Eviniz yıkılacak.
Konu uzun, vahamet büyük ve ciddi. Devam edeceğim, Salı günü.



0 yorum:

Yorum Gönder