30 Mayıs 2013 Perşembe

Abdülhamit o doktorayı almazdı, muhterem!


İzninizle biraz Abdülhamit'çilik yapacağım!  Güzide memleketimde insanın mecbur kalmayacağı şey yok.

Önce, istibdat filan meselesini askıya alalım bir. Çok konuştuk onu, gene konuşuruz. Şimdilik askıda dursun, kırışmasın. Uzatmayacağım lafı, şu doktora meselesine gireceğim. O da çok konuşuldu, eleştirildi, ama bir şey eksik kaldı sanki.

Padişaha mezarında rahat vermek yerine doktora vermenin bir tür saygı olduğunu düşünmüş olmalılar. Bu aralar ruh çağırmak moda ya, ondan da olabilir.
Mezardan sultan kaldırma tiyatrosunun doktora perdesindeyiz.

29 Mayıs 2013 Çarşamba

Gelecek bize gelmez, biz ona geliriz

‘Kürt sorunu’nda yığınla laf dolaşsa da konumlar ve ona bağlı fikirler, yani tavırlar basittir.

İlk tavır, şiddet destekli kadim yok etme politikasıdır, yani inkar-imha-asimilasyon. “Kürt eğer Türk olmayacaksa ona hiçbir şey vermeyelim” der.

İkinci tavır: “Kürt’e her şeyi verelim, o da karşılığında Kürtlüğünü istemesin.” İlkinin bir almaşığı. Farkı, ilk tavrın zamana göre elden geçirilmiş oluşunda. Üst kimlik deyip ‘üstün kimlik’ fikirini yutturmalar, ‘milliyet’ten büyük millet filan lafları buradan çıkıyor.

Üçüncü de ilk ikisinin yaratacağı sıkıntıyı azaltacak, ilk ikisinin “tarihten dersini biraz almış” bir versiyon: “Kürt’e Kürtlükle ilgili bir şeyler verelim, bir TV kanalı, kurs, kitap, dergi, gazete yayını filan, o da artık bize sorun çıkarmasın.”

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Barışın hukuku savaşın hukuku


Mevcut hukuk, 
bu savaşın bitmesini değil, 
sürmesini öngörür. 
Bir barış inşa ediyorsak, 
o barışa uygun hukuku da 
inşa ediyor olmalıyız.


19 Mayıs 2013 Pazar

Düşkurusu


Toz birikiyordu üzerine umutlarımızın. Dalgınlığın tozu. Umursamazlığın.

Törpülenen bizim yaşamımızdır: Benim, senin, ötekinin: Toz. Birikiyoruz birbirimize.

Misket gibi yuvarlanıyoruz karşı be karşı. Çarpıp karşı yöne geçiyoruz sonra. Hesaplayamadığımız kargaşa. Hesaplı ama…  Kimimiz yerimizde kalıyoruz. En şanslımız olduğunu düşünüyoruz onların bazen, bazen de en şanssızımız.

Kendi serüvenimizi onaylıyoruz ötekine bakıp. Dayatıyoruz ya da vazgeçiyoruz nefeslerimizi karıştırmaktan. Gölgemiz ve aynamız. Gölgeaynamız...

Zorlamıyor artık kimse bizi kendisi için düş görmeye. Hayra da yorulmaz zaten görülmeden kurulmuş düşler. Kurumuş düşler.
Kimi suçlayalım? Kime yakınalım? Anımsamıyoruz bile artık niçin tutacağımızı uzatılan eli, niçin tutmayacağımızı...

Duygulara güvenilen çağı duygular öğütür. Sözlere güvenilen çağı sözler. Taşa kazılı yazıdan kalan taştır bir. 

Toz kalır geriye. İşler her daim süpürgesi zamanın. 

17 Mayıs 2013 Cuma

Hrant ‘millet’ten sayılmadı!


Her fiilin, nefes almanın 
bile ‘terör’ olarak tanımlanabileceği bir ceza sistemi içinde, 
etnik-dinsel-siyasal sebeplerle 
örgütlenip bombalama, tehdit ve cinayet ‘terör’ sayılmadı. Yargıtay'ın 
"gerekçeli" kararı da çıktı. 
Açıklanan kısa karardan daha da vahim. Sayfalarca hataları gösterilebilir, ama analitik açıdan gidebileceğimiz yer hep aynı. Aslında, çok zaman önce, ilk karar verilince yazdığım bir yazıdan daha  fazla söylenecek bir şey yoktu belki de. Ama işte insan duramıyor, bir işe yaramayacağını bilse de söylemek istiyor. O yazı: Dinibir uğruna giden Ermeni.


11 Mayıs 2013 Cumartesi

Sınıfsal cinayetlerden sınıfsal katliamlara

Yazı Radikal İnternet'te
yayınlandığında can kaybı 900'lerdeydi.
Yazının çıktığı gün 1000'i geçti ne yazık ki
 
"Fotoğraflar, ayrıcalıklı kesimlerin ve hayatlarını emniyet altına almış olanların görmezlikten gelmeyi tercih edeceği konuları “gerçek” (ya da “daha gerçek”) kılmanın vasıtasıdır." Böyle diyor Susan Sontag. Gerçek, bir tane değil yani. “Daha gerçek” var. Daha dahası da var. Bangladeş’te 24 Nisan’da binlerce çalışanın üstüne yıkılan, 1000den fazla insanın öldüğü o binanın enkazından tüm dünyaya yayılan fotoğraftaki gibi.

8 Mayıs 2013 Çarşamba

Sokağı sokak yapan meyhane


Çok zaman geçti. 1995'te, 
Beyoğlu dergisi için yazılmış bir yazı. 
Mini Meyhane artık yok. 
Benzerlerini yok etme 
prosedürü de yürürlükte.  
Şimdi yazar mıydım 
böyle bir şey bilmiyorum, 
yazsam da böyle yazar mıydım, 
bilmiyorum.  Olmuş 
bir kere işte, 
iyi okumalar, meraklılarına...


Beyoğlu'nun 'meyhaneler sokağı' Nevizade'nin bir ucu Balıkpazarı'na, diğer ucu Mini Meyhane'ye dayanır. Balıkpazarı, hakkında yabancıların bile ayrıntıyla konuşabilecekleri kadar tanınmış, İstanbul'la ilgili her rehberde, her kitapta, her anıda, kendine yer bulmuş, kentin tarihi, turistik, kültürel nostaljik... ve çok meyhaneli sokaklarından biridir.
Bütün canlı görüntüsüne rağmen, en cıvıl cıvıl denilecek dakikada bile her an bir kartpostal enstantanesi olarak donmaya hazır duran Balıkpazarı'ndan Nevizade'ye girildiğinde büyük bir atmosfer değişikliği yaşanmaz: Klasik İstanbul meyhaneleri ile turistik içkili lokanta arasında yer tutan mekanların ve bu mekanların sokaktaki uzantısı olan masa ve sandalyelerin etrafında müşteriler, garsonlar, seyyar meze satıcıları, gül, karanfil ya da mendille ticarete fırlatılmış çocuklar, fotoğrafçılar, içkili eğlenmenin bütün icaplarını iyi ezber etmiş bir biçimde konuşur, bağırır, ısmarlar, getirir, içer, döker, şarkı söyler... dururlar.

5 Mayıs 2013 Pazar

Tanrının hakkı tanrıya, göğün kalanı kapitalizme

Şişli Camisi'ne bakınca gökdelen göreceksin, sakın şaşırma.


Harbiye'den Mecidiye'köye yürürken, birden bire fark ettim.
Daha önce haberlerini okumuşluğum, yine aynı yerden geçerken tuhaf tuhaf bakmışlığım vardı ama bu sefer birden bire görüntü tarafından yakalandım.
Lüzumsuz Adam gibi hissettim bir an kendimi, hani şöyle diyen Lüzumsuz adam:

"Dün mahalleden şöyle bir çıkmaya karar verdim. Unkapanı'ndan vurup Şişhane'ye çıktım. İstanbul bayağı değişmiş. Şaşırdım kaldım.

Okyanustaki Enkaz ya da Katip Bartleby'nin Duvarı


Eski zamanlardan, 
1994'te yayınlanan 
Beyoğlu dergisinde çıkmıştı. 
Çok zaman geçmiş, çok...

Mahkûmun Hal Beyanı




Siz beni her izlediğinizde yeni bir şey gördüğünüzü sanacaksınız. Yeni bir şey yok. Olmayacak da, mahkûmiyetimden başka. Yenilenmiş olan siz olacaksınız, bir yenilik olacaksa.

Bu işe yarar benim iki menzil arasındaki yürüyüşüm, bir işe yarayacaksa. Sizin yenilenmenize.

Beni çözmeye çalışacaksınız, istemesem de. Beni çözerken siz karışacaksınız, istemeseniz de.
Ben de böyle bir karışıklığım işte.

3 Mayıs 2013 Cuma

Vali, yargısız infaz mı açıkladı?

1 Mayıs'ın üstünden iki gün geçtikten sonra yapılan açıklamalar, 1 Mayıs günü olan bitenleri daha da iyi aydınlatıyordu. İlk gün "taşla yaralandı" denilen çocuk, polisin attığı fişekle yaralanmıştı. İlk gün "militan, bizde kaydı var" denilen çocuğun bir kaydı yoktu. Üçüncü gün ortaya atılan "o da molotof atıyordu" sözü de atmasyon çıkmıştı, elindeki plastik sirke şişesiydi. Hani efsaneye göre polisin attığı gazın etkilerini azaltıyor ya limonla sirke, bu genç yurttaşımız da bu efsaneye inanmış, elinde şişeyle 1 Mayıs'a gitmeye yönelmişti. Hasılı, güvenlik bürokrasisi, emredilen hukuksuzlukları aklamak, hukukmuş gibi göstermek için çırpındı, daha da çırpınacak. Çünkü 1 Mayıs 2013'te bir süreç başlatıldı, artık sağır sultanın bile bildiği bir süreç: amaç Taksim'i toplumsal, siyasal arzu ve taleplerin dile getirileceği bir mekan olmaktan çıkarmak; paranın, yüksek katlı hukuksuz, kaçak binaların  ve elbette onların sahiplerinin mekanı haline getirmek. Bu sürecin, yani "kentsel dönüşüm"den Taksim'in payına düşen kararların ilk alametlerinden birini ve ilk siyasal savunmasını ne yazık ki bir akademisyen-yazar vermişti. İşte o süreç işliyor. Güçlü oldukları için haklı olduklarını sanıyorlar. Dahası kalanların da öyle sanmasını istiyorlar. Gücü hak olarak dayatanlar çok oldu insanlık tarihinde. Bir mütegallibe geleneği. Fakat "haklı" çıksalardı, tarih bitmiş olurdu çoktan. Güçlerinin yapamayacağı bir şey var, onu hissetikçe, anladıkça, içten içe bildikçe de böyle sinirli oluyorlar: Haklı da çıkmak. Gücün kendi başına, kendi içinde bir hakkı yoktur, gücün sadece yapıp ettikleri, kendini hak olarak dayatacaksa da zulmü vardır. Bilmeseler bu kadar öfkeyle, bu kadar nevrotik biçimde saldırıp durmazlarr. 
Hasılı, aşağıdaki yazının sorusu, "Vali yargısız infaz mı açıkladı" sorusu, vali dahil güvenlikçi bürokrasinin eliyle evetleniyor iki gündür. Özetle, "Yaptık. Daha da yaparız" diyor. 

İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu konuşuyor: “Yaralıların 3’ü de militandır. Dilan adlı kızımız da yaralıdır. Dilan örgüt üyesidir, marjinal grup üyesidir. Bizde kayıtları vardır. Çatışma içindedir. Tam bir radikal mensuptur.”

Devamı da şöyle: “Yaptığımız hiçbir eksik ve yanlış işlem yoktur. Dünyanın ne kadar mahkemesi varsa, ülkemizde ne kadar mahkeme varsa müracaat edilebilir. Aldığımız karar kendi vicdanımda fevkalade doğrudur.”

Vali meydan okuyor. “Her işimiz doğru” diyor. Dünyadaki mahkemeler derken? Hatırlatalım: AİHM, Taksim yasağının hukuksuz olduğunu ve engellemeye yönelik gaz kullanımının ‘orantılı’ kabul edilmesinin güçlüğünü yakın zamanda karara bağladı. Başka ‘dünya mahkemesi’ olmadığına göre, bu retorik bir meydan okuma. Neden bu retorik? Bir kanaat oluşturmak için; tüm konuşmanın amacı bu. Türkiye’deki mahkemeler? Evet, yaralılardan biri, pankart asma nedeniyle yargılanmış, dokuz ay almış. Hani şu 4. Yargı Paketi’yle temizlenmek istenen yargısal ayıplardan birine maruz kalmış özetle.

Yetki gaspı

Dahası var. Vali Bey’in sözlerinin yargıyla ilgisi çok gerçekten de. Bir de yargısız infazla.

Başlayalım: Yaralıları örgüt üyesi ilan ediyor. Yani suçlu. Valinin emrindeki polis, bir suç olan ‘örgüt üyeliği’ne dair delilleri yargıya ulaştırmakla görevli. Yargı dışı bir bürokratın, yurttaşları suçlu ilan etmesi hak ya da görev değil suçtur.

Dahası var: O bilgiler yasal soruşturmayla mı sağlandı? Yoksa 12 Eylül’ün zirveye taşıdığı, toplumu düşman gören devlet geleneğine yakışır fişleme faaliyetlerinin mahsulü müdürler?

Dahası var: Valinin ‘militan, radikal, marjinal’ diye afişe ettiği yurttaşlarımızın başına gelen, yani yaralanmalarının, yani polis şiddetine maruz kalmalarının sırrı bu ‘bilgi’ler olmasın? Çünkü ‘suçlu’ denilenlerin ikisi kulaklarına yakın mesafeden gaz fişeği almış. Fişeklerde yazıyor oysa: İnsanların üstüne atmayın, 45 dereceyle havaya atın diye. Bir de görüntü var: Çocuk yaştaki genç yere yığılmış, bir polis arkadaşlarını çağırıp hışımla üstüne gidiyor. Vuracak. Neyin hırsıydı bu? Yoksa ‘hedef gözetme’nin devamı mıydı? Yargısız infaz yani.

Komaya sokan oran

Bunların bir izahı daha var.

Taksim yasağı meydandaki çukurlar değil, kentin geleceğindeki çukur için. Süleymaniye’nin, Sultanahmet’in, Ayasofya’nın zarif minareleri arasında yükselen yeni devrin kutsalı gökdelenler ve sahiplerinin geleceği için. Başbakan salı günü, Taksim’in bir daha kitlesel gösteriye açılmayacağını ilan ediyordu. İçişleri, Valilik ve Emniyet’in el ele aldığı ve uyguladığı (köprüleri atmak, metrobüsü çalıştırmamak, Anadolu yakasından Avrupa’ya ulaşımı sıfırlamak gibi) marjinal ve radikal tedbirler, 1 Mayıs 2013 günkü Taksim’e çıkma arzusuna değil, gelecek yıllardaki arzulara da karşıydı. Kazlıçeşme ve yeni yapılacak iki yeni meydanın 1 Mayıslar için adres gösterilmesi, muhalif kitlelerin seslerini kent meydanında duyuramaz hale getirilmesine ilişkin tasarımın ilanıydı. Orası artık ekonomik, siyasi ve sosyal egemenlerin AVM’si ve rezidansı olacaktı.

1 Mayıs şiddeti ve şiddeti aklayan sözler, bu tektonik dönüşümle orantılıydı. Kullanılan gücün orantısızlığına dair hiçbir kuşkunun, hiçbir imanın kabul edilmemesi, sözde de olsa araştırma konusu yapılmamasının nedeni bu. Kullanılan güç orantılıysa üç kişi nasıl ağır yaralanır? İkisi komaya girer? İşte burada devletin iyi bilinen mütehakkim, mağrur otoritesinin söylemleri işlemeye başlar: Komaya girsin girmesin, meydanına sahip çıkmak isteyenlerin mücrimleştirilmesi, şeytanlaştırılması. Tüm yargısız infaz pratiklerinde olduğu gibi.