3 Mayıs 2013 Cuma

Vali, yargısız infaz mı açıkladı?

1 Mayıs'ın üstünden iki gün geçtikten sonra yapılan açıklamalar, 1 Mayıs günü olan bitenleri daha da iyi aydınlatıyordu. İlk gün "taşla yaralandı" denilen çocuk, polisin attığı fişekle yaralanmıştı. İlk gün "militan, bizde kaydı var" denilen çocuğun bir kaydı yoktu. Üçüncü gün ortaya atılan "o da molotof atıyordu" sözü de atmasyon çıkmıştı, elindeki plastik sirke şişesiydi. Hani efsaneye göre polisin attığı gazın etkilerini azaltıyor ya limonla sirke, bu genç yurttaşımız da bu efsaneye inanmış, elinde şişeyle 1 Mayıs'a gitmeye yönelmişti. Hasılı, güvenlik bürokrasisi, emredilen hukuksuzlukları aklamak, hukukmuş gibi göstermek için çırpındı, daha da çırpınacak. Çünkü 1 Mayıs 2013'te bir süreç başlatıldı, artık sağır sultanın bile bildiği bir süreç: amaç Taksim'i toplumsal, siyasal arzu ve taleplerin dile getirileceği bir mekan olmaktan çıkarmak; paranın, yüksek katlı hukuksuz, kaçak binaların  ve elbette onların sahiplerinin mekanı haline getirmek. Bu sürecin, yani "kentsel dönüşüm"den Taksim'in payına düşen kararların ilk alametlerinden birini ve ilk siyasal savunmasını ne yazık ki bir akademisyen-yazar vermişti. İşte o süreç işliyor. Güçlü oldukları için haklı olduklarını sanıyorlar. Dahası kalanların da öyle sanmasını istiyorlar. Gücü hak olarak dayatanlar çok oldu insanlık tarihinde. Bir mütegallibe geleneği. Fakat "haklı" çıksalardı, tarih bitmiş olurdu çoktan. Güçlerinin yapamayacağı bir şey var, onu hissetikçe, anladıkça, içten içe bildikçe de böyle sinirli oluyorlar: Haklı da çıkmak. Gücün kendi başına, kendi içinde bir hakkı yoktur, gücün sadece yapıp ettikleri, kendini hak olarak dayatacaksa da zulmü vardır. Bilmeseler bu kadar öfkeyle, bu kadar nevrotik biçimde saldırıp durmazlarr. 
Hasılı, aşağıdaki yazının sorusu, "Vali yargısız infaz mı açıkladı" sorusu, vali dahil güvenlikçi bürokrasinin eliyle evetleniyor iki gündür. Özetle, "Yaptık. Daha da yaparız" diyor. 

İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu konuşuyor: “Yaralıların 3’ü de militandır. Dilan adlı kızımız da yaralıdır. Dilan örgüt üyesidir, marjinal grup üyesidir. Bizde kayıtları vardır. Çatışma içindedir. Tam bir radikal mensuptur.”

Devamı da şöyle: “Yaptığımız hiçbir eksik ve yanlış işlem yoktur. Dünyanın ne kadar mahkemesi varsa, ülkemizde ne kadar mahkeme varsa müracaat edilebilir. Aldığımız karar kendi vicdanımda fevkalade doğrudur.”

Vali meydan okuyor. “Her işimiz doğru” diyor. Dünyadaki mahkemeler derken? Hatırlatalım: AİHM, Taksim yasağının hukuksuz olduğunu ve engellemeye yönelik gaz kullanımının ‘orantılı’ kabul edilmesinin güçlüğünü yakın zamanda karara bağladı. Başka ‘dünya mahkemesi’ olmadığına göre, bu retorik bir meydan okuma. Neden bu retorik? Bir kanaat oluşturmak için; tüm konuşmanın amacı bu. Türkiye’deki mahkemeler? Evet, yaralılardan biri, pankart asma nedeniyle yargılanmış, dokuz ay almış. Hani şu 4. Yargı Paketi’yle temizlenmek istenen yargısal ayıplardan birine maruz kalmış özetle.

Yetki gaspı

Dahası var. Vali Bey’in sözlerinin yargıyla ilgisi çok gerçekten de. Bir de yargısız infazla.

Başlayalım: Yaralıları örgüt üyesi ilan ediyor. Yani suçlu. Valinin emrindeki polis, bir suç olan ‘örgüt üyeliği’ne dair delilleri yargıya ulaştırmakla görevli. Yargı dışı bir bürokratın, yurttaşları suçlu ilan etmesi hak ya da görev değil suçtur.

Dahası var: O bilgiler yasal soruşturmayla mı sağlandı? Yoksa 12 Eylül’ün zirveye taşıdığı, toplumu düşman gören devlet geleneğine yakışır fişleme faaliyetlerinin mahsulü müdürler?

Dahası var: Valinin ‘militan, radikal, marjinal’ diye afişe ettiği yurttaşlarımızın başına gelen, yani yaralanmalarının, yani polis şiddetine maruz kalmalarının sırrı bu ‘bilgi’ler olmasın? Çünkü ‘suçlu’ denilenlerin ikisi kulaklarına yakın mesafeden gaz fişeği almış. Fişeklerde yazıyor oysa: İnsanların üstüne atmayın, 45 dereceyle havaya atın diye. Bir de görüntü var: Çocuk yaştaki genç yere yığılmış, bir polis arkadaşlarını çağırıp hışımla üstüne gidiyor. Vuracak. Neyin hırsıydı bu? Yoksa ‘hedef gözetme’nin devamı mıydı? Yargısız infaz yani.

Komaya sokan oran

Bunların bir izahı daha var.

Taksim yasağı meydandaki çukurlar değil, kentin geleceğindeki çukur için. Süleymaniye’nin, Sultanahmet’in, Ayasofya’nın zarif minareleri arasında yükselen yeni devrin kutsalı gökdelenler ve sahiplerinin geleceği için. Başbakan salı günü, Taksim’in bir daha kitlesel gösteriye açılmayacağını ilan ediyordu. İçişleri, Valilik ve Emniyet’in el ele aldığı ve uyguladığı (köprüleri atmak, metrobüsü çalıştırmamak, Anadolu yakasından Avrupa’ya ulaşımı sıfırlamak gibi) marjinal ve radikal tedbirler, 1 Mayıs 2013 günkü Taksim’e çıkma arzusuna değil, gelecek yıllardaki arzulara da karşıydı. Kazlıçeşme ve yeni yapılacak iki yeni meydanın 1 Mayıslar için adres gösterilmesi, muhalif kitlelerin seslerini kent meydanında duyuramaz hale getirilmesine ilişkin tasarımın ilanıydı. Orası artık ekonomik, siyasi ve sosyal egemenlerin AVM’si ve rezidansı olacaktı.

1 Mayıs şiddeti ve şiddeti aklayan sözler, bu tektonik dönüşümle orantılıydı. Kullanılan gücün orantısızlığına dair hiçbir kuşkunun, hiçbir imanın kabul edilmemesi, sözde de olsa araştırma konusu yapılmamasının nedeni bu. Kullanılan güç orantılıysa üç kişi nasıl ağır yaralanır? İkisi komaya girer? İşte burada devletin iyi bilinen mütehakkim, mağrur otoritesinin söylemleri işlemeye başlar: Komaya girsin girmesin, meydanına sahip çıkmak isteyenlerin mücrimleştirilmesi, şeytanlaştırılması. Tüm yargısız infaz pratiklerinde olduğu gibi.

0 yorum:

Yorum Gönder