29 Mayıs 2013 Çarşamba

Gelecek bize gelmez, biz ona geliriz

‘Kürt sorunu’nda yığınla laf dolaşsa da konumlar ve ona bağlı fikirler, yani tavırlar basittir.

İlk tavır, şiddet destekli kadim yok etme politikasıdır, yani inkar-imha-asimilasyon. “Kürt eğer Türk olmayacaksa ona hiçbir şey vermeyelim” der.

İkinci tavır: “Kürt’e her şeyi verelim, o da karşılığında Kürtlüğünü istemesin.” İlkinin bir almaşığı. Farkı, ilk tavrın zamana göre elden geçirilmiş oluşunda. Üst kimlik deyip ‘üstün kimlik’ fikirini yutturmalar, ‘milliyet’ten büyük millet filan lafları buradan çıkıyor.

Üçüncü de ilk ikisinin yaratacağı sıkıntıyı azaltacak, ilk ikisinin “tarihten dersini biraz almış” bir versiyon: “Kürt’e Kürtlükle ilgili bir şeyler verelim, bir TV kanalı, kurs, kitap, dergi, gazete yayını filan, o da artık bize sorun çıkarmasın.”


Newroz’dan konferansa

Bu tarzlar ve sahipleri halen siyasetin ve devletin hâkimleri, muhalefet dahil. Fakat yeni bir noktadayız. Bu tarzların değişip değişmeyeceğine göre bir geleceğimiz olacak. Ya bir barış kuracağız ya da başa döneceğiz, yıllardır döne döne çok yorulduğumuz, çok canımızın yandığı başa.

Ankara’daki Demokrasi ve Barış Konferansı, 21 Mart 2013’te, Amed’de Abdullah Öcalan’ın mektubunun okunmasıyla başlayan sürecin önemli basamaklarından biri olarak hafta sonunda Ankara’da geçildi. Önemliydi çünkü, barışın sadece bir daha asker ölmemesi anlamına gelmediğini, siyasal meselelerimizi silahsız konuşacak bir hukuku kurma anlamına geldiğini, bunun da demokrasiden vazgeçme anlamına hiç gelmediğini, çünkü demokrasisiz bir barışın yeniden savaşa doğru yol almaktan bir başka anlama gelmediğini düşünenlerin buluşmasıydı bu.

Buluşmadakiler, katılımcılar, sözünü esirgemeyen cinsten insanlardandı: Sürece ilişkin umutların yanı sıra, kuşkular, kaygılar dile getirildi, cevaplar verildi, eleştiriler yapıldı, karşı eleştiriler geldi.

İki günlük yorucu söyleşme maratonunun, Ernst Bloch’çu bir moment olduğunu söylemek mümkün:

“Gelecek kısmet olarak gelmez insana, insan geleceğe gelir, kendinde olanla girer onun içine.” Ernst Bloch böyle der. (Ernst Bloch, Umut İlkesi, İletişim Yayınları, Çev. Tanıl Bora)

Üç algı

Tartışmalar, konferans dışında da karşımıza çıkabilecek üç algı tarzını içeriyordu. İlk iki tarzın sözleri, aslında bir tür paradoksu ortaya koyuyordu.

Özellikle anayasadan bahis açılırken bir öbek heyecanlı ve talepkârdı. Taleplerini ideal, neredeyse devrim yapmış bir toplumun ferdinin heyecan ve dikkatiyle sıralıyordu: Sadece Kürtlerin değil, toplumun tüm kesimlerinin, tüm farklılıklarıyla devlet müdahalesinden azade, özgür ve güvenli yaşamasını sağlayacak maddeler. Doğaya ilişkin, sınıflara ilişkin, dinlere, mezheplere, cinsiyetlere ilişkin en bildiğinden başlayarak en sürprizli sayılabilecek maddeler. Bu güzel, duyması, okuması çok güzel talepleri madde madde ileri sürme yarışının yanı sıra, bir başka öbek de uygulamanın ve teorinin binbir emek ve mihnetini çekmiş olmanın bilgeliğiyle uyarıyordu: Ne yazarsak yazalım, anayasa, yasalar, yönetmelikler ne yazarsa yazsın, uygulama, uygulayıcılar değişmedikçe, sonuç değişmeyecekti. Çünkü örgüt, ideoloji ve güç dağılımı açısından belirleyici olan hukuk kültürü tüm unsurlarıyla değişmeden sonuç almak imkânsızdı. Orhan Gazi Ertekin’in çarpıcı anlatımını özetlemeye cesaret ederek aktarayım: “Özel yetkili mahkemeleri kaldıralım, amenna, ama bütün mahkemeler özel yetkili değil mi? Terörle mücadele kanununu kaldırsak, ticaret kanunundan mahkûm edilirsiniz. Reyhanlı’daki yayın yasağı kararını veren mahkeme özel yetkili miydi?”

Karamsarlık eşiğine varan gerçekçilikle, ‘gündüz düşleri’ kıvamındaki coşkulu ve talepkar iyimserlik uçları arasında yürüyen bir tartışmaydı bu:

Birinci öbekte hem kanun koyucunun irade beyanı olarak temel hukuk metinlerindeki sorunlar hem de metinde ne yazarsa yazsın, görünmeyen, gizli bir metne bağlıymış gibi dilediğini (daha doğrusu müesses nizamın dilediğini) hükme bağlayan uygulama. Elbette, talepkâr iyimserlik gerçekten kaçıyor filan değildi; aslında Ernst Bloch’un da onaylayacağı bir başlangıç noktasından, ‘gündüz düşleri’nden sonuç alıcı eyleme yönelen bir iyimserlik biçimiydi bu. Militan iyimserlik. Kötümser uç da katatonik bir pozisyonda değildi, donmuş bir halde “Olmaz bunlar” demeye getirmiyordu esasen, böyle şeyler olacaksa karşımızda neler olduğunu bilelim diyordu.

İki uca köprü

Peki iki uç arasında bir uzlaşma imkânı var mı? İki ucun birleşebileceği bir yer? Evet. Bu da toplantıda dile getiriliyordu; aslında toplantının kendisiydi bu! Yazıyla uygulama arasındaki farkı, olumsuz farkı yaratan şey, müesses nizamın gücüydü. Bu gücü geriletme mücadelesiydi zaten içine girilen. ‘Gündüz düşleri’nden ve onun ‘yıkıcı’ karamsarlıktaki versiyonundan, yani nihilist eşikteki karamsarlıktan çıkışın yolu, o geriletmeyi sağlayacak mücadele ve o mücadeleyi verecek gövdeye yönelmekti. Yani örgütlenmeydi. Zaten gelinen yer, çok sayıda bileşeniyle Kürt hareketinin verdiği mücadelenin açtığı bir ufkun eşiği değil miydi?

Bu haliyle konferans, yine Ernst Bloch’çu diyebileceğimiz bir momenti içeriyordu: “Umut etmek, düzensiz gündüz düşünden ve onun kurnaz suiistimalinden çıkarıp alınabilir, uçup gitmeden aktif kılınabilir. Hiçbir insan gündüz düşleri olmadan yaşamamıştır; mesele, onları hep daha geniş tanımak, böylece aldatılamaz, yardımcı, doğruya yönelik olmalarını sağlamaktır.”

İşte ‘buluşma’, taleplerin gerçekleşmesini sağlayacak, yani uçup gitmesini engelleyecek örgütlenmenin davetiydi aynı zamanda. ‘Kürtleri desteklemek’, ‘Yanında durmak’, ‘arkasında durmak’ değil, birçok katılımcının belagatle dile getirdiği gibi, “demokrasinin ve barışın tesisi” için hep birlikte mücadele etmek. Bu mücadele imkânının önemli vurgularından biri de, sistemin demokrasiye ve demokratik mücadelelere karşı silahlarını geri çekmesi talepleriydi. Yeni bir anayasa elbette, ama oraya gelene kadar da boş durmamak, hızla barışın hukukunu üretmek. Seçim barajını kaldırmak, bir örnek istenirse. (Raporların içeriği, Rifat Başaran’ın haberinde.)

“Barış”ın hatalı politikaların devamı anlamına geldiğini sananlar için sorun yok. Barışın, hatalı politikaların tasfiyesiyle geleceğini inanlar için sorun büyük ve acil: Hem barışa neden çok ihtiyacımız olduğunu, hem de ona aslında nasıl, nereden gideceğimizi gösteren bir sorun. Ankara konferansı, dağdakiler çıkarken ovadakilerin siyaset sahnesindeki yürüyüşünün bir adımıydı, en özetle. (28 Mayıs 2013, Radikal)

0 yorum:

Yorum Gönder