31 Mart 2012 Cumartesi

Kırıklar, 31-34


31

El
Döver düşünceyi
Bir el, bir düşünce
                        Döv
             Sen de döv
Yolun buralara düşünce

Çok el 
Gerek bize
Çok düşünce
Ölmek için
Dilediğimizce



32

Kara bakıyorum
Kızılağaçlara inen
Unuttuğum düşteyim
Sabah



33

Sana bakma gözü
                              Değil 
Benim gözüm


Seni bakma gözü
Seninle bakma 
Sende bakma 


................................




KIRIKLAR-TOPLU HALDE

30 Mart 2012 Cuma

BDP’nin ihanetinden başka çözüm yok mu?


 Kürt meselesinde hem devlet yetkililerinin, hem polis gibi kamu görevlilerinin hem de çarşı pazardaki nefretin şiddetli dili birbirini yankılayıp büyüyor. Hal böyleyken “yeni strateji”, yani “yeni çözüm yolu” diye çıka çıka BDP’ye tabanına ihanet etmesi teklifi çıkıyor.


Bir hatırlatmayla başlayalım: Yer Cizre. Tarih 24 Mart cumartesi. Bir BDP/Blok milletvekili (Hasip Kaplan), bir emniyet amiriyle tartışıyor. Amir, "Kendi özgürlüklerinizi savunurken, başkalarının özgürlüklerine engel olamazsınız" diyor. Yanıt: "Benimle bu şekilde konuşamazsın, saygılı ol. Ben bir milletvekiliyim, grup başkanvekiliyim." Yanıta yanıt: "Ben sizi vekil tayin ettiğimi hatırlamıyorum!”Anayasa’ya göre TC’de milletvekilleri, bütün Türkiye’nin milletvekilidir. Peki bir milletvekilini “atamadığını” söyleyen emniyet amiri ne demiş oluyor?
Bir başka BDP/Blok milletvekilinin, bir başka polisle tartışmasında var bunun yanıtı, geçen yılın sonbaharından: Yine eylem var, yine polisle tartışılıyor. Ortam gergin, malum, BDP eylemi ya, güvenlik güçleri, bütün demokratik ve orantılı (zırhlı araçlar, gaz, tazyikli su vs.) alet edavatıyla hazır, nazır. Polis soruyor: "Sen kim oluyorsun?" Yanıt: "Ben milletvekiliyim." Yanıta yanıt: "Ben de devletim!"
İki diyalogda da iktidarın, yani devletin yürütme gücünün (ki güçlüdür, malum) söylemlerinin devletin kolluk gücünün ağzından yankılanışını görüyoruz. İlk diyalogdaki dışlayıcı akıl da, ikinci diyalogdaki üstten bakan tarz da Kürt sorununa bakıştaki egemen tarzın bir kesiti. Maksat da ortak: Yol kesmek.

26 Mart 2012 Pazartesi

Tam istihdam kapitalizmin, barış TC'nin kabusudur


Garip işler oluyor. Garip işler yapılıyor durmaksızın.
İstanbul Zeytinburnu-Kazlıçeşme taraflarında, her merdivenin altında bir tekstil tezgâhı varken oralarda dolaşanlar garip bir şey görürdü: Işıklı işçi arama tabelaları: “Overlokçu, romeyözcü, son ütücü… ler aranıyor!”
Işıklı tabela, yani öyle bir iş yeri ki, hep işçi ihtiyacı var. Öte yandan İstanbul’da yüzbinlerce insan iş arar, binlercesi de tekstil sektöründe ekmek peşindedir işsizlerin. Tabela tabii ki sektördeki dinamizmi filan göstermez, tabela “eksik istihdam”ın kapitalistik bir kurum olduğunu gösterir.  İşe alınan ne zaman atılacağın, işsiz olan da ne zaman işe alınacağını bilemeyecektir. Televizyon sineği iktisatçılar, politikacılar, sosyologlar durmadan bir şeyler konuşur durur, çareler, stratejiler filan uydurur durur, ama işin özü açıktır: Tam istihdam kapitalizmin kabusudur, eksik istihdam da can simidi. Bileceksiniz işte, emek rekabetinden sermayedarın karlı çıkmasının ideal yolu, emek arzının karın tokluğuna razı olacak halde tutulmasıdır. Işıklı tabelayla işçi aramak, işsizliğin kurallaştırılmasının en parlak delillerinden biri.

25 Mart 2012 Pazar

Nasıl Kenan Paşa'nın avukatı oluverdim?


Paşalar diyor ki, özetle: “Bizim tesis ettiğimiz anayasal ve yasal çerçeve içinden bize bu davayı açamazsınız. Bizim kurduğumuz, sizin kullandığınız bu sistem gayrimeşru ise Türkiye Cumhuriyeti de gayrimeşrudur.” Yanlış olan bu savunma değil, o iddianame!

Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya’ya açılan davanın iddianamesi nedeniyle daha önce üç yazı yazmıştım. 12 Ocak 2012’de Radikal Yorum sayfalarında, ilk iki yazının bir özeti de yayımlanmıştı. Özetle şunu diyordum:
Sevk maddesi hatalı. Sanıklar hatalı. 12 Eylül’e “sağ” bakışa ait bir yorumlama ve tarihlendirme biçimi, iddianamenin tümüne hakim, oysa 12 Eylül’ün kendisi “sağ” bir işlem ve sağdan bakışla suçlanmayı bırakın, onaylanır. 12 Eylül’ün kurduğu kurumlar, oluşturduğu hukuk düzeni, yerleştirmek istediği toplumsal yapı, getirdiği yeni ekonomik ilişkiler olduğu gibi duruyorken, bunların hepsine sahip çıkıyorken, onu yargılamak mümkün olamaz. Bu nedenle “bu iddianame ancak sanıkların savunması olabilir” dedim. Gerçekten de aynı öyküleri, aynı hukuk mantığını kullanarak, birkaç fiil değişikliğiyle iddianame savunma yerine geçebilirdi.

22 Mart 2012 Perşembe

Kara Işıltılı Kareler-16


Tenin çalımı
Hafızayı bölüverir
Elmayı böler gibi
Diş diş
İkiye, üçe…

Kesek ufalanır gibi
Biter gece, biter gün
Pamuk çiçeği gibi
Uçuşur anılar
Başka biri uyanır
Eskisiyle karşı geçelerde


Boğazda yumrulanmış seda
Doldurur kayıp giden kubbesini 
Eski günlerin

Sadece seviydi
Getiren üstünü
Seviyle başlamış sözün

......................................










(Mayıs-Haziran 2007'de yazıldı. Tamamı 18 şiirdir. Cumartesi Şiir'de yayınlandı. http://www.cumartesisiir.com/






21 Mart 2012 Çarşamba

İddianamedeki ideoloji: Hep aynı marangoz hatası


12 Eylül iddianamesi ideolojik içerik olarak da 12 Eylül’le bugün arasındaki devamlılığın bir kanıtı. İddianamenin bir bölümünde emek örgütlenmelerine ve sol-sosyalist düşüncelere karşı adeta ideolojik bir manifesto yazılıyor. “Kürt” kelimesinin hiç yer almamasının sebebi de bu ideolojik tutum.


12 Eylül iddianamesine dair (biri daha iddianame kabul edilmeden) yazdığım iki yazıda, iddianamenin oturduğu politik bağlamı ve içeriğinin hukuki analizini sunmaya çalıştım. Bu yazıda konu içeriğin ideolojik özellikleri.
Hemen bir soru: İddianamede Kürt lafı bile geçmiyor, neden?
Oysa Diyarbakır cezaevi 12 Eylül zulmünün en kanlı sahnelerinden biriydi. Oysa Kenan Evren meydanlarda “Kürt yoktur” derken, kanunlarda Kürtleri yok sayacak (demek ki giderek yok edecek) nutukları atıyor, kanun görünüşlü emirnameler yağdırıyor, emri altına aldığı devlet teşkilatı da nefes almaksızın talimatlarını uygulatma peşinde koşuyordu.
“Kürt sorunu bugünkü haliyle Diyarbakır cezaevinde doğdu” sözü bu yüzden ortaya çıktı, bu yüzden revaçta; iddianameyi beğenenler bile bu lafa katılıyor. “Artık cezaevlerinde Kürtçe konuşuluyor ama” diyecekler çıkabilir, evet, ama cezaevinde Kürtçe konuşmak isteyenler duruşmalarda da konuşmak istiyor ve mikrofonları kapatılıyor; 30 yılda iyi mesafe doğrusu!

İddianamede Kürtler iki nedenle yok:

Kenan Paşa'nın savunması iddianame oldu


12 Eylül iddianamesi, darbecilerin koruduğu çıkarlara, kurduğu kurumlara ve oluşturduğu hukuka yaslanarak onları yargılamaya çalışıyor. Bu imkansız. Dava “insanlığa karşı suç”tan açılmalıydı. Çok daha fazla sanık olmalıydı. “Karanlık dosyalar”ın ve arşivlerin açılması istenmeliydi. Kenan Evren’e, “Kendi aleyhine bir iddianame yazmaya mecbursun” denilseydi, ancak bu kadarını yazabilirdi…


12 Eylül iddianamesi çıkmadan şu soruları sormuştuk:Darbenin nedenini, koruduğu çıkarları ve ürettiği kurumları paylaşanlar, koruyanlar, onu yargılayabilirler mi? Darbe 12 Ocak kararlarını koruma amaçlıydı,  o kararlar da yargılanacak mı? Darbenin ekonomi sorumlusu atadığı Turgut Özal ve savunduğu değerler bugün hükümet tarafından paylaşılıyor, bu ortaklık nasıl açıklanacak? Darbenin anayasasının şemsiyesi altındayken, anayasa kaldırılmamışken, o anayasanın kurduğu yargı sistemiyle o darbe nasıl yargılanacak? Darbenin kurduğu bütün kurumlar (YÖK örneği yeterli) sahiplenilmişken ne sorulacak Kenan Evren’e? Sol ve sosyalist kitap, kişi ve örgütlerin tamamını toplumun kılcal damarlarından söküp atmış Kenan Evren, İdris Naim Şahin’in arkaik komünizmiyle gurur duyardı, neden daha çok temizlik yapmadığı mı sorulacak? Kürt sorununun savaş haline dönüşmesinin ana müsebbibiydi 12 Eylül’ün yasak ve zulümleri, o da, “Tek dil, tek ülke, tek bayrak” diyordu. Bugün de aynı fikir paylaşılıyor, bugün aynı şeyi söyleyenler ve aynı politikaları uygulayanlar da yargılanacak mı?
Özetle, Kenan Evren, “Teröristtiler, vurduk” diyecek, daha dün Uludere’de, “Terörist sandık, vurduk” diyenleri kendine şahit göstermeyecek mi?

Newroz ile Nevruz, demokrasi yolu ile tiranlık yolu

“İstanbul  tahrikçilere fırsat vermedi, olaylara sadece 2 bin kişi katıldı” açıklaması doğru bir açıklamaysa, Newroz’u aynı gün yüzbinlerle kutlayan Diyarbakır’a ne diyeceksiniz? Bu çelişki, “Meseleyi Türkleri ikna, Kürtleri tatmin yoluyla çözeceğiz” lafını boşa düşürmüyor mu? “Türklere”, “Diyarbakır tahrikçidir” demiş olmadınız mı peşin peşin?


Bir video karesi:İstanbul’da 18 Mart’ta çekilmiş, 20-30 kişi toplanmış, yerdeki iki kişiyi tekmeliyor. Arada yapmayın, etmeyin sesleri geliyor, ama cılız. Kimileri de cep telefonlarını açmış, video kaydı yapıyor ya da fotoğraf çekiyor. Yerdekiler devletin, "Nevruz , Nevruz günü kutlanır” fermanını kabul etmeyen, “Newroz bizim birlikte kutlamaya karar verdiğimiz gün kutlanır” diyenler. Tekmeleyen “halk”ın gözünde (En son Kütahya Emet’te devletten öğrendik bunu, birilerine saldıranlar “halk” oluyor, saldırılanları devlet sevmiyor ve korumuyorsa. Tıpkı  1993 Sivas’taki gibi) yerdekiler “bozguncu, bölücü, kışkırtıcı” apaçık ki.
Nereden biliyorlar bunu? E devlet açıkladı: Nevruz’u Nevruz günü kutlamayanlar, bozguncu, yıkıcı, bölücü, kışkırtıcı, ideolojik amaçlar peşindeki kişiler… O zaman? O zaman vurun yerdekine! Devlet yetkilileri, ağızlarıyla yaydıkları zehirli kavramların sokakta nasıl bir şiddete yol açacağını görmüyor olabilirler mi? Çok iyi görüyorlardır, ne yazık ki. Ne yazık ki her şeyin devlet merkezine bağlandığı, “hak”ların ihsanla eş anlamlı geldiği yönetim anlayışı, sağladığı yönetsel üstünlükler nedeniyle devletin vazgeçilmezi. 

18 Mart 2012 Pazar

Tarih dizisindeki güncel akıl


Bir “tarih” dizisi izledim. Bir dostum, Patrona Halil’in işin içinde olduğu bir dizi başladığını haber verince bulup izledim. “Bir zamanlar Osmanlı Kıyam” adı. Patrona Halil, Osmanlı tarihçilerinin sevmediği bir isim; hem bugünkü tarihçilerin, hem de kendi döneminin tarihçilerinin. Bütün tarihçilerin bir çirkin adam olarak göstermesi, kuşkusuz adamın çirkinliğiyle hiç ilgili değil. Kuşkusuz, devlet görevlisi olan tarihçilerin ve Osmanlı sona erdikten sonra da devlet görevlisi aklıyla çalışmaya devam eden tarihçilerin bir asiyi, bir kıyamcıyı sevmemesinden daha  anlaşılır bir yan yok. Lale devrinin Osmanlı yönetiminden hoşlanmayanlar için bile Patrona Halil şeytani bir figür, hep devlet aklı ve gözüyle bakanlar için hep öyle kalacak. Dizide bu durumun aşılmasını bekliyor değildim, değilim. “Kötü adamlar”ın yeni yüzü Fırat Tanış oynamış Patrona’yı. Bir serkeş, ayyaş, bir kötülük şebekesinin habis ruhlu adamı olarak ilk bölümde konuluveriyor ortaya. Eh, devletin tarihçisinin sevmeyeceği adamın, devletin televizyonunun ve onun için dizi, film vs. yapanların sevme şansı pek yok, sevme aklı da yoktur zaten.

17 Mart 2012 Cumartesi

Kırıklar-34, 35


34

Tavşan
Korkusunu yazar
Kara

Kurt
Açlığını okur
Karda


Hayfa
Açılır 
Bir kızıl sayfa!

Örter
Kızıl sayfayı
Fırtına

Hazır dünya
Yeni yazışmaya




35

Nice yaz geçti
Nice kış

Nice yaşam
Dağıldı, toplandı

Toplanıp dağıldık biz de
Sözlerle, sözcüklerle

Ömrün mırıltısı
Kardaki harflerde


...................................................





KIRIKLAR-TOPLU HALDE

Kürt gitti, sorun bitti: Nürnberg'den Emet'e emekçi, yurttaş ve ırkçılık


Emet’te 16 Kürt işçinin sağ salim memleketlerine dönmesine sevinelim mi? Peki anayasada yazılı “çalışma ve seyahat hürriyeti” ne oldu? Kaymakam’ın açıklaması: “İşçiler gelmeden iki hafta önce GBT’lerine baktırdık, sicillerinden suç kaydı çıkmadı.” Niye bakılıyor GBT? Kürt oldukları için! Ayrımcılık, rutin işlem olmuş yani!

Nazi Almanyası mevzuatında (Nürnberg Yasaları), kişinin yurttaşlığı hak ettiğini kanıtlaması gerekirdi. Herkes her haktan yararlanamaz; vatandaşlığı hak etmesi gerekenler, her an sorgulanabilir, sürülebilir, belirli işlerden uzak tutulabilir ya da sadece belirli işlerle yetinebilirdi. Her yere gidemezdi. O dönemin vahim sonunu biliyoruz.
Cumhuriyet kurulunca Türkiye’de de herkes öyle kolayca vatandaş olamadı. Yurttaşların “yabancı” olarak tanımlanışı sadece sınırlı bir alanda, geçici ya da arızi bir söylemsel özellik olmamış, bu, bizzat yargı eliyle sistemin gerçeği olarak tescil edilmiştir. Örneğin, gayrimüslim yurttaşların mülkiyete dair sorunları tartışılırken, 1970’lerde gayrimüslim azınlıklar, “Türk olmayanlar” ve fakat “yabancılar” diye tanımlandı. Hem de Yargıtay’da. Gayrimüslim olmayanlar da dil ve inançlarına göre türlü çeşit eziyet çekti, malûm. Özetle, grup talepleri “Hepimiz Türküz” diye reddedilirken, hak gaspları, “Siz yabancısınız, zaten hakkınız yok” diye savunuldu. “Siz Türksünüz” ifadesi, ideolojik karakterde bir retorik cümle, “Türk değilsiniz, hakkınız yok” ifadesi sistemin temel algısı. “Türk bir etnik kimliği değil, yurttaşlığı tanımlar” ifadesiyse bildiğimiz sistem palavrası.
Artık bu değişti deniliyor, çünkü deniliyor o eski hal, “halkı, milleti değil, devleti esas alan jakobenler”in işiydi. Kütahya’da, Emet’te yaşanan linç girişimi ve devamı, neyin değiştiğini neyin değişmediğini mükemmelen gösteren bir seyir izledi. Bakalım.

MİLLİ, MANEVİ DUYGULAR ve VATANSEVERLİK
İki açıklama yapıldı vakadan sonra. Belediye Başkanı (AK Partili) Mustafa Koca ve Kaymakam Sefa Güler konuştu. Koca’nın sözleri, haberin basına yansıma biçimlerini masum bırakacak unsurlarla dolu:
Dün akşam elim bir olay yaşadık" diyor Başkan. “Elim” deyince insan umutlanıyor, devamı: “İşçilerin PKK bayrağı açtığı söylemleri üzerine Emetli gençler ve Emet halkı galeyana gelmiştir. Çünkü gerçekten Emet halkının milli duyguları manevi ve vatanseverliği ön planda. Bu duygularını istismar etmek isteyenler çıkmıştır.
Başkan, 1000 kadar kişinin 16 kişinin etrafında toplanmasında, yani linç girişiminde “istismar edilmiş” “milli (ve manevi) duygular ile vatanseverliği” görüyor. İstismarcı, “PKK bayrağı açıldı” diyen provokatörler. Devamı: “Emet insanı ve gençleri gerek polisimize gerek ise askerimize saygılı şekilde davranmıştır. İlçe sakinleriyle emniyet güçleri arasında kesinlikle bir sertleşme söz konusu değildir ve olmamıştır. Olay doğu kökenli vatandaşlarımız ile Emetli vatandaşlar arasında olmuştur. Bundan sonra bu tür oyunların olmasını engelleyeceğiz. PKK bayrağı asılmasına ne Emetliler ne de emniyet güçleri müsaade etmeyecektir.”
Bir linç girişiminde, bir yetkilinin “saldırganlarla güvenlik güçleri arasındaki saygı”dan dem vurması ne anlama gelir? Saldırıya uğrayanların değil, saldırganların gönlünün alınması? “Kürtler aramızı bozamadı” mı diyor?
“Emet tarihinde böyle olay yok” eklemesi, bu sözlerin altında yatan faciaya davet çıkaran öğeyi ifşa ediyor: Nasıl ki devlet için Kürt sorunu, Kürtlerin var olmasından ibaretse, Emet için de sorun Kürtlerin gelmesinden ibaret. Tarihte yoktu, “doğu kökenliler gelince” çıktı, e onlar gidince de biter, haliyle.
Ortada asılmış bir bayrak yokken, “PKK bayrağı asılmasına müsaade edilmeyecektir” ne demek?  Bir yerde bir Kürt varsa, orada PKK bayrağı asılma ihtimali var mı diyor? Bilmem, “milli, manevi duygular ve vatanseverlik” daha iyi nasıl istismar edilebilir, sormak ayıp kaçar mı?
35 kişinin yakılarak ya da dumanla boğularak öldürüldüğü Sivas’tan sonra da dönemin Başbakanı Tansu Çiller, “Çok şükür, otel dışındaki halkımız bu yangından zarar görmemiştir. Halktan kimsenin burnu kanamamıştır” dememiş miydi? Bu sözle kendisini ifşa eden mantığı başkan bize hatırlatıyor: Devletin, kamu yöneticilerinin saldırıya uğrayanlarla değil, saldırganlarla saygı ilişkisi kıymetli. Başkan son bilgiyi veriyor: “Provokatörler var, adli süreç başlayacak.” Yani? Dağlabiliriz, Kürt gitti, sorun kalmadı.

“KÜRT’ÜN GİTMESİ”NDEKİ ANAYASAL SORUNLAR
Peki “Kürt’ün gitmesi”nde sorun yok mu? Kaymakam Güler’in verdiği bilgiler de başkanının sözlerini masum bırakacak gibi:
Saldırı başladıktan sonra ve sürerken, işçilerin üzerlerinde, kaldıkları yerlerde “PKK bayrağı” ve “poşu” (bileceksiniz, ağır suç! Bir genç iki yıldır bundan tutuklu) olup olmadığı araştırılmış. Öylesine değil, bayrağı ve poşuları yakmış olabilirler diye düşünülüp, etrafta kül de aranmış. MOBESE kayıtlarına da bakılmış. MOBESE kayıtlarına provokatörü bulmak için bakmışlar mı peki? İki açıklamada da böyle bir bilgi yok. Kürt işçilerin şikayetleri? Soran olmuş mu bilinmez, Güler’in bize söylediği iki Emetlinin şikayetçi olduğu, (şikayetçi) üç Emetlinin de köylerine gittiği.
Güler’in verdiği en vahim bilgi: “Bu işçiler ilçemize gelmeden iki hafta önce GBT’sine baktırdık ve arkadaşların sicillerinden herhangi bir suç kaydı çıkmadı.”
Yani, devlet, işçiler daha gitmeden, “orada çalışma hakkına sahip yurttaşlar” olup olmadıklarını incelemiş! Hani, çalışma ve seyahat, temel yurttaşlık ve  insan haklarındandı? Bir yurttaşın, ülkenin herhangi bir yerinde çalışması için, “bir suç sicilinin olup olmadığının araştırılması” mevcut anayasayla bile kabul edilemez. Bu araştırmanın etnik ya da ulusal mensubiyeti nedeniyle ya da yaşadığı coğrafi bölge nedeniyle yapılması nefret suçunun idari işlem rutinine dönüşmesi demek. Bir kişinin çalışmasının, çalışacağı yerdekilerin “milli ve manevi değerlere bağlılık ve vatanseverlik” duygularının kuvveti nedeniyle mümkün olamayacak hale gelmesi, devletin de çalışacakları memleketlerine postalaması, suçun son katmanı. Bu kadar suçun birden basın toplantısıyla olağan işlemlermiş gibi anlatılması, bu mantığın devlet katında meşru sayıldığını göstermez mi?
Bir ay içinde iki işçi faciası yaşadık. Kozan barajı ve Esenyurt. Her birinde gördük ki, işçiler, emekçiler, kimseyle eşit değil. Emet bir eki gösterdi: İşçiler, emekçiler bir de Kürt ise hiç mi hiç eşit değil!
Evet, Türkiye’de bölücüler ve bölücülük bulunduğu kesin! Ama “Bölücü” diye bağıranların parmaklarının gösterdiği yere değil, parmağın sahiplerine bakmak gerek, göz göze gelebilmek için.
NOT: Bu, aslında bir devam yazısı. Dün blogumda basının haberi veriş biçimini eleştirmiştim. Birlikte okunması gerekmese de ilgilenenler için: http://www.utay-alidurantopuz.blogspot.com/2012/03/kurt-isciler-gitti.html








Benzer yazılar için:






15 Mart 2012 Perşembe

"Kürt işçiler gitti"



Yetkililerin, gazetecilerin bize aktardığı bilgilere göre özet şöyle:
İki Kürt inşaat işçisi Kütahya’da, Emet ilçesinin Pazar yerinde gezerken bir grup gençle “omuz atma tartışması” yaşar. İş kavgaya dönüşür. Kürt işçiler özür dilese de iş tatlıya bağlanmaz. Kaldıkları yere sığınırlar. Toplam 16 işçi vardır. O arada bir söylenti yayılır. Kürtler PKK bayrağı asmıştır. Ahali toplanır, binaya saldırır. Çevre yerleşimlerden duyan gelir. Güvenlik güçleri tedbir alır. İşçiler geceyi karakolda geçirir. Sabah memleketlerine, Van’a yollanırlar. Kimsenin burnu kanamamıştır, ne mutlu değil mi?
Büyük olay olmadığı için memleketin büyük adamları konuşmaz, sadece Emet’in büyük adamları konuşur.

14 Mart 2012 Çarşamba

Newroz ateşi ve Nemrut ateşi


“Beni ilgilendiren ne yasa ya da yasalar (biri boş bir mefhum, diğerleri ise pek hoş mefhumlardır), hatta ne hukuk ya da haklardır, beni ilgilendiren içtihatlardır. Hukukun gerçek yaratıcısı içtihatlardır: Yargıçlara emanet edilmemeleri gerekirdi.” Ve “İhtiyacımız olan ahlaki ve sözde-uzman bir bilgeler komitesi değil, hak sahibi gruplardır. İşte bu noktada hukuktan siyasete geçilir.” (Gilles Deleuze, Müzakereler, Norgunk Yayıncılık, İstanbul 2006)
“Kapanmayan davalar”, hukuktan siyasete geçilen yerin davalarıdır. Çünkü o davaların kapatılmamasını öngören siyaset, hukuku siyasi işlere koşmuş bir siyasettir. Sivas davasında zamanaşımı, paradoksal biçimde, davanın açık kalmasına yol açar. Oysa Sivas ateşi, sönmesi gereken bir ateş. Söndürülmesi gereken bir ateş. Giden gelmez ama o ateş yandıkça gidenin hayali bizi terk etmez, acı ve korku olarak içimizde yanar, içimizi yakar, her an. Acı, kaybın acısı, adaletsizce gidenin ve gelmeyen adaletin acısı. Korku, gidecek olanın korkusu. O ateş sönmedikçe, ona düşenler olacağından korku. O ateşi yakan eller kırılmadıkça yeniden yakılabileceği korkusu. İbrahim’in yanışı binlerce yıldır zihinlerdeyse ve bu acı ve bu korku yüzünden.

13 Mart 2012 Salı

Sivas'ta zamanaşımı ve kapanmayan davalar

Sivas davasında zamanaşımının kabul edilmesi, davanın sonsuza kadar açık kalmasına yol açar. Kapanmayan davalar, toplumları huzursuz eden fay hatları oluşturur. Karar sadece sanıkların baştan beri gördükleri korumanın devam edip etmediğini değil, devlet ve onun yargı erkinin “millet” denilen şeyden, “insanlık” denilen şeyden ne anladığını da gösterecek.


“Bilinmeyen yasalarla yönetilmek ne azaptır!” Kafka

İlk öğrendiğim Türkçe ibarelerdendi: “Kanlı Sivas!” Dedemin ağzından düşmeyen bir ağıttan: “Dedemi astılar kanlı Sivas’ta!” Çocukluğumda Sivas, bilmediğim, tanımadığım bir “dedemin” asılmasıydı. Pir Sultan Abdal’ın. Ağıt da onun içindi. Öte dünyaya ertelenmiş davalardan biri Pir Sultan davası, bir şiirindeki gibi: “Kalsın benim davam divana kalsın.” Kerbela’da, “Can için yalvarmam sana” diyen Hüseyin’in davası gibi.
Kapanmayan davalar tehlikelidir. Öyküler, şarkılar, şiirlerle toplumların hafızasına kazınır, orada yaşar, orada yeniden yeniden görülürler. Canı alınmış ama ölmemiş kişiler günlük hayatın ayrılmaz parçasına dönüşür, toplumun içinde gezinir dururlar. Hazreti İbrahim, Hazreti İsa, Hazreti Hüseyin, Mansur, Nesimi, Pir Sultan… en genci 400 yaşında olan bu ölüler adaletsizliğin sembolleştiği fiillerin ölümsüzleridir. İsimleri, etrafında hâlâ anlam üretilen yoğun, ürpertici çekim merkezleri; anlam, yani acı ve öfke. 

12 Mart 2012 Pazartesi

Sınıfsal cinayetler ve suç ortakları

Çalışma daima bir harekettir. Temelde bir canlının hareketi. Yemeye yönelik hareket. Lokmaya. Yaşamı sürdürebilecek ve yeniden üretebilecek hareket. Yeme hareketi başka bir canlıya doğrudur. Başka canlıdır yem, hemen hemen daima. O zaman ikinci hareket, kaçma hareketidir. Yem olmama. Üçüncü hareket, ilkinin doğal sonucu olarak belirir: Lokmaya giden başkasından önce gitmek. Rekabet. Canlılar aleminin ortak hareketleri.
Dördüncü hareket insan kaynaklı: Kendi lokması için başkasını çalıştırmak, hareket ettirmek: Kul, köle, maraba, yanaşma, karavaş, geda, uşak, hizmetçi, besleme… “İşçi” ve “emekçi” nispeten modern, nispeten yansız kelimelerken, ilk grup çalışmanın tarihinin ideolojik karakterini içerdiği aşağılayıcı yükle hemen açık eder. Karşı tarafında efendi, sahip durur: Yüceltilmiş egemenlik halleri. Çalışma hareketindeki eşitsiz, adaletsiz ilişkiyi gizlemeye yönelmiş dilsel hareketlerin ürünü terimler. Çalışma “hayatı”nın efendileri için toplumsal biçimler hangi şekli alırsa alsın, “çalışanlar”la ilişki denilen şey alçalma/alçaltma ve yücelme/yüceltme karşıtlığı üzerinde yükselir.  Sadece terimler düzleminde değil, sadece terimleri dolaşımda tutan medya vb. aygıtlar ekseninde değil, yaşamın içinde, yaşamın kendisinde de yüceltme/alçaltma yüklemlerinin gereğiyle iş görülür: On patronun birden ölümü, günler süren gürültülü yas gösterilerine yol açacaktır, ama on  işçinin ölümü üç günde sessizliğe gömülür. Biri üstün yaşamdır çünkü, diğeri aşağı, hor görülen yaşam.

11 Mart 2012 Pazar

Kara Işıltılı Kareler-15


Burçlarına çekiliyor
Seven, sevilen
Sevgili
Sevinin büyük burcundaki

Düşüyor aradan
Dalgının tülü

Kendine kalanı
Düşünüyor her biri
Kendinde kalanı
Sayıp döküyor

Dayanmak için
Sessizliğe
Patlayan sessizliğe
Sevi dağına, çölüne çekilince











(Mayıs-Haziran 2007'de yazıldı. Tamamı 18 şiirdir. Cumartesi Şiir'de yayınlandı. http://www.cumartesisiir.com/



Dersim'i yaratan akıl hâlâ canlı


Bir Dersimli jenosidi yargıya götürse ne olur?
Yargıdan, “Dersim’de devlet hiç yanlış yapmadı.
Masumlara zarar vermedi” diyen kararlar çıkıyor.
Bir mahkeme de çocuğa verilmek istenen
‘Dersim’ adını reddederken
vahim cümleler kurdu.

Dersim: Geçmişteki ve gelecekteki jenosit


1937/1938’de Dersimliye
‘resmi bakış’ şuydu:

“Dersimliler (…) hususi bir ırktandır.
Dersim’i boşaltmak gerek.
Biz yapmasak bu iş çocuklarımızın üstüne kalacak.
(…)
Dersim’de medeni adam yavrusu büyümez.”



“Sonsuza dek yaşayan Roma değil
Evrendeki yeridir insanın.” (Osip Mandelştam)

"Maraş'ta yine bizi öldürdüler!"


Kapı komşular Maraş’ta nasıl yüzleri aşan masum Alevi’yi katledebildi? Sözde piyangoculara, esrarengiz Amerikalılara sığınılarak yanıt verilemez buna. Maraş’ı anlamanın anahtarı, şiddetin dilde ve siyasette gördüğü işleve bağlı ve ne yazık ki itibara.

ALİ TOPUZ
“Li Meraşê disa ê me kuştin e.” Güngörmüş Koçgiri kadını, babaannem Maraş’ı duyduktan sonra günlerce ağladı. Ne olduğunu sordum, şöyle dedi: “Maraş’ta yine bizi öldürdüler.” Çocuktum, anlamakta zorlandım. Biz burada, İstanbul’dayken Maraş’ta nasıl öldürülmüş olabilirdik?
Ağlayan sadece babaannem değildi. Maraş, aileye, akraba evlerine, aşirete sessizlik ve gözyaşı bombası olarak düşmüştü. İşler ağır görülüyor, sessizce konuşuluyor, büyükler bizi uzak tuttukları toplantılar yapıyorlardı. Korkmamızı istemiyorlardı ama korkmaları korkmamız için yeterliydi. Biz, öldürülebilir olandık. Güçsüz olan. Çare düşünüyorlardı. Sonradan öyküler geldi, Maraş’tan acılı, yakıcı kesitler. Çivi gibi insanın zihnine, ruhuna saplanan dağlayıcı öyküler.

10 Mart 2012 Cumartesi

Eskiden roman mı vardı? Bahtin çevresi

Geçen yüzyılın başında Rusya sadece siyasal açıdan değil, edebi ve kültürel açılardan da büyük hareketlilik içindeydi.
Edebiyat eleştirisi, edebiyat kuramları ve dilbilim alanlarındaki canlılığın önemli aktörlerinden biri de, M. M. Bahtin (1895-1975), M. İ. Kagan, P. N. Medvedev, İ. İ. Solertinski ve V. N. Voloşinov gibi isimlerin oluşturduğu ve ‘Bahtin çevresi’ diye anılan gruptu. 1917 devrimiyle Sovyetler Birliği’nin kurulmasının ardından bu canlılık, 1920′lerin sonuna kadar sürdü. Ne var ki, etkinlikleri 1918′de başladığı kabul edilen Bahtin çevresi, Rus biçimcileri.

8 Mart 2012 Perşembe

Kuyucu Murat Paşa'dan İdris Naim Şahin'e kutsal devlet: Pozantı'nın şifreleri



Pozantı’da Kürt çocuklarının başlarına getirilen kötülükleri konuşuyoruz kaç gündür. Bir şeyi daha konuşmalıyız: O çocukların başlarına gelen ilk kötülük, cezaevine konulmalarıydı, yani devletin Kürt politikasının kendisi; silahı önde tutan, nefreti sıradanlaştıran resmi söylemlerin kendisi.

“Her devrin mirastan yoksun bıraktığı çocukları çocukları vardır,
artık olmayanla hiç gelmeyecek olan aittir onlara” (Rainer Maria Rilke)

Pozantı cezaevi nedir?
Önce bir öykünün özeti, Naima tarihinden:
Kuyucu Murat Paşa, Celalî ordularından birini yenmiş. Ölen ölmüş, kalanlar da esir. (Tutuklu mu deseydim?) Paşa bir çadır kurmuş, esir Celalîleri yargılıyor. Yanında da kadı oturmuş. Gelen kısaca sorguya çekiliyor. “Celalî olma” suçunu işlemişse hakkındaki kararı paşa, başka bir suçu var ise kadı verecek. Kararı kimin vereceği kararı da elbette paşaya ait.
Elinde saz, çelimsiz biri getirilir. Öyküsünü anlatır: “Kıtlık vardı. Köyde herkes bir yana savuştu. Ben de oğlumu aldım kır bayır gezdim. Yaprak yedik, kök yedik. Bir gün bu adamlar geldi bizi tuttu. Kılıç kullanır mısın dediler, hayır dedim. Ne işe yararsın peki dediler, saz çalarım dedim. Çal bakalım dediler. O gün bugündür ben saz çalarım onlar bize ekmek verir.” Paşa, “Celalîyi eğlendiren de Celalidir. Giderilsin!” emrini verir. Cellatlar adamın işini görürler.
Ardından bir emred sabi getirilir, 12-13 yaşında bir çocuk. Paşa sorar, sabi adamın anlattığı öykünün aynısını anlatır. Az önce katledilen saz şairinin oğludur. Kendisinin de saz öğrendiğini söyler. Paşa “Giderin” emrini verir. Çünkü çocuk büyüyünce Celalîleri eğlendirecektir, bereket, çocuğu tutup bu tehlikeyi de gidermişlerdir. Fakat olağanüstü bir şey olur: Cellatlar, “Paşa, boynumuz kıldan ince ya biz sabi kanına girmeyiz” derler. Emri uygulamayı reddederler. Osmanlı tarihinin belki de en kanlı isminin yüzüne söylerler laflarını. Paşa hiddetten delirir. Emri uygulayacak kimse bulamamıştır. Kalkar, kendi samur boyunluğuyla o sabinin boğazını sıkar. Cinayeti işlerken bağırmaktadır: “Bunları küçük yaşta böyle yok etmezsek, büyüyüp babaları gibi isyancı kesilirler.”

6 Mart 2012 Salı

Kırıklar 36-38


36

Sürüyor gün
Ne başı düşün
Ne sonu
Çiçeklenip 
Solarken
Alnının kayalıklarında 
Dünya

Her an yeni bir dünya!


37

Görmüş sayılmaz
Kimse yaşamı
Görmeden
Sonbaharı









38


Yük hafifletir gibi
Alıyor toprak
Yeterince sevemediklerimizi

Bunun için alamayız
Yığdığımız kesekten
Diktiğimiz taştan
Gözlerimizi


...................................................




KIRIKLAR-TOPLU HALDE

3 Mart 2012 Cumartesi

Kara Işıltılı Kareler-14



Bir
Ve aynıdır
Sevinin günü, gecesi

Güneşlerini içte taşır
Birbirine açılan her sevgili

Açılan

Ve kapanan birbirine
Öncesiz, sonrasız kucak gibi

Çifte güneş 
Isıtır topraklarını
Çifte yıldızlar, göklerinde
Çifte ay yürür beraberlerinde








(Mayıs-Haziran 2007'de yazıldı. Tamamı 18 şiirdir. Cumartesi Şiir'de yayınlandı. http://www.cumartesisiir.com/


Benden duymuş olmayın, yedi işçi hâlâ kayıp!



Kozan faciası (24 Şubat 2012), Türkiye’de herkesin eşit derecede insan sayılmadığını gösterdi. Hepimizin aynı gemide olmadığını da: Yedi işçi sekiz gündür kayıp. Yakınları gözyaşı içinde haber bekliyor. var Ne doğru düzgün haber var medyada, ne yas, ne dayanışma… Korkarım bir de “mesai altında kayıp” vakalarına alışacağız!





Ortada bir yalnızlık
Birisi kaybolmuş kadar
(Fazıl Hüsnü Dağlarca, Çocuk ve Allah’tan)


“Çok şükür, en azından cenazesini bulabildik!” Ölüme şükredilen topraklardayız. Sevgili ölülerinin cenazesine ulaşan insanların şükrettiği topraklarda. Bu şükür, son 30 yıldır çok duyduğumuz gözaltında kayıplarla ilgili değil. Son bir haftadır adeta milli birlik ve beraberlik içinde bir görmezden gelme seferberliğiyle başımızı öte yana çevirdiğimiz bir acının ortasından yükselen bir söz.
Adana Kozan’da geçen hafta bugün patlayan barajın sularına kapılıp kaybolan (!) sekiz işçiden biri, iş makinesi operatörü Erkan Yiğen’in cansız bedeni bulununca bir yakını söyledi. Acıyla söyledi, acı söyledi. Artık yeni bir kayıp acımız var: Mesai altında kayıp. Gözaltında kayıp yakınlarının her cumartesi günü Galatasaray Lisesi’nin önündeki derin yalnızlığına benzeyen bir yalnızlık var orada da. “Çok şükür” birinin cenazesini bulabildik, ama yedisi kayıp hâlâ…

1 Mart 2012 Perşembe

Faruk Eren yazdı: Babam

FARUK EREN 
12 Eylül dönemi, Metris. Babamla kol kolayım. Yanımızda babamın arkadaşı boksör Salih ve oğlu koğuş arkadaşım Serhan abi…
Babam rakıyı biraz fazla kaçırınca (ramazan ve kandil geceleri hariç her akşam içerdi) DİSK’e DİKS derdi. 1 Mayıs 1977’de, ablamla bana Taksim’e gitme yasağı koydu. Abim için bir şey diyemiyordu onun zaten her şeye rağmen gideceğini biliyordu. Zaten 1 Mayıs’tan önceki gece eve gelmemişti. “DİKS’in mitinginde bir şeyler olacak” diyordu. Ben yine de gittim. Ölümden kıl payı kurtuldum daha ortaokuldayken. O gece “Ben size demedim mi” dedi mi demedi mi hatırlamıyorum. Hepimiz şoktaydık. Öngörüleri enteresandı. Mesela banker furyası olduğunda bazı komşular ellerindeki avuçlarındakini bankerlere yatırırken o “Bu Kastelli hırsız, batacak” diyordu. Birkaç ay sonra doğru çıktı. Bir ara saka besliyordum. Babam bana “Kuşları kafese koyarsan seni de kafese koyarlar” diyordu. Bir süre sonra tutuklandım. “Demedim mi ben sana” dedi.