1 Mart 2012 Perşembe

Faruk Eren yazdı: Babam

FARUK EREN 
12 Eylül dönemi, Metris. Babamla kol kolayım. Yanımızda babamın arkadaşı boksör Salih ve oğlu koğuş arkadaşım Serhan abi…
Babam rakıyı biraz fazla kaçırınca (ramazan ve kandil geceleri hariç her akşam içerdi) DİSK’e DİKS derdi. 1 Mayıs 1977’de, ablamla bana Taksim’e gitme yasağı koydu. Abim için bir şey diyemiyordu onun zaten her şeye rağmen gideceğini biliyordu. Zaten 1 Mayıs’tan önceki gece eve gelmemişti. “DİKS’in mitinginde bir şeyler olacak” diyordu. Ben yine de gittim. Ölümden kıl payı kurtuldum daha ortaokuldayken. O gece “Ben size demedim mi” dedi mi demedi mi hatırlamıyorum. Hepimiz şoktaydık. Öngörüleri enteresandı. Mesela banker furyası olduğunda bazı komşular ellerindeki avuçlarındakini bankerlere yatırırken o “Bu Kastelli hırsız, batacak” diyordu. Birkaç ay sonra doğru çıktı. Bir ara saka besliyordum. Babam bana “Kuşları kafese koyarsan seni de kafese koyarlar” diyordu. Bir süre sonra tutuklandım. “Demedim mi ben sana” dedi.
Şimdi kültür merkezi olan Sütlüce’deki mezbahada çalışıyordu (oradan da emekli oldu ama kesici değildi), bir ara avcılar ve atıcılar derneğinin lokaline takılıyordu ama balık bile tutamazdı, hayvanları çok severdi.
Avcılar ve atıcılar kulübü deyince şunu hatırlayıverdim: Abim arkadaşlarıyla Hasköy’de bildiri dağıtıyor, o kulübe de giriyorlar. Babam da orada. Abimi kenara çekmiş para vermiş. Abim gülerek ama biraz da buruk anlatmıştı, “Acaba bizi para için bildiri dağıtıyor mu sanıyor” diye sormuştu.
İstanbul’a çok erken yaşlarda gelmiş, hayatı boyunca da işçilik yapmıştı. Anlattıklarından Vakko’da, bir lastik fabrikasında, daha birçok fabrikada çalıştığını öğrendim ama benim hatırladığım hep mezbahaydı. Sütlüce’deki bu mezbaha İstanbul Belediyesi’ne bağlıydı ve amblemi bir boğa kafası figürüydü. İlk başta veznedardı. Ben o zamanlar ilkokula gidiyorum. Haftada üç veya dört gün kesim günüydü, taşradan sürüler geliyor ve büyük paralar oluyordu mezbahada. Birkaç ayda bir polis ekibi geliyordu evimize. Babam yine kasanın anahtarını teslim etmeyi unutmuş. Ben ekibe biniyorum, iskelenin oradaki meyhaneye götürüyorum ekibi. Babam anahtarı veriyor. Meyhaneye hesap ödeniyor, birlikte eve dönüyoruz. (Daha sonra annemin de bu durumdan rahatsızlığından veznedarlığı bırakıp santral memuru oldu.)
Bu meyhanenin hikayesi de matrak. Adı: Faruğun Yeri (yanlış anlaşılmasın adım oradan gelmiyor, babamın ölen amcasından dolayı bana Faruk adını vermişler.) Ben daha doğmadan önce, annem Cibali Tekel’de işçi. Güzel bir kadın. (Hala çok güzel). Reji’ye Hasköy’den vapurla gidip geliyor. İskelenin olduğu caddedeki dükkanlardan birinden anneme laf atılmış ve bu babamın kulağına gitmiş. Babam o caddedeki eczane hariç bütün dükkanların camlarını indirmiş, en büyük hasarı da lafın atıldığını düşündüğü meyhaneye vermiş, birkaç kişiyi de hırpalamış.  İşte o meyhanede içti hep biz Hasköy’den taşınıncaya kadar.
İşten çıkar eve gelirdi, akşam yemeğini yer, bizle biraz sohbet eder sonra Faruğun Yeri’ne kaçardı. 70’li yıllar sert. Evimiz üç kere tarandı, üçünde de biz evdeydik. Ali abi anlattı. Bir arabamız var Murat 124. O zamanın Mercedes’i bize göre. (Babam abim okula rahat gidip gelsin diye ona almıştı, o araba da abimle birlikte kayboldu) Neyse o ev taramaları olduğunda abimle Ali abi bir gece evin önünde bir kamyonun altına yatıyorlar ellerinde silahla, hani bir daha taramaya gelen olursa engellemek için. Gecenin bir saatinde bir çift ayak görüyorlar. Bir adam bizim arabanın etrafında dolanıyor, eğiliyor altına bakıyor. Bizimkiler faşistin biri arabaya bomba koyacak diye düşünüyorlar ve tabancalarının horozlarını kaldırıyorlar. Tam o sırada abim Ali abiye diyor ki “Dur o babam.” Adamcağız, meyhaneden çıkmış geç saatte acaba arabaya bomba filan koymuşlar mı diye kolaçan ediyormuş meğerse.
Sıkıyönetimden sonra yani 78 Aralığından sona abim aranmaya başlandı, ama ne aranmak… Bir gecede evimizin iki kere basıldığı oluyordu. 12 Eylül ya da OHAL döneminde yaşananları biz iki yıl önce yaşamaya başladık. Abim eve gelmiyordu. Babam Cumhuriyet ve Hürriyet okuyordu. Evde Cumhuriyet gazetesini yere atıp üzerinde tepinen polisler gördük. Ama ençok üç şey koymuştu o zaman bize. Biri arama bahanesiyle iç çamaşırlarının sırıtarak ortalığa atılması, diğeri annemin sabah namazı için hazırladığı seccadenin faşist bir polis tarafından tekmelenip “Senin kıldığın namaz kabul olur mu Moskof karısı” denmesi. Ama ençok da tüm bunlara isyan eden babama “ağzın içki kokuyor” diye tokat atılmasıydı.
Yine bir gece yarısı ev basıldı. Bu kez beni aldılar. Lise ikiye gidiyorum o zamanlar. Ekibe bindirdiklerinde biri kız iki arkadaşım da vardı. Bir anlam veremedim. Çünkü kız arkadaş o zamanlar bizim siyaseten kavgalı oluğumuz Aydınlıkçıydı. Şimdi Sakız Ağacı Caddesi’nin üzerinde olan Beyoğlu Emniyet Amirliği’ne götürüldük. Aydınlıkçı olan kız arkadaşı ayrı bir hücreye onun abisiyle beni bir hücreye koydular. Ama ne hücre… duvarlar kalın süngerlerle kaplı... Meğer gözaltına alınan psikopatlar, uyuşturucu müptelaları kafalarını duvarlara vuruyormuş o yüzden süngerle kaplamışlar. Ama yerler taş. Taşın üzerinde yatıyoruz. Bizi neden gözaltına aldıklarını anlamaya çalışıyoruz. Sabah Emniyet Amiri geliyor mazgalın önüne, yanımdaki arkadaş, cebindeki kartı çıkararak CHP gençlik kolları üyesi olduğunu, yasadışı bir örgütle alakası olmadığını anlatmaya çalışırken Emniyet Amiri, “Tabii her yiğidin gönlünde bir aslan yatar mesela ben de MHP’liyim” dediğinde ben “sıçtık” diye geçiriyorum içimden. Ertesi gece sabaha karşı gürültüler, bağırtılar duyduk. Birini falakaya yatırıyorlar herhalde diye düşündük ama bağırtılar giderek yaklaşıyordu. Sesi tanıdım. “Ufacık çocuk mu yıkacak lan sizin devletinizi. Devletinizi si.erim” diye bağırıp çağıran babamı “Dur Kemal Abi” diye polisler yatıştırmaya çalışıyordu. O zaman da gözaltındakilerle görüş yasaktı. Babam geldi ama yanıma. Mazgaldan bana tespihini verdi. Hani “Artık sen adam oldun” der gibi. Bir de o zamanlar kullanılan bez mendillerden, içi çok sevdiğim akide şekeriyle doluydu. Babam benim…
O badireden şöyle kurtulduk: Meğer Kasımpaşa’da MHP’li bir esnafı vurmuşlar. MHP’liler de bölgede bildikleri bütün solcuların isimlerini vermiş. Koca listeden sadece üçümüzü bulmuşlar evlerde. O zamanlar CHP’nin İstanbul örgütünde etkin ve düzgün biri vardı, Bülent Demir. Babalarımız bastırıyor o devreye giriyor. Bizi Siyasi Şube’ye götürmeden direkt Kasımpaşa Karakolu’na götürdüler, görgü tanıklarıyla yüzleştirdiler. (Eğer Siyasi Şube’ye götürülseydik muhtemelen o cinayeti biz işlemiş olurduk!) Faillerin biz olmadığı anlaşılınca karakoldan serbest bırakıldık. Biz bırakıldıktan kısa bir süre sonra faşistler Bülent Demir’i de katletti. Hani Okmeydanı’ndan Dolapdere’ye inen büyük bir cadde vardır ya. Oranın adı Bülent Demir bulvarıdır.
Babamda hikaye çok. Belki devam ederim….
,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,




FARUK EREN'İN YERİ-ÖYKÜLER TOPLU HALDE

FARUK EREN'İN YERİ-Bizde emanete yamuk olmaz!




0 yorum:

Yorum Gönder