21 Mart 2012 Çarşamba

İddianamedeki ideoloji: Hep aynı marangoz hatası


12 Eylül iddianamesi ideolojik içerik olarak da 12 Eylül’le bugün arasındaki devamlılığın bir kanıtı. İddianamenin bir bölümünde emek örgütlenmelerine ve sol-sosyalist düşüncelere karşı adeta ideolojik bir manifesto yazılıyor. “Kürt” kelimesinin hiç yer almamasının sebebi de bu ideolojik tutum.


12 Eylül iddianamesine dair (biri daha iddianame kabul edilmeden) yazdığım iki yazıda, iddianamenin oturduğu politik bağlamı ve içeriğinin hukuki analizini sunmaya çalıştım. Bu yazıda konu içeriğin ideolojik özellikleri.
Hemen bir soru: İddianamede Kürt lafı bile geçmiyor, neden?
Oysa Diyarbakır cezaevi 12 Eylül zulmünün en kanlı sahnelerinden biriydi. Oysa Kenan Evren meydanlarda “Kürt yoktur” derken, kanunlarda Kürtleri yok sayacak (demek ki giderek yok edecek) nutukları atıyor, kanun görünüşlü emirnameler yağdırıyor, emri altına aldığı devlet teşkilatı da nefes almaksızın talimatlarını uygulatma peşinde koşuyordu.
“Kürt sorunu bugünkü haliyle Diyarbakır cezaevinde doğdu” sözü bu yüzden ortaya çıktı, bu yüzden revaçta; iddianameyi beğenenler bile bu lafa katılıyor. “Artık cezaevlerinde Kürtçe konuşuluyor ama” diyecekler çıkabilir, evet, ama cezaevinde Kürtçe konuşmak isteyenler duruşmalarda da konuşmak istiyor ve mikrofonları kapatılıyor; 30 yılda iyi mesafe doğrusu!

İddianamede Kürtler iki nedenle yok:


İlk neden iddianamenin ideolojik perspektifiyle ilgili. Yargıladığını öne sürdükleriyle tamamen örtüşen bir perspektif bu: Ekonomide neo-liberal, politikada otoriter, ülke dizaynında homojen yani dili ve diniyle aynılaşmış toplum yanlısı, kültürel planda Türk-İslam sentezcisi.
İkinci neden , ilkinin de devamı. Türkiye’deki mahkemelerin duruşma düzenini belirleyen “marangoz hatası” aslında Türkiye’deki düzeni belirleyen “marangoz hatası”yla aynı.
Malum hikaye, duruşmalarda savcılar, hakimlerle aynı yükseklikte, aynı kürsüde oturur; sanık ise karşılarında, yerde durur ve savunma hakkının cisimleşmesi sayılan avukat sanıkla aynı düzlemde, hakim ve savcıların aşağısında durur.
 İddia-Savunma makamlarının eşitliği ilkesine uymayan bu dizaynın nedeni sorulduğunda da vakityle biri, “Bu bir marangoz hatasıdır. Kürsü öyle kesilip biçilmiş bir kere” deyivermiş. İşte iddianamede “Kürt” olmayışının sebebi, başlangıçta bir yerlerde birilerinin Türkiye’nin düzenini sadece Türkler için (Yani Kürtsüz) kesip biçmesi. Bunun ağır sonuçları da malum, çeşitli defalar Kürtler kesilip biçildi.
WIKIPEDIA REFERANSLI İDEOLOJİ
İddianamenin ideolojik perspektifi, I. Bölümünün “2. Demokrasi”, “3. Tanım”, “4. Çoğulcu Demokrasi” bölümlerinde yoğun biçimde ortaya konuluyor. Ayrıca II. Bölümünün, “1. 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi Öncesi Meydana Gelen Önemli Terör Olayları” bölümünde hayli malzeme var.
Bu bölümlerde özet bir demokrasi tartışması yapılıyor. Savcılık makamı wikipedia ve kafası da içeriği de hayli karışık bir internet sitesinden aldığı tanımlarla yazıyor. Demokrasinin “düşmanı” olarak proleterya diktatörlüğüne dayalı sosyalist demokrasi zikrediliyor. Fakat demokrasiyi değişik yerlerde, defalarca yerle bir etmiş faşizm biçimlerinin esamesi okunmuyor.
Demokrasi kavramının tarihinin 2500 yıl olduğunu söyleyen iddianame, tartışmanın sadece iki yüzyıllık bir tarihi olan “sosyalist demokrasiyle” “çoğulcu demokrasi” arasında olduğunu dile getiriyor ki bu da 12 Eylül söyleminin tipik bir özelliğiydi. Kenan Paşa, “Bu demokrasi bize bol geldi” derken, “ideolojik, politik ve bölücü” iç ve dış mihrakların tasfiyesi sağlanmadan, bir de ekonomik kalkınma tamamlanmadan “bol demokrasi”li bir ortama geçilemeyeceğini sık sık vurgulardı. Aforizması da vardı: “Milli gelirimiz bizim de 15 bin dolar olsun, biz de komünist parti kurulmasına izin veririz.” Herhalde henüz o seviyeye gelinmediği için bir tedbir olarak İdris Naim Şahin bakan yapıldı. Neyse.
Şimdi, her türlü muhalif politik ve idolojik bakışların şeytan ilan edilmesi halinde ne olduğunu düşünelim: Geriye sadece ekonomik ve siyasal egemenlerin egemenliklerini yürütmelerine izin verecek, yani devletin makbul görüp, koruyup kolladığı ideolojik ve politik perspektif kalır.

EMEK ÖRGÜTLERİNE HAYIR!
Bu düşünce paralelinde 12 Eylül öncesi emek örgütlenmeleri, “ideolojik” olmakla suçlanıp politik açıdan mahkum ediliyor iddianamede. Savcılar, bu “mahkumiyeti” şu cümleyle dile getiriyor:
“Toplumda yasal olarak örgütlenen sivil toplum kuruluşları, ekonomik ve sosyal amaçlardan çok siyasi ve ideolojik amaçlarını ön plana çıkarmışlardı.”
Demek ki Türkiye’de yargının onayladığı demokraside “ekonomik ve sosyal amaçlar” dışında örgütlenme yasağı var. Bugünün yönetimi de çeşitli muhalif kişi ve kuruluşları “başka amaçlar peşinde” olmakla sık sık suçlarken hem savcılığın hem de 12 Eylül’ün mimarlarının söylemleriyle örtüşüyor. Dolayısıyla iddianame bize Türkiye’deki örgütlenme hakkının devletin ve onun hukuk adamları nezdinde “ekonomik ve toplumsal” alanla sınırlı görüldüğünü” ilan ediyor.
Bu bakış hem KCK operasyonlarını, hem Hopa vakasını, hem de sair tutuklama ve baskılamaları izah ediyor aslında: Kürt siyasal hareketi, sol-sosyalist muhalefet, mevcut ekonomik ve politik egemenlerin ideolojik bakışı dışında bir bakış peşinde, o halde soruşturulmaları, koğuşturulmaları normal.

“GENEL İRADE” DEMİŞKEN…
Hakkını yememek lazım, iddianamede “çoğulcu demokrasi”yle “çoğunlukçu demokrasi” arasındaki farka dair sözler de yer alıyor; hatta Rousseau’nun “genel iradesi”ne getirilen eleştiriler paylaşılacak kadar derinlik de göze çarpıyor bir bölümde. Hatta, “genel irade”ye, onu mutlaklaştıran “milli irade”ci yaklaşıma eleştiri yöneltilirken, mevcut hükümetin söylemleri eleştirilir gibi oluyor bir an. Bir cümle:
“Demokrasi elbette çoğunluğun yönetimi ilkesine dayanmakla birlikte, bunu azınlığın temel haklarıyla bağdaştıran bir yönetim biçimidir.”
Bu cümleden yola çıkılacak olduğunda, temel azınlık haklarıyla 12 Eylül uygulamalarının bağdaşmadığı yerlere gitmek gerekmez miydi? Gidilmiyor çünkü hem o yolun Kürt sorununa çıkacağı biliniyor hem de oraya çıktığında 12 Eylül’den bu yana yürütülen politikaların devamlılığının yarattığı hukuki ve teorik sorunlarla yüz yüze gelineceği biliniyor.
Özetle, 12 Eylül ekonomide neo-liberal, yönetimde otoriter ve toplumsal tasarımda azınlıkları yok sayan bir kafa yapısının işiydi. Muhalefeti ancak iktidarın temelini onayladıktan sonra, yani evcilleştirdikten sonra onaylayan bir kafa yapısı. 30 yıldır şekilden şekile girip saklanan, şu günlerde yeniden bütün çıplaklığıyla ortaya çıkan kafa yapısı. 12 Eylül’ü yargılamayı amaçladığı söylenen iddianamede de onaylanan bir kafa yapısı.
Son bir soru: Bir ceza davası metni neden bir politik/ideolojik manifesto görevi de görsün istenmiş olabilir? Cevap şu mu: Hükümetin devşirdiği entelektüel kadrolar kendilerini hakim ve savcı ilan ettiği için savcılarla hakimler de boşluğu dolduruyor!


İLGİLİ YAZILAR:


ve

12 Eylül sonrasına dair kısa bir kronolojik bakış için:


0 yorum:

Yorum Gönder