21 Mart 2012 Çarşamba

Newroz ile Nevruz, demokrasi yolu ile tiranlık yolu

“İstanbul  tahrikçilere fırsat vermedi, olaylara sadece 2 bin kişi katıldı” açıklaması doğru bir açıklamaysa, Newroz’u aynı gün yüzbinlerle kutlayan Diyarbakır’a ne diyeceksiniz? Bu çelişki, “Meseleyi Türkleri ikna, Kürtleri tatmin yoluyla çözeceğiz” lafını boşa düşürmüyor mu? “Türklere”, “Diyarbakır tahrikçidir” demiş olmadınız mı peşin peşin?


Bir video karesi:İstanbul’da 18 Mart’ta çekilmiş, 20-30 kişi toplanmış, yerdeki iki kişiyi tekmeliyor. Arada yapmayın, etmeyin sesleri geliyor, ama cılız. Kimileri de cep telefonlarını açmış, video kaydı yapıyor ya da fotoğraf çekiyor. Yerdekiler devletin, "Nevruz , Nevruz günü kutlanır” fermanını kabul etmeyen, “Newroz bizim birlikte kutlamaya karar verdiğimiz gün kutlanır” diyenler. Tekmeleyen “halk”ın gözünde (En son Kütahya Emet’te devletten öğrendik bunu, birilerine saldıranlar “halk” oluyor, saldırılanları devlet sevmiyor ve korumuyorsa. Tıpkı  1993 Sivas’taki gibi) yerdekiler “bozguncu, bölücü, kışkırtıcı” apaçık ki.
Nereden biliyorlar bunu? E devlet açıkladı: Nevruz’u Nevruz günü kutlamayanlar, bozguncu, yıkıcı, bölücü, kışkırtıcı, ideolojik amaçlar peşindeki kişiler… O zaman? O zaman vurun yerdekine! Devlet yetkilileri, ağızlarıyla yaydıkları zehirli kavramların sokakta nasıl bir şiddete yol açacağını görmüyor olabilirler mi? Çok iyi görüyorlardır, ne yazık ki. Ne yazık ki her şeyin devlet merkezine bağlandığı, “hak”ların ihsanla eş anlamlı geldiği yönetim anlayışı, sağladığı yönetsel üstünlükler nedeniyle devletin vazgeçilmezi. 
Yerdekilere vuranlar, Sivas duruşmasından sonra, duruşmayı izleyip karardan memnun olmayanlara gaz ve copla girişen polisle aynı ruhu paylaşıyor. Devlet yönetiminin hem kamu görevlilerine hem de yurttaşlara özenle aşıladığı “merkezin dediği olur”cu ruh. İkinci aktardığım saldırıda gaz ve copa doyurulanların, “ideolojik gruplar” olduğunu bizzat yürütmenin en yetkili kişisi söyledi. “İdeolojik” davranışları yasaklayan akıl, nasıl bir ideolojinin ürünüdür acaba? Demokrasilerde çok makbul sayılanlardan olduğunu kim söyleyebilir?
‘İDEOLOJİK, TAHRİKÇİ, BÖLCÜC’
İçişleri Bakanlığı ve Valiler, “Bayram bayram günü kutlanır. 21 Mart, 21 Mart’tan önce kutlanamaz” görüşünü savunurken de aynı söz dağarcığından seçmelere başvurdu: İdeolojik, bölücü, yıkıcı, tahrikçi, kötü niyetli…
Diyelim, 21 Mart’ı 21 Mart’ta kutlama arzusu saçma, kötü niyetli, ideolojik, ne değişir? İfadeyi beyan özgürlüğü de, gösteri ve yürüyüş düzenleme özgürlüğü de, politik ya da kültürel toplantı yapma özgürlüğü de “saçmalama” özgürlüğünü içerir, içermek zorundadır. Sadece “doğru ifadeyi beyan özgürlüğünü koruyoruz biz” derseniz, sadece “doğru gösteri”, sadece “doğru yürüyüş”, sadece “doğru toplantı” özgürlüğü gibi saçma kalıplara ulaşırsınız. “Demokratik devlet” birilerinin elinde doğrunun terazisiyle her talebi tartıp karar verdiği bir dükkân mıdır? Hükümete göre öyle, anlaşılan.
Yöneticilerin Newroz demogojisi, “İstanbul’da halk kötü niyetli kişilere uymamıştır” açıklamasıyla devam etti. E Diyarbakır? Sırf bu açıklamayla bile bütün Diyarbakır’ı, nüfusu kadar insanla bayramını kutlayan Diyarbakır’ı o kötü sıfatlarla yaftalamış olmadınız mı? Dün yine bir yetkilinin söylediği, “bu meselenin çözülmesi için Türklerin ikna edilmesi ve Kürtlerin tatmin edilmesi” gereği, böyle mi yerine gelecek? “Nevruz’u Nevruz gününden önce kutlamak isteyenler kötü niyetlidir, bölücü örgütün talebidir bu” dedikten sonra, yüzbinlerce kişiyle kutlama yapan ilin halkı için Türkleri nasıl ikna edeceksiniz? “Türklere” peşin peşin Diyarbakır’ı hedef göstermiş olmadınız mı? İstanbul’da, kıstırdığı iki kişiyi öldüresiye dövenler, bu mesajı doğru alanlardı ne yazık ki!
Evet, denildiği gibi “ideolojik söylemler” bunlar; eski Yunan’dan beri bilinen şeyler: Demagoji, tiranlığa giden yolun söylemsel görünümüdür, demokrasinin değil.

İKİ HUKUK, İKİ ADALET
Türkiye, olağanüstü koşullarda kurulmuş bir cumhuriyet olarak, olağanüstü hal hukukunu ta baştan benimsedi. “Olağan hukuk”a geçiş, devlete karşı ya da devlete rağmen hukuk davasında olanların güç sınırını aştı. AK Parti, antidemokratik koşulların yarattığı toplumsal ilişki, düşünce ve duyguların yarattığı dalgalarla gelip iktidara oturdu. Cumhuriyet hükümetlerinin tamamı nasıl başlangıçtaki olağanüstü hal hukukunun kendilerine verdiği imkânlardan vazgeçmeye hiç gönüllü olmadıysa, AK Parti de varlığını sağlayan anti demokratik ortamın imkânlarından vaz geçmeye gönüllü olmayacak, anlaşılan. ABD’de Baba-Oğul Bush’ların, Almanya’da Merkel’in, Fransa’da Sarkozy’nin kullanmak istediği imkânları, yani toplumsal mücadelelerle geriletilmemiş yönetsel enstrümanları neden çöpe atsın ki? AK Parti’nin 10 yıldır aldığı uluslararası desteğin altında yatan şey de zaten neoliberalizmin gerektirdiği otoriteryen bakış ve imkânları hazır bulması değil mi?
Daima iki adalet var: Devletin bir teşkilatının adı olarak adalet ve toplumsal bir talep, bir hedef olarak adalet. İlk hep hazırdır, devletlerin uzun tarihi içinde türlü çeşit hale bürünerek, zorun da yardımıyla hazır durur. Fermandır. Burada daima devletin dediği olur. İkincisi hep bir mücadelenin adıdır, toplumların her zaman, her yerde peşine düştüğü, talep ettiği, ucu açık bir mücadelenin. “Ferman padişahınsa dağlar bizimdir” diyen şair, adaletten kaçmıyor, coğrafyayı adaletin mekânı olarak işaretliyordu.
Bugünkü dilde konuşan bir şairle bitirelim:
“Ferman tarihinse
Göğe doğru uzanan bu beden de bizimdir icabında.”
(Didem Madak,  Pulbiber Mahallesi)

(20 Mart 2012, Radikal İnternet)




Benzer yazılar için:







0 yorum:

Yorum Gönder