27 Şubat 2014 Perşembe

Erdoğan'sız Türkiye

Yerel seçime gidiyoruz.
Erdoğan gitsin diyen
muhalefetin yerle, yerelle,
seçimle ilgili politikalarını
pek göremiyoruz.


Bu kavga başlarken, 17 Aralık günlerinde Gülen cemaati-hükümet tartışmalarında bir laf geziyordu ortada, şöyle diyordu taraflar: Fitne var! Fitne yani yüksek ateş. Araplar kadim zamanda metalleri topraktan ayırma işlemine ve işlemi yapmak için kurulan ateşe bu ismi vermişler: Fitne. Ülkede fitne var lafında iki taraf da anlaşıyordu. Ülkede fitne varsa, ateş yüksek demektir. Hepimiz de o ateşteyiz demektir.
Fitne ateşi, kaset kavgalarıyla sürüyor. Formül basit: Yok kaset, yap kaset. Cevap da basit: Yok kanun, yap kanun. Derinlikli, karmaşık, büyük bir toplum değil de siyasetle ilgisiz, yüzeysel ve zayıf, küçük bir toplumda üç beş saraylı entrikalar çevirir gibi.


26 Şubat 2014 Çarşamba

Cumhurbaşkanı, kendini ve Meclis’i feshetti!

Cumhurbaşkanı, 
önüne gelmiş bir yasa için 
“hükümetle müzakere” edemez. 
Zaten yasaları “hükümet” yapmaz. 
Cumhurbaşkanı, 
“hukuken sakıncalı” gördüğü 
bir yasayı onaylayamaz. 
Yanlış bir kanun, yanlış bir kanunla düzelmez.



18 Şubat 2014 Salı

İnsan bazen gerçekten hayret ediyor!



Hayret etme yeteneğini kaybetmemek gerekir. “İnsan bazen gerçekten hayret ediyor” sözü, sahibi sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, bazen gerçekten hayret ettiriyor.
Elbette, bir siyasal hareketin kurucu ve sürdürücü aktörü olarak kendisinden hükümetle dalaşmasını beklemek gerçekten hayret verici olur. Kendisine “noter” denilmesi de Köşk sakinlerine Kenan Evren sonrası dönemden kalma bir alışkanlığın güncellenmesinden başka fazla anlam ifade etmez. Her şeye “Hayır” diyen Ahmet Necdet Sezer’in ardından her şeye “Evet” diyen Abdullah Gül’ü görmek de fazla şaşırtıcı değil.
Fakat son meselede her şey hayli ilginç bir hal aldı. Bir yandan işte “Abdullah Gül, Recep Tayyip Erdoğan’ın rakibi”, “Yok yok Kremlin usulü tandem yapacaklar”, “Yani aslında becayiş işte bir tür” hazır cümleleriyle analizler yapılırken, Gül-Erdoğan çekişmesi söylentisinden ciddi bir yan bulanlar da hiç az değil. Belki doğru belki değil o çekişme, önemli değil. İlginç hal alan şu: Yeni bir “kamu diplomasisi” türü gördük; Gül, internet (ve aslında HSYK da) yasalarında “sorunlu yanlar” gördü, AB sürecini önemseme pozu veren isimlerden biri gibi durdu; en azından bu yönlü çok sayıda analitikler fırlatıldı ortalığa… Tuhaflık yasaları onaylamasında değil, ya ne olacağıdı? Fakat şunu ne anladım, ne bir yere oturttum, “insan bazen gerçekten hayret ediyor” sözünü söylerken buldum kendimi.
Tuhaflığın ilk yanı, “Gül yasayı veto edebilir” söylentilerinden sonra hükümet kanadından geldi: Yasa çıksın, sorunlu yanları yönetmelikle düzeltiriz. E anayasadan üstün yönetmeliklerimiz olduğuna göre, yasayı düzelten yönetmelik de olur bal gibi. Fakat bu olmadı. Sonra Gül’ün Meclis’te onaylanıp önüne gelen yasa konusunda bir tür “müzakere” yürüttüğünü, bir tür “kulis” içinde olduğunu anladık. “Sorunlu yanlar”ı söylediğini öğrendik.  Elbette bu şaşırtıcı: Yasa önünde, yetkin anayasada, ya gerçekten sorun görüyorsundur, veto eder böyle yapın yollayın dersiniz, gerisi Meclis’in (aslında parlamento diye bir şey kalmadığını ve bunu Köşk’ün de kanıksadığını gösteriyor bu tutum ya neyse) bileceği iş. Ya da onaylarsınız, anayasa mahkemesine gitmeseniz de olur, giden bulunur zaten. Ama hayır, bir müzakere hali sürdü, sürdü.
En son açıklama ise hepsine tuz biber ekti, aynen şöyle:
“Bu düzenlemenin süratle gerçekleşmesine fırsat vermek için Macaristan'dan döner dönmez önümdeki yasayı onayladım.”
Bu açıklamanın sindirimi çok zor! Çünkü, “Yanlış yasayı doğru olsun diye onayladım” deniliyor. Şöyle çevirebiliriz. “Baktım yanlış, onayladım ki doğru olsun!”
Bir şey beklemiyordum hayır, fakat bu kadar absürt bir ifadeyi sindirecek kadar da hazır değildim. Ne diyebiliriz, “İnsan bazen gerçekten hayret ediyor” demekten başka!
E bir de pay çıkaralım kendimize: Hayret edebiliyorsak hâlâ, bir şansımız var demektir, en azından algımızın köseleleşmediğiyle avunuruz biz de ne var? İnsanız, bize de bir avuntu lazım…
Ha, bir de Erdoğan'a karşı Gül'den medet umanlar varsa, e onlara da selam olsun...

Elin Hafızası




Aklımda elin var.
El sallıyorken sonbaharı yaşamın. Atsız bir binici gibi şaşkın yaşam. Umutsuzluğu mahmuzluyor ödünç günlerde. Ödünç günler ömrün günlerini kat kat aşıyor. Belli değil sanki artık, kim ölmüş, kim yaşıyor? 

Bir adam. Onbin adamdan oluşma bir adam. Renkli ölümler pazarlıyor, renksiz şişesinin içinde yaşamın. Doymak bilmiyor pazar yeri, çarşı doymak bilmiyor. Toklar çoğalmıyor ama, susamışlar çoğalıyor, açlar. Tabutsuz cenazeler omuzlarda. Su paketlenince sormalıydık, havanın çerçevelenmesi ne zaman?

Aklımda elin, sakladığın. Bilmem hangi sabah birden bire, bir başka günde yaşamaya başlayan elin. Belki gelmeyecek bir günde, belki çoktan geçmiş. Elimin boşluğunda yumuşak, ılık bir anı, bir umut belki de, kimbilir. Gün, bir karın boşluğu, gece bir karın boşluğu. 

Eskil cümleler gibi adın. Kurulmamış cümlelerden, çoktan bozulmuş cümlelerden bir cümle. Bir cümleden doğduk. Bir cümlede yaşadık. Gidiyoruz. Geldiğimiz gibi. Tek kazancımız bu mu, yüreğimizdeki derin yanık. 

Sonbahar bir şarkıdan ibaret, yazın dudaklarından düşmüş, kışın ayaklarının dibine. Kimse bilmiyor bahar nerede, belki bir ayakkabı kutusunun içinde, belki bir vitrin mankeninin üstünde, belki bir plaza camının boğulmuş mavisinde. Aklımda elin var, ışıkta yüzüne kapattığın.

Aklımda elin var. Hiçbir yerdeyim. Atıldım, zaten atıldığım dünyadan da. Ayın tekerine kanatlanmış kuş, en son bunu gördüm. Güneşte eriyen atın sesinden ürkmüş, öyle dediler, ya da ben öyle sandım. Aklımda elin var, karanlıkta yüzüme kapattığın.

Yürüyoruz işte. Bir karanlık, bir aydınlık. Sis de var, erimiş duvarlardan. Gündüz çözdüğümüz sır, gece baştan kurulur, hiç anlamadık. 

Bir gölge. Yayılan üstüme. Dünya. Eskimez dünya. Yenilenmez. Bir harf olsam, yanabilen bir harf olmak isterdim. Sonrası kül. Alnımdaki yazı. Aklımda elin var, doğan güne uzattığın, batan güne.

Bir gölge. Zaman? Yayılır üstüme, yazılır ve silinirken. “Ben” silinmiş bir yazıdan başka nedir ki? Neyim ki dökülmüş mürekkepten başka? 

Çıplak dünya! Katlanabilir mi bir kimse tek başına buna?

Ellerimiz var hâlâ, en eski sözcüklerimiz. Yeniler de parmaklarda yoğuruldu çok uzun zaman. Ağıza kalan, ellerden artan. Aklımda elin var, söz yemişini ilk tattıran.

Uzaktayım. Hiçbir yere yakın. Hiçbir kimseye. Söz, diyorum, doldurmaz dünyayı. Belki, boşluğu katlanılır kılar, kılarsa. Ellerinin hatırasına söylüyorum, ellerinin hatırasından.

Tanrının ağzından kaçırdığı söz değil miydi evren?

Söz sürüyor.
Bittiyse de söyleyeceklerim.

15 Şubat 2014 Cumartesi

Meşkler: Başka işiniz yok mu sizin?





Bu olayda üç “hastalık” var, en az, aşağıdaki olayda:


Olay özetle şu:
Bir yurttaş mahkemeye gitmiş. Der ki: “Ey savcılar, hakimler! Şu şehzade Mustafa’yı boğduran 10. Osmanlı Sultanı Süleyman ve işbirlikçileri var ya, onları cezalandırın. Gerçeği ortaya çıkarın. Otopsi yapın. Şehzadenin itibarını iade edin…(Geniş hali için bakınız Radikal ve Hürriyet gazetelerindeki haberler)

Yargı çalışsın, gerçekleri ortaya çıkarsın, itibarlar iade edilsin.

İki ihtimal var:
Yurttaş memleketi saran “yargı gerçekleri ortaya çıkarsın” hastalığına tutulmuş. Hak deliliği var ya işte onun bir versiyonuna tutulmuş. Nedir? Yargı mensupları hak delilerini iyi tanır, onların yorucu ısrarlarına alışkındır. Meslek kaprisleri. Bu ilk ihtimal.
İkinci ihtimal de yurttaşın eğleniyor oluşu. Kafa buluyor. Hakkıdır. Tabii hak delileriyle boğuşmada sabır gösterme mecburiyetinde olan yargı mensupları, bu ihtimalden hiç hoşlanmaz. Yargıyı beyhude yere meşgul etmenin maliyeti vardır, ağırdır. Ceza keserler adama. Ama eğlenmek isteyen yurttaşlar da bunları bilerek ya da bilmeyerek göze alırlar. 

Delilik ya da kafa bulma, her durumda önemsiz bir iş aslında. Da, başka tuhaflıklar var. Biz bunu niye biliyoruz? E, işte tuhaf bir başvuru, medya da kamuyu bilgilendiriyor. Ala. Fakat, o da ne? Bir adli tıp profesörü, bir avukat ciddi ciddi meseleyi yorumluyor. Burada işte kalan iki hastalık var: Her şeyi yorumlama hastalığı. Her şeyi yorumlatarak büyük işe çevirme hastalığıyla iç içe. 

“Yahu başka işiniz mi yok sizin?” demek artık profesyonellikten sayılmıyor anlaşılan: Her durumu yorumlama arzusu, hak deliliğini aşmış bir maraz  değil mi? “Nesini yorumlayayım canım efendim, işim gücüm var benim” denilecek yerde iki meslek profesyoneli “böyle olur, şöyle olur, şudur budur” diyorsa, işi gücü artık bu olmuş demektir. Bu süper, hızlı, ciddi yorumculuk, en açık saçmalığı bile ciddi ciddi izah hevesi tam bu insanın sıtkını sıyıracak kadar sırıttığı yerde kendi özelliğini ele vermiyor mu: 

Bunlar, ne bilgi verirler, ne bilgi kullanımını örneklerler, ne uzman olmayanın olayda anlamadığı şeyi anlamasını sağlayacak profesyonel yardımı sağlarlar. Bunlar, irili ufaklı, önemli , önemsiz her olayı bir söylem halesiyle çevirip satılacak biçimde kullanışlı hale getirirler. İşleri ehemle mühimin ayrılmasına yardımcı olmak değil, tam aksi, ehemle mühimin ayrılmayacak kadar iç içe geçmesine yardımcı olmak. Burada bir “olay” bir “haber” haline gelmiş olmuyor hayır, burada bir olaysızlık “haber” formuna büründürülerek satılacak hale getiriliyor. Mizah bile değil bu, bu kadar ciddiyette aşırı komik yanlar varsa da, mizahtan değil, altındaki temel bir çürüklüğü ifşa eden medya-bilgi üretim ve yayma tarzlarının bizi yüz yüze bıraktığı çaresizlikten.
Hasılı, şöyle bir söze ihtiyaç var artık: Nerede uzman varsa, orada bilgi yoktur. Ya da şöyle: Bir uzman görünce kaç, iki uzman görünce evden bile çıkma.
“Bırak saçmalamayı, yürü git” demekte fayda kalmamıştır artık belki de kim bilir?
Kim bilir?

12 Şubat 2014 Çarşamba

Babalar ve Oğullar, bir mini diyalog


Aşağıdaki oyundaki diyaloglar, kişiler, yazar, yorumcu, yayıncı ve sen ey okur, hiçbir şey gerçek değildir. Her şey bir makinenin işidir, korkarım. Ya da umarım.

Daha eğlenceli günlerimiz olmuş muydu bilmem bu memlekette. Ama bu aralar her şey çok güzel. Zihin açıcı bir performans. Sanki bir Ionesco oyunundayız. Yok, Aristofanes’in başlattığı bir oyun bu, sonra sırası gelen yazmış, Ionesco, Beckett filan, en son bizim siyasilere nasip oldu metni sürdürmek. Çehov'yen motifler, momentle de yok değil...
Neyse, işte hal böyleyken böyle:


11 Şubat 2014 Salı

Sırttaki Ağırlık

El etti
         Ölüm
El etti alaca
                 karanlıkta

Ondan ustası yoktur
Ne çimen yeşilinde
Ne kar beyazında

Elsiz hattat
Çekti
        e
        l
        i
        f
        i
        n
        i

Sessiz

Sessiz
         bir ahın

Babamla
              Yürüyorum
                                Babasızlığın
                                                  Yolunu

Kemikler
              d
                ö
                  k
                    ü
                      l
                       ü
                         y
                           o
                              r
                   Sırttaki torbadan

Benim ve babamın


Bir işaret fişeği
Verdiğim nefes
Alıcı kuşlar için

Birazdan susacağım
Biraz da olsa
Dün söylediğimi

Söz değilse de
Payın senin
Söyleyeceğim
Kanımı

Uymasa da damağına


Hileli adım demokrasi yürüyüşü


Son paketin her adımında 
17 Aralık telaşı görülüyor. 
Tutuklamaya kuvvetli gerekçe getirilmesi, 
ÖYM’lerin kalkması 
şeklen doğru hamleler. 
Ama TMK duruyorken 
çıkacak sonuç tektir: 
Tüm mahkemeler 
DGM mikrobuyla enfekte olacak.

10 Şubat 2014 Pazartesi

Mapus damından bir mektup

Yargıdaki krizin mağdurları 
hükümet değil, 
hükümetin nezaret ve 
sorumluluğunda 
hapsedilenlerdir. 
Söz, 19 yıldır 
yargılanan 
mapus İlhan Çomak’ın.

9 Şubat 2014 Pazar

Yargısız infaz ve infazsız yargı


Umut Oran vakası,
internet yasa tasarısıyla kurulmak istenen
düzenin bir erken uygulamasıdır sadece.
İfade özgürlüğünün yargısız infazıdır.
Ali İsmail Korkmaz davası da
infazcıların cezasız bırakılma davası.



Devlete hükmeden güç, hükümet, istediğine istediği cezayı verdiği zaman bir hüküm vardır ama “yargı” yoktur. “Yargı”, hakim gücün arzusuna göre değil, ilan edilmiş ve onaylanmış yasalara göre, usul ve esas normlarına uyarak “maddi gerçek” dediğimiz şeye yönelik bir araştırmadan, muhakemeden sonra verilen kararla oluşur. Böyle süreçler olmadan uygulanan “ceza”lara, acılı bir deneyimler tarihinden sonra “yargısız infaz” adını bulduk.
Bir de yaslara, usul ve esas normlarına göre “suç” olmasına rağmen verilmeyen cezalar var, ya hiç dava açmamak yoluyla ya davaları eksik gedik, usulsüz yürütme yoluyla, delil saklama yoluyla ya da olası cezayı uygulamama yoluyla verilmeyen cezalar. Cezasızlık hali. Bu da “infazsız yargı”dır.

Güya bir “izahat”
Türkiye’de “şekli” açıdan bile bir yargı kalmadığı malum, “yargı” kararlarına kolluk güçlerinin, hükümet ye da ondan aldığı icazetle mülki amirlerin emriyle karşı gelindiği günlerdeyiz. Yine de “yargısız infaz” ve “infazsız yargı” prosedürleri kamilen uygulanıyor. Kayseri’de dün görülen Ali İsmail Korkmaz davası bir infazsız yargı örneğidir. Yine dün Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’nın yaptığı bir açıklama, “yargısız infaz”ın ifade hürriyeti alanındaki bir uygulamasının izahatıydı. Güya izahat.
“Sehven” dedi TİB. Nasıl bir “sehiv” imiş bakalım. Öykü basit: Hükümetle eski can ciğer kuzu sarması, şimdiki tehlikeli “kurt”u kapışmaya başladıktan sonra hem yargı ve kolluk güçleri sahasında hem de yayın dünyasında bir dizi hukuki kılık verilmeye çalışılmış tedbirler geldi peş peşe.
“Paralel güç” denilen yerlerden gelen operasyonların kendisini durdurmak kadar, bilgisinin yayılmasını durdurmak da hayati önen kazandı. Peş peşe “yargı” kararları alındı, yasa tasarısı hazırlıkları geldi. Bunlardan biri de internet tasarısıydı. “Yargı”daki yayın yasağı kararları, mevcut internet mevzuatı çerçevesinde fazla etkili olmayacaktı. İnternet tasarısıyla bir düzenek kurulmak isteniyor. Kurulacak düzenekte Telekominikasyon İletişim Başkanlığı, bir sansür ejderi rolü oynayacak. Vatandaştan, bürokrasiden gelen ve en nihayet yargıdan savcılardan-mahkemelerden gelen kararları uygulayacak bir dev. Tasarı, zaten hayli cılız ve tehdit altındaki toplam “ifade hürriyeti”ne hava sağlayan son delikleri de tıkayacak. 

Bir ‘erken uyarı’ hamlesi

TİB üzerinden CHP’li Umut Oran’a yönelik hamle, yeni internet yasasının hedefleri konusunda bir erken uyarı hamlesi aslında: Tasarı ve onunla oluşturulmak istenen düzenek, hem gazeteci veya değil yurttaşın hem de kamuoyuna söz iletme kabiliyeti olan diğer kişi ve kurumların önünü kesmeyi arzuluyor. Umut Oran vakasında “diğer kişi ve kurumlar” arasında parlamentonun ve parlamenter dokunulmazlıkların en vazgeçilmezi olan kürsü dokunulmazlığının olduğunu gösteriyor bize. Meselenin “sehven” meydana geldiği açıklamasının üç gün gecikmesinin sebebi, bu arzunun gücünden. Şimdilik mızrak çuvala sığmamış. “Sehven” denilerek geçiştirilmek istenen şey, kılıf hazırlandıktan sonra, yani tasarı yasalaştıktan sonra başa gelecek şeyin ta kendisi.
Üç gün aranıp bulunamayan mahkeme ne peki? Bu bir “sehiv” değil, mukadderat: Yargıya ait yetkiler, idari kurumlara verilecek ve onlar aracılığıyla kürsü dokunulmazlığı dahil her alanda aykırı seslerin kesilmesi, olmadı yayılması engellenecek. Bu yeni “yargısız infaz”dır.
Star Chamber ve FISA
Aslında bunun yargısı var. Modeli “Star Chamber” nam İngiliz yargı teşkilatıdır. 15. Yüzyılın bir kurumu. 160 yıl kadar iş başında kalmış. Kralın gizli mahkemesi diyelim özetle. Kralın haz etmediği ve kraldan haz etmeyen her türden kişi ve kuruluş hışmına uğrar bu emir kulu yargının. Kararların prensiplere kanunlara usullere değil, demiri kesen emirlere göre şekillendiği yargı teşkilatlarının genel adı olur zamanla. Mahkemenin usulü basit ve tüm monarklar ya da monarşik hülya sahipleri için çok güzeldi: Gizli oturumda, tanık, sanık filan olmadan kararlar alırdı. Usulün savunması da basitti: Etkili ve tehlikeli kişler hakkında kararlar alınacak, bir an önce ve etkili biçimde yargının işlemesi için, başka yol yok. Gizli tanığa alışıktık ya, “gizli yargı”ya da alışmaya başlamalıyız yavaş yavaş.
Üstelik bu “çağdaş” örneği de olan bir iş aslında. En yeni bir örneği, Edward Snowden’ın ortaya çıkardığı belgelerden sonra ortaya çıktı, meğer Washington’da da öyle bir yargı varmış. FISA mahkemesi. Aslen yetki alanı “casusluk” olan bu yargı, yürütmeden gelen talepleri onaylamayla vazifeli. Burada, kurulduğu 1978’ten sonra giden 33 bin 500 civarındaki talebin yalnızca 11’i reddedilmiş. “Şeklen” mahkeme, pratikte majestelerinin icra ofisi.
Hasılı, Umut Oran vakasında yazılı hale getirilmek istenen bir “yargısız infaz” müessesinin, kürsü dokunulmazlığına da uzanan yanıyla bir erken örneğini gördük. Gelecekten bir haberci.

Karnı büyük Molok

Ali İsmail Korkmaz davası Kayseri’ye alındı. Niye? “Güvenlik” gerekçesiyle. Neyin güvenliği? Mahkemenin? Kentin? Yargılananların? Şikayetçilerin? Hiçbiri değil elbette, yaşanmış örneklerinden biliyoruz ki, cezasızlık kültürüyle korunmak istenen sistemin bütününün.
Yeşilyurt’ta devletin görevlilerinin Kürt köylüleri aşağılama kastıyla işkence edip işi dışkı yedirmeye vardırdıklarının ortaya çıkması üzerine açılan dava, Ankara’ya taşınmıştı.
Bir başka güzel gülüşlü yurttaşımız, Metin Göktepe, devlet görevlilerinin hınç dolu saldırganlığıyla hunharca katledildi. Dövülerek. Davası Afyon’a taşındı. Gazi’de hedef gözeterek yurttaş öldürüp, “Havaya ateş ettik, ne oldu anlamadık” küstahlığını sergileyen katiller sürüsünün davası Trabzon’a taşındı. (Roboski’de dava bile yok, hatırlatmamak olmaz.)
Bunlar, “Molok” davalarıdır. Eski dünyanın tanrılarından biri bu Molok. İbrahimi zamanlardan öncenin. İnsan kurbanıyla gösteriyordu haşmetini. Aileler, toplumlar, hışmından kurtulmak, gönlünü hoş tutmak için çocuklarını bu kan içiciye sunuyorlardı. Rivayet odur ki Molok’a kurban sunmak, kriz dönemlerinde daha da makbuldü. Molok insan, özellikle çocuk yedikçe yatışıyor, bunalım atlatılıyordu.
Davanın Kayseri’ye taşınması, diğer tüm taşımalı davalar gibi, Molok’a ve onun hizmetkarlarının hükümranlığına halel getirecek sonuçları engelleyecek bir geleneğin uygulanmasıydı sadece. İnfazsız yargının garantilenmesi. İnfazsız yargı egemenin fermanıdır. O sistemde ferman sahibinin çıkarı lehine iş yapan herkes kahramandır. Destansıdır. Görev insanıdır. Teşekkür edilir. Taltif edilir. Başka bir şey gerekmez. Bu yüzden takipçileri açısından Kayseri’deki dava Molok’a bir daha çocuk yedirip yedirmeme davasıdır.

Yargısız infaz da egemenin fermanıdır. Kuralı basittir, can alır, mal alır, özgürlük alır, hesap vermez. Umut Oran vakası ve internet yasası tasarısı, Molok’un işlerinden haber olup olmama meselesidir. 

4 Şubat 2014 Salı

Damaskios Meseli



Bir imparator kovdu onu.
Constantinopolis'ine kondurunca o koca, kara kubbesini kovdu Damaskios'u.
Tanrı için daha ne yapsındı Justinianus? Yaptı işte en büyük evi.
Temizlensin diye şehri -kendisinin, demek ki tanrının şehriydi bu- kovdu onu, ilklerin filozofunu, Damaskios'u.

Sütunlarını bilgisiyle cilaladığı sarayından kovulunca, kapandı bin yıllık Atina okulu.
Çok kapılıydı Atina sunakları. Her kapıdan girip çıkabilirdi insanlar -ve elbette tanrılar. Çok kapılıydı Atina sunakları.
Tek kapısı vardı Ayasofya'nınsa. Anahtarı imparatorun belinde, kılıcının yanı başında. Yanı başında geceleri yatağının ve...

Tanrıya layık adıyla imparator, adını kazımış oluyordu kente, ülkeye, zamana. Gizlice çıkarken Damaskios kentten, imparator yatıyordu huzurlu uykusunda. 

Daha büyük bir silah bulmuştu imparator, filozofun sözünden, kalbini açıp tanrıya. Tanrı da güç bağışladı ona. Zaten güçlüydü kılıcı her boyundan ya.
Böyle böyle güçlenip temizledi, insan sözünü kutsal Roma sütunlarından. O sözün zırhını, kılıcını istemiyordu artık. Zırhın, kılıcın aklı değil miydi zaten yücelten sarayını tüm saraylardan? Günden güne yaklaşıyordu işte tanrısına, halkıyla beraber. Ne gerek vardı artık filozofların kayığına?

Kırıktı kalbi Damaskios'un. Söylemedi kimseye de payı yok muydu yani onun savaş meydanlarındaki kızıl ırmaklarda? Sütunlardaki göz bağlayıcı cilada?

Düştü yola. Tek yola. Mecburi yola. Birkaç adamı, kitap yüklü hayvanlarıyla. Hayvanları kadar kıymet veren kalmamıştı artık Konstantinopolis'te.
Yürüdü. Bir başka saraya doğru. Işığın yükseldiği Doğu'ya. Biliyordu sonuna doğru yürüdüğünü. Zihniyse başa doğlu yol alıyordu. Ömrünün başına, dünyanın, nedenlerin...

İlki düşünüyordu Damaskios, yeniden kurmak için yıkılan düşünce sarayını. Soruyordu, ne gerekli bana, bize, arkamızda bir imparator da kalmamışken, yeniden başlamak için düşünmeye?

Düşünmedi ama hiç bir soruyu: İki saray arasında bir yolculuk mudur bilgelik?
Saraydan kovulunca dalmıştı oysa, adını koruyacak denizine düşüncenin. Başa doğru düşünmeye koyulmuştu zihni, kendisi sona doğru yürümeye koyulmuşken...