27 Şubat 2014 Perşembe

Erdoğan'sız Türkiye

Yerel seçime gidiyoruz.
Erdoğan gitsin diyen
muhalefetin yerle, yerelle,
seçimle ilgili politikalarını
pek göremiyoruz.


Bu kavga başlarken, 17 Aralık günlerinde Gülen cemaati-hükümet tartışmalarında bir laf geziyordu ortada, şöyle diyordu taraflar: Fitne var! Fitne yani yüksek ateş. Araplar kadim zamanda metalleri topraktan ayırma işlemine ve işlemi yapmak için kurulan ateşe bu ismi vermişler: Fitne. Ülkede fitne var lafında iki taraf da anlaşıyordu. Ülkede fitne varsa, ateş yüksek demektir. Hepimiz de o ateşteyiz demektir.
Fitne ateşi, kaset kavgalarıyla sürüyor. Formül basit: Yok kaset, yap kaset. Cevap da basit: Yok kanun, yap kanun. Derinlikli, karmaşık, büyük bir toplum değil de siyasetle ilgisiz, yüzeysel ve zayıf, küçük bir toplumda üç beş saraylı entrikalar çevirir gibi.


26 Şubat 2014 Çarşamba

Cumhurbaşkanı, kendini ve Meclis’i feshetti!

Cumhurbaşkanı, 
önüne gelmiş bir yasa için 
“hükümetle müzakere” edemez. 
Zaten yasaları “hükümet” yapmaz. 
Cumhurbaşkanı, 
“hukuken sakıncalı” gördüğü 
bir yasayı onaylayamaz. 
Yanlış bir kanun, yanlış bir kanunla düzelmez.



18 Şubat 2014 Salı

İnsan bazen gerçekten hayret ediyor!



Hayret etme yeteneğini kaybetmemek gerekir. “İnsan bazen gerçekten hayret ediyor” sözü, sahibi sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, bazen gerçekten hayret ettiriyor.
Elbette, bir siyasal hareketin kurucu ve sürdürücü aktörü olarak kendisinden hükümetle dalaşmasını beklemek gerçekten hayret verici olur. Kendisine “noter” denilmesi de Köşk sakinlerine Kenan Evren sonrası dönemden kalma bir alışkanlığın güncellenmesinden başka fazla anlam ifade etmez. Her şeye “Hayır” diyen Ahmet Necdet Sezer’in ardından her şeye “Evet” diyen Abdullah Gül’ü görmek de fazla şaşırtıcı değil.
Fakat son meselede her şey hayli ilginç bir hal aldı. Bir yandan işte “Abdullah Gül, Recep Tayyip Erdoğan’ın rakibi”, “Yok yok Kremlin usulü tandem yapacaklar”, “Yani aslında becayiş işte bir tür” hazır cümleleriyle analizler yapılırken, Gül-Erdoğan çekişmesi söylentisinden ciddi bir yan bulanlar da hiç az değil. Belki doğru belki değil o çekişme, önemli değil. İlginç hal alan şu: Yeni bir “kamu diplomasisi” türü gördük; Gül, internet (ve aslında HSYK da) yasalarında “sorunlu yanlar” gördü, AB sürecini önemseme pozu veren isimlerden biri gibi durdu; en azından bu yönlü çok sayıda analitikler fırlatıldı ortalığa… Tuhaflık yasaları onaylamasında değil, ya ne olacağıdı? Fakat şunu ne anladım, ne bir yere oturttum, “insan bazen gerçekten hayret ediyor” sözünü söylerken buldum kendimi.
Tuhaflığın ilk yanı, “Gül yasayı veto edebilir” söylentilerinden sonra hükümet kanadından geldi: Yasa çıksın, sorunlu yanları yönetmelikle düzeltiriz. E anayasadan üstün yönetmeliklerimiz olduğuna göre, yasayı düzelten yönetmelik de olur bal gibi. Fakat bu olmadı. Sonra Gül’ün Meclis’te onaylanıp önüne gelen yasa konusunda bir tür “müzakere” yürüttüğünü, bir tür “kulis” içinde olduğunu anladık. “Sorunlu yanlar”ı söylediğini öğrendik.  Elbette bu şaşırtıcı: Yasa önünde, yetkin anayasada, ya gerçekten sorun görüyorsundur, veto eder böyle yapın yollayın dersiniz, gerisi Meclis’in (aslında parlamento diye bir şey kalmadığını ve bunu Köşk’ün de kanıksadığını gösteriyor bu tutum ya neyse) bileceği iş. Ya da onaylarsınız, anayasa mahkemesine gitmeseniz de olur, giden bulunur zaten. Ama hayır, bir müzakere hali sürdü, sürdü.
En son açıklama ise hepsine tuz biber ekti, aynen şöyle:
“Bu düzenlemenin süratle gerçekleşmesine fırsat vermek için Macaristan'dan döner dönmez önümdeki yasayı onayladım.”
Bu açıklamanın sindirimi çok zor! Çünkü, “Yanlış yasayı doğru olsun diye onayladım” deniliyor. Şöyle çevirebiliriz. “Baktım yanlış, onayladım ki doğru olsun!”
Bir şey beklemiyordum hayır, fakat bu kadar absürt bir ifadeyi sindirecek kadar da hazır değildim. Ne diyebiliriz, “İnsan bazen gerçekten hayret ediyor” demekten başka!
E bir de pay çıkaralım kendimize: Hayret edebiliyorsak hâlâ, bir şansımız var demektir, en azından algımızın köseleleşmediğiyle avunuruz biz de ne var? İnsanız, bize de bir avuntu lazım…
Ha, bir de Erdoğan'a karşı Gül'den medet umanlar varsa, e onlara da selam olsun...

Elin Hafızası




Aklımda elin var.
El sallıyorken sonbaharı yaşamın. Atsız bir binici gibi şaşkın yaşam. Umutsuzluğu mahmuzluyor ödünç günlerde. Ödünç günler ömrün günlerini kat kat aşıyor. Belli değil sanki artık, kim ölmüş, kim yaşıyor? 

Bir adam. Onbin adamdan oluşma bir adam. Renkli ölümler pazarlıyor, renksiz şişesinin içinde yaşamın. Doymak bilmiyor pazar yeri, çarşı doymak bilmiyor. Toklar çoğalmıyor ama, susamışlar çoğalıyor, açlar. Tabutsuz cenazeler omuzlarda. Su paketlenince sormalıydık, havanın çerçevelenmesi ne zaman?

Aklımda elin, sakladığın. Bilmem hangi sabah birden bire, bir başka günde yaşamaya başlayan elin. Belki gelmeyecek bir günde, belki çoktan geçmiş. Elimin boşluğunda yumuşak, ılık bir anı, bir umut belki de, kimbilir. Gün, bir karın boşluğu, gece bir karın boşluğu. 

Eskil cümleler gibi adın. Kurulmamış cümlelerden, çoktan bozulmuş cümlelerden bir cümle. Bir cümleden doğduk. Bir cümlede yaşadık. Gidiyoruz. Geldiğimiz gibi. Tek kazancımız bu mu, yüreğimizdeki derin yanık. 

Sonbahar bir şarkıdan ibaret, yazın dudaklarından düşmüş, kışın ayaklarının dibine. Kimse bilmiyor bahar nerede, belki bir ayakkabı kutusunun içinde, belki bir vitrin mankeninin üstünde, belki bir plaza camının boğulmuş mavisinde. Aklımda elin var, ışıkta yüzüne kapattığın.

Aklımda elin var. Hiçbir yerdeyim. Atıldım, zaten atıldığım dünyadan da. Ayın tekerine kanatlanmış kuş, en son bunu gördüm. Güneşte eriyen atın sesinden ürkmüş, öyle dediler, ya da ben öyle sandım. Aklımda elin var, karanlıkta yüzüme kapattığın.

Yürüyoruz işte. Bir karanlık, bir aydınlık. Sis de var, erimiş duvarlardan. Gündüz çözdüğümüz sır, gece baştan kurulur, hiç anlamadık. 

Bir gölge. Yayılan üstüme. Dünya. Eskimez dünya. Yenilenmez. Bir harf olsam, yanabilen bir harf olmak isterdim. Sonrası kül. Alnımdaki yazı. Aklımda elin var, doğan güne uzattığın, batan güne.

Bir gölge. Zaman? Yayılır üstüme, yazılır ve silinirken. “Ben” silinmiş bir yazıdan başka nedir ki? Neyim ki dökülmüş mürekkepten başka? 

Çıplak dünya! Katlanabilir mi bir kimse tek başına buna?

Ellerimiz var hâlâ, en eski sözcüklerimiz. Yeniler de parmaklarda yoğuruldu çok uzun zaman. Ağıza kalan, ellerden artan. Aklımda elin var, söz yemişini ilk tattıran.

Uzaktayım. Hiçbir yere yakın. Hiçbir kimseye. Söz, diyorum, doldurmaz dünyayı. Belki, boşluğu katlanılır kılar, kılarsa. Ellerinin hatırasına söylüyorum, ellerinin hatırasından.

Tanrının ağzından kaçırdığı söz değil miydi evren?

Söz sürüyor.
Bittiyse de söyleyeceklerim.

16 Şubat 2014 Pazar

Mavi Göz



İhbar var diye topladılar herkesi meydana 

                                                               kuzuyu yedikten sonra. 



Dürbününü kırdılar elli yıldır taşıdığı. Koçgiri dağları dürbünle daha yakın olmuştu, yolları daha kolay. Kartalları izlerdi bir de onunla, oğul arılar için kurduğu kovanları, kurdu, kuşu. 

Mavzeri ağabeyinden kalmıştı.


Ak sakallarını yoldu çavuş, tel tel, öyle düşkün işine, “Sen yemek götürüyormuşsun dağdakilere” diye. Yerlerini söylemesini istiyordu bir de, devlet bilmek


Kemiklerine geldi sıra, “Benim gözlerim seninkinden mavi. Ah ki atım sağken gelmedin sen” deyince.

 


****

Görünen savaşları konuşuruz.

Onlar

Görünmeyen savaşların gölgesinden ibarettir.


15 Şubat 2014 Cumartesi

Meşkler: Başka işiniz yok mu sizin?





Bu olayda üç “hastalık” var, en az, aşağıdaki olayda:


Olay özetle şu:
Bir yurttaş mahkemeye gitmiş. Der ki: “Ey savcılar, hakimler! Şu şehzade Mustafa’yı boğduran 10. Osmanlı Sultanı Süleyman ve işbirlikçileri var ya, onları cezalandırın. Gerçeği ortaya çıkarın. Otopsi yapın. Şehzadenin itibarını iade edin…(Geniş hali için bakınız Radikal ve Hürriyet gazetelerindeki haberler)

Yargı çalışsın, gerçekleri ortaya çıkarsın, itibarlar iade edilsin.

İki ihtimal var:
Yurttaş memleketi saran “yargı gerçekleri ortaya çıkarsın” hastalığına tutulmuş. Hak deliliği var ya işte onun bir versiyonuna tutulmuş. Nedir? Yargı mensupları hak delilerini iyi tanır, onların yorucu ısrarlarına alışkındır. Meslek kaprisleri. Bu ilk ihtimal.
İkinci ihtimal de yurttaşın eğleniyor oluşu. Kafa buluyor. Hakkıdır. Tabii hak delileriyle boğuşmada sabır gösterme mecburiyetinde olan yargı mensupları, bu ihtimalden hiç hoşlanmaz. Yargıyı beyhude yere meşgul etmenin maliyeti vardır, ağırdır. Ceza keserler adama. Ama eğlenmek isteyen yurttaşlar da bunları bilerek ya da bilmeyerek göze alırlar. 

Delilik ya da kafa bulma, her durumda önemsiz bir iş aslında. Da, başka tuhaflıklar var. Biz bunu niye biliyoruz? E, işte tuhaf bir başvuru, medya da kamuyu bilgilendiriyor. Ala. Fakat, o da ne? Bir adli tıp profesörü, bir avukat ciddi ciddi meseleyi yorumluyor. Burada işte kalan iki hastalık var: Her şeyi yorumlama hastalığı. Her şeyi yorumlatarak büyük işe çevirme hastalığıyla iç içe. 

“Yahu başka işiniz mi yok sizin?” demek artık profesyonellikten sayılmıyor anlaşılan: Her durumu yorumlama arzusu, hak deliliğini aşmış bir maraz  değil mi? “Nesini yorumlayayım canım efendim, işim gücüm var benim” denilecek yerde iki meslek profesyoneli “böyle olur, şöyle olur, şudur budur” diyorsa, işi gücü artık bu olmuş demektir. Bu süper, hızlı, ciddi yorumculuk, en açık saçmalığı bile ciddi ciddi izah hevesi tam bu insanın sıtkını sıyıracak kadar sırıttığı yerde kendi özelliğini ele vermiyor mu: 

Bunlar, ne bilgi verirler, ne bilgi kullanımını örneklerler, ne uzman olmayanın olayda anlamadığı şeyi anlamasını sağlayacak profesyonel yardımı sağlarlar. Bunlar, irili ufaklı, önemli , önemsiz her olayı bir söylem halesiyle çevirip satılacak biçimde kullanışlı hale getirirler. İşleri ehemle mühimin ayrılmasına yardımcı olmak değil, tam aksi, ehemle mühimin ayrılmayacak kadar iç içe geçmesine yardımcı olmak. Burada bir “olay” bir “haber” haline gelmiş olmuyor hayır, burada bir olaysızlık “haber” formuna büründürülerek satılacak hale getiriliyor. Mizah bile değil bu, bu kadar ciddiyette aşırı komik yanlar varsa da, mizahtan değil, altındaki temel bir çürüklüğü ifşa eden medya-bilgi üretim ve yayma tarzlarının bizi yüz yüze bıraktığı çaresizlikten.
Hasılı, şöyle bir söze ihtiyaç var artık: Nerede uzman varsa, orada bilgi yoktur. Ya da şöyle: Bir uzman görünce kaç, iki uzman görünce evden bile çıkma.
“Bırak saçmalamayı, yürü git” demekte fayda kalmamıştır artık belki de kim bilir?
Kim bilir?

12 Şubat 2014 Çarşamba

Babalar ve Oğullar, bir mini diyalog


Aşağıdaki oyundaki diyaloglar, kişiler, yazar, yorumcu, yayıncı ve sen ey okur, hiçbir şey gerçek değildir. Her şey bir makinenin işidir, korkarım. Ya da umarım.

Daha eğlenceli günlerimiz olmuş muydu bilmem bu memlekette. Ama bu aralar her şey çok güzel. Zihin açıcı bir performans. Sanki bir Ionesco oyunundayız. Yok, Aristofanes’in başlattığı bir oyun bu, sonra sırası gelen yazmış, Ionesco, Beckett filan, en son bizim siyasilere nasip oldu metni sürdürmek. Çehov'yen motifler, momentle de yok değil...
Neyse, işte hal böyleyken böyle:


11 Şubat 2014 Salı

Sırttaki Ağırlık

El etti
         Ölüm
El etti alaca
                 karanlıkta

Ondan ustası yoktur
Ne çimen yeşilinde
Ne kar beyazında

Elsiz hattat
Çekti
        e
        l
        i
        f
        i
        n
        i

Sessiz

Sessiz
         bir ahın

Babamla
              Yürüyorum
                                Babasızlığın
                                                  Yolunu

Kemikler
              d
                ö
                  k
                    ü
                      l
                       ü
                         y
                           o
                              r
                   Sırttaki torbadan

Benim ve babamın


Bir işaret fişeği
Verdiğim nefes
Alıcı kuşlar için

Birazdan susacağım
Biraz da olsa
Dün söylediğimi

Söz değilse de
Payın senin
Söyleyeceğim
Kanımı

Uymasa da damağına


Hileli adım demokrasi yürüyüşü


Son paketin her adımında 
17 Aralık telaşı görülüyor. 
Tutuklamaya kuvvetli gerekçe getirilmesi, 
ÖYM’lerin kalkması 
şeklen doğru hamleler. 
Ama TMK duruyorken 
çıkacak sonuç tektir: 
Tüm mahkemeler 
DGM mikrobuyla enfekte olacak.

10 Şubat 2014 Pazartesi

Mapus damından bir mektup

Yargıdaki krizin mağdurları 
hükümet değil, 
hükümetin nezaret ve 
sorumluluğunda 
hapsedilenlerdir. 
Söz, 19 yıldır 
yargılanan 
mapus İlhan Çomak’ın.