27 Şubat 2014 Perşembe

Erdoğan'sız Türkiye

Yerel seçime gidiyoruz.
Erdoğan gitsin diyen
muhalefetin yerle, yerelle,
seçimle ilgili politikalarını
pek göremiyoruz.


Bu kavga başlarken, 17 Aralık günlerinde Gülen cemaati-hükümet tartışmalarında bir laf geziyordu ortada, şöyle diyordu taraflar: Fitne var! Fitne yani yüksek ateş. Araplar kadim zamanda metalleri topraktan ayırma işlemine ve işlemi yapmak için kurulan ateşe bu ismi vermişler: Fitne. Ülkede fitne var lafında iki taraf da anlaşıyordu. Ülkede fitne varsa, ateş yüksek demektir. Hepimiz de o ateşteyiz demektir.
Fitne ateşi, kaset kavgalarıyla sürüyor. Formül basit: Yok kaset, yap kaset. Cevap da basit: Yok kanun, yap kanun. Derinlikli, karmaşık, büyük bir toplum değil de siyasetle ilgisiz, yüzeysel ve zayıf, küçük bir toplumda üç beş saraylı entrikalar çevirir gibi.




‘Yer’sizleşen yerel seçim

Oysa, bir yandan da seçime gidiyoruz. Yerel seçim. Beldeler, kasabalar, kentler, idari düzen olarak da fizik yapı olarak da kararlı ve dönüşsüz biçimde dönüştürülüyorken. Tam yerel seçimlik meseleler. 

Sulukule’nin kadim ahalisi Romanların mülklerine mevzuat-idari yetki katakullileriyle el konulduğundan bu yana sayısız kanun, yönetmelik ve idari kararla sürüyor 'kentsel dönüşüm'ler. Yerel seçime giderken onu konuşan var mı? Daha geçen yaz, kentin ortasında, Taksim Meydanı’nda ağaçları kesip yerine kışla ihya etme kararına itirazla altüst olmadı mı ortalık? Kan, gözyaşı, tazyikli su, gaz, plastik-gerçek mermiler eşliğinde kimine rüya, kimine karabasan gibi günler geçmedi sanki… 

Sanki onlar başka bir ülkede oldu da şimdi yerel seçime giderken herhangi bir 'yer'le ilgili bir politik söylem, program, plan filan görmüyoruz, duymuyoruz. Varsa yoksa kasetler.

Bir hukuk oluşuyor

“Kasetler önemli ama çünkü yolsuzluklarla ilgili" deniliyor. Öyle de iktidarı, daha doğrusu onun başındaki kişiyi 'devirecek yolsuzluklar' dışındaki yolsuzluklarla kimsenin ilgisi yok gibi. Korkarım bu fitnede asıl 'yok' olan 'siyaset', alanla, mekânla, insanla ilgili siyaset.
Her operasyon, kaset dalgası bir yasayla karşılanıyor malum. Gelinen yer: Hükümeti sevmeyenleri çok mutlu eden bir diskotek oluştu, hükümet de her kıpırtıya yeni mevzuat düzenlemeleriyle yanıt verdi. Kaset fırtınası geçse de geçmese de elde kalacaklar vahim.
İnternet yasasıyla mevcut kısıtlı fikir özgürlüğü, internet mecrası itibariyle tamamen bir yargısız infaz alanı haline getirildi. TİB, MİT’in yavru kuruluşu olarak parmakla klavye arasına yerleşecek kadar donanımlı hale getirildi. Kimin lehine? Hükümette kim varsa onun.
MİT var bir de. Kemal Göktaş ve Doç. Dr. Öznur Sevdiren’in ifade farkı ama ortak içerikli tanımlarıyla artık 'kendine has bir anayasa'sı var MİT’in ya da MİT yasası, 'paralel anayasa' olarak mevzuattaki müstesna yerini alıyor. Öznur Sevdiren’in dün Radikal’de çıkan değerlendirmesinden özetle: MİT kanunu, tüm kanunların dışında ve üstünde. Personeli, artık dokunulmazlığı en yüksek faaliyet grubundan, milletvekillerinden daha zırhlı. Kendisine has bir mahkemesi de var, kurumuna özel. Kimin lehine? Hükümette kim varsa onun. 
HSYK’yı unutmamak lazım, hani Cumhurbaşkanı Gül’ün, “12 maddesinde 15 ihlal var” dediği kanun. İhlal, yani hukuka aykırılık. (Böyle diyorsa her ihlali düzeltmek için ayrı bir onay mı verecek, anlamak zor. Çünkü ihlal varsa ilan edip onaylama usulünü internetle ilgili torba kanunda kendilerini ihdas etti Sayın Cumhurbaşkanı.) HSYK düzenlemeleriyle eski ortağın tasallutundan kurtarılıp yeniden kurulacak yargı. Kimin lehine? Hükümette kim varsa onun. 


Söz, yetki, karar merkeze!


Bu üç kanun, AK Parti’nin 12 yıllık iktidarının ikinci yarısında uygulamaya koyduğu 'Tüm yetki ve güçler merkeze' stratejisinin son iki ay içindeki, daha doğrusu 17 Aralık sonrasındaki hamleleri. Önceleri de var, kabaca: Kamulaştırma Kanunu, İhale Kanunu, 'kentsel dönüşüm'ün ikiz yasaları, il ve belediye yapılarını yenileyen kanun gibi bu dönemin tüm majör mevzuat hamlelerinde, “Her yetkiyi merkeze al” mantığının damgaları duruyor koca koca. İşin belki de en şaşırtıcı yanı, bu yasaların ve uygulamalarının çoğuna muhalefet partilerinin pek de ses etmemiş olmaları: Meclis’te bağırış çağırış, ses etmek sayılıyorsa başka tabii ki.
AK Parti stratejileri, mevcut kutupsallıklara ya da fay hatlarına yenisini eklerken, siyaseti derinleştirmeye yönelik hiçbir adımı içermiyordu. Nitekim, eski ortağı, şimdiki düşmanı Gülen hareketiyle kavgasının arkasında da ortağa yıktığı görevlere karşılık verdiği payın azlığının yattığını görmek mümkün. (Uluslararası bağlantılar kısmına girmiyorum, ikisi de yeterince uluslararası bağa ve yeterince ulusal zemine sahip. Eşitler yani.)

‘Paralel’ bir öykü

Bir örnek, KCK operasyon ve davaları. Şimdi, KCK operasyonları, hain ve kötü niyetli cemaat kurdunun sevmediği Kürt liderleri hapse tıkma arzusundan çıktı numaraları yapılıyor. Bu, belki AK Parti tabanının lidere ve teşkilata imanlı kesimlerini ikna edebilir, başkaları da ‘Cemaat-Kürt düşmanlığı’ fikrinin kanıtını bulabilir buralarda. Oysa mesele iktidarın bugünkü halini de açıklayan özelliklere sahip: Kürt siyasal hareketi tüm bileşenleriyle AK Parti hükümetlerinin ve onun iç koalisyonunun etkili ortaklarının yürütmek istedikleri ‘el koyucu’ siyasete etkili biçimde direniyordu. 
Mesele bu direnci kırmaktı ve birlikte karar alıp birlikte uyguladılar, zevkle, heyecanla, acul ve nobran usul ve söylemler eşliğinde. Hatırlanırsa, bugün Gülen hareketine yönelik söylenen çekirdek söz, o dönem KCK için söylenirdi: “Paralel devlet yapılanması. Hiç devletimiz buna izin verir mi? Hiçbir devlet buna izin vermez.”


Sonrası ‘tufan’ mı? 

Bugün yerel seçime giderken, kasetli saldırıdan yetki temerküzüyle kurtulmaya uğraşan hükümete karşı, “Hırsızsın, git” demekten başka politika üretilmemesi, bir ay kalan yerel seçimlerde parti politikalarının değil de kaset saldırıları belirleyici olacakmış gibi davranılması, özetle yerel seçim yokmuş gibi davranılması, AK Parti’nin gitmesini değil daha kalıcı hale gelmesini sağlayacak yönlere sahip. Çünkü 'seçmen'in sadece aidiyetle bağlandığı yeri savunmaya yönelik davranışı tek başına iktidarın değil, muhalefetin de politikalarının bir verimi. Üstelik, “Sonra ne olacak” sorusuna yanıt vermesi gereken de tek başına iktidar değil, devrilecek iktidar hiç değil.

Kasetler hükümeti devirirse ne olacak? Erdoğan giderse? Hiç. Sadece yeminli Erdoğan düşmanları için bu güzel bir gelişme olabilir. Erdoğan’ın ardılları, onun yeni örgüler eklediği monarklara layık olağanüstü hukuk ağının lehdarı olarak aynı yetkilerle, aynı haltları yemekten hiç geri durmayacaklar. Tıpkı Erdoğan’ın karşı olduğunu ilan ettiği ne varsa 'devlet'lu olunca sahip çıkması gibi. Erdoğan’ın bugün etrafına ördüğü 'hukuk zırhı', ilerideki kafesi olabilir; fakat yerine gelecek olan lehine, toplum lehine değil. Devlette devamlılık esastır ya, zulümde ve otoriter gelenekte de öyle.

Hasılı, fitne geçecek. Fitne ateşinde dökülen zulüm yasaları kalacak. Kaset seli gidecek, saray fitnelerinden oluşan cıvık, karanlık ve daim otoriter bir bataklık kalacak. Kalsa da gitse de Erdoğan ve kurmaylarının politikaları elbette baş sorumlusu bu işlerin ama tek sorumlusu değil. Öyle olsa, yerel seçime giderken kaset ve kasetçilerin siyasetinden başka siyasilerin ve siyasetlerin de öne çıktığını görürdük, en azından, en büyüğünden başlayarak, muhalefet partilerinde.


0 yorum:

Yorum Gönder