26 Temmuz 2014 Cumartesi

Adaletsizliğin adını "güvenlik" koymuşlar



Abdullah Cömert davası,
Antakya’dan Balıkesir’e taşındı.
“Taşımalı adalet”,
adaletsizliğin oto yolu oldu.
Dava taşıma yoluyla
yargı, “doğal yargıç” ilkesini
kendi eliyle imha ediyor.




24 Temmuz 2014 Perşembe

İç Coğrafya



Bir kanatta bir karabulut geçerdi istek
Dokunup bir nefeste isteğine rüzgârın
Döner serpiştirirdi tasasız alına
Sevinç tozlarını
Uçuşurdu başının üstünde
O çifte kelebek
Gözkapaklarına konar beklerdi
Öylece, kımıltısız
Dinginlikle mayalanırken
Yastığının altında
Yeni istek

O zamanlardaydı
Ağır bir sezgiyle koşardı ardından
Geriye vınlamasını bırakıp yiten bıçak gölgesinin

Çeşmenin sessiz kavalında
Yatıştırırdı şaşkınlığını
Aldırmazdı
Gözyaşlarının onardığı
Yumuşak darbelere

İnanmazdı
Gülüşün yanağındaki kıymığın
Tanrının parmaklarından fırladığına


Yıkılmış atın acısını işlerdi
Toprağının tutanağına
Tutsak kartalın teleğinde kayıtlı doruğun

Kıvrak kırlangıçlar geri getirirdi
Onlarla uçsun diye savurduğu taşları

Ona dokundurmadan
Terletirdi sürüp
Parlak koşumlarıyla
Etrafında atını
Yazgının süvarisi

Efsanelerin getirdiği müjde
Doldururdu yerini
Terkisine alıp götürdüklerinin
Kalan boşlukta bir sızı salınırdı yine de

O zamanlardaydı
Kirpiklerinin çeperinde
Yumurtasını bırakan tutku
Son vermekteydi
Tatlı boşluğuna uykusunun


Karanlığa direncini sınardı
Sesinin kamçısıyla
Kışkırtıp kuşku akrebini
Bir yalnız kurt...

Yollar ayartmıştı çoktan adımlarının yönünü
Gökyüzü silmişti son gözyaşlarını mendiliyle
Yerleştirip dilinin altına
Erimez acılığını...


(13 Ekim 1992)


9 Temmuz 2014 Çarşamba

Kıyıda


                          Bo Zînê
Denize yürüdüm sana yürür gibi
Sende oturur gibi oturdum kıyıda
Kentin kıyısında ve denizin
Birer gölge değil miyiz
Denizin çağırışı karşısında

Kimi boşaltmaya gelmiş
Üstündeki kent yükünü
Kimi demirlemek için ruhunu
Aşkın ya da hüznün limanına
Denizin çağırışı karşısında

Kimi sayıp dökmede
Sevincini, tasasını ömrün
Kimi tuz kokusuna basmada
Gizli yaralarını yaşamın
Denizin çağırısı karşısında

Çoktan varmış dibe yazın tortusu
Güz rüzgarı dalgalardaki atlı
Ötüyor kışın keskin borusu
Oturduğum bankta kırbaçları

Denizin çağırışı karşısında

2 Temmuz 2014 Çarşamba

Öte yakanın çocukları

Zarokên Wî Tay


Cemal ve Hasret'e, hasretle...

"En kötü zaman, yönetenin ve halkın kötülüğünün birleştiği zamandır." (İbnu'l Mukaffa)

“Em herin wî tay.”


“Karşı yakaya geçelim.”

Wî tay. Utay.

Utaya gidelim.

Baharda karlar erimeye başlayınca dereler coşar. İki adam boyu kayalar, fındık kabuğu gibi, ceviz kabuğu gibi ırmak olmaya öykünmüş derede yürür gider. Karşı yakaya geçiş imkânsız gibidir. Utay, öte yaka seslenir gibidir derenin homurtuları arasından. Bahar, coşkudur. Çağrıdır. Çağrıya uymadır. Uymamak imkânsız gibidir baharın çağrısına.

İşte o zaman, o bahar toprağı, otu, börtü böceği canlandırınca, gençlerin yüreği de canlanır. "Dilên xortan jî heşar dibî." O zaman karşı yakaya geçmek, aileye, konu komşuya, köye, aşirete erginlik imtihanıdır. O zaman karşı yakaya, “wî tay”a, “utay”a geçmek, kara gözlü, kara belikli dotmam’a ya da qîz a ciran’a inceden, sadece yere bakarken alınacak selam demektir. Öte yakaya geçebilmiş olmanın, baharın çağrısına uymanın, derenin yasağını aşmanın mahcup gururu. 

O zaman gençler karşı yaka yoluna koyulur. Babalar, anneler, teyzeler, amcalar hoşlanmaz bundan. Dere ırmak olmuş, iki adam boyu kayalar, tonlarca ağırlık çeken kayalar fındık kabuğu gibi, ceviz kabuğu gibi selin içinde döne döne gidiyor. Kışın sessiz vadisi, bahar gümbürtüsüyle yankılanıyor. Huşu.
Çi fayda. Xortên xwîn germ, kayalardan atlaya atlaya ya da ağaç köprünün üstünden koşa koşa geçecektir karşıya. Madem bahar çağırmış. Ağaç köprü, pre ya darînî, bir kuru ağaç gövdesinin karşıdan karşıya yatırılmasından ibaret. Üstünden koşarken döner, devrilir, daha da kötüsü bir kaya gelir onu da katar önüne. Olsun. Karşıya geçilecek. Öteye gidilecek. Davete uyulacak. Meydan okuma kabul edilecek. İnsanlık karşıya geçe geçe, öteye gide gide gelmedi mi bugünlere? En eski, en yaygın öyküler hep karşıya geçme, öteye gitme öyküleri değil mi? 

Bir bahar taşkını zamanında pre ya darînî’den, ağaç köprüden geçmek için hızla koşan kardeşim suya düştü. O, sel sularının içinde, kayaların arasında görünüp kaybolurken yaşadığım dehşet hâlâ iliklerimi dondurur. Fakat yamandı. Çok yaman. Yüzen kayaların üstünden sekmeyi, sonra da bir devrilmiş ağaç kütüğüne tutunup çıkmayı başardı. Benden küçüktü ama benden büyük olmuştu artık. Sarılıp ağladık beraber. Korkudan. Geçen korkudan. Aşılmış korkudan. Sevinçten. Karşı yakaya geçişin sevincinden. Coşmuş suyun, amansız kayaların üstesinden gelmenin sevincinden.

Sonra “utay” adına, wî tay’a Hasret’le karşılık bulduk bir sohbetimizde. O, ütopya idi. Karşı yaka. Karşı yer. Öte yer. Geçilmesi imkansız yaka. Geçilmesi mecbur yaka. 

2 Temmuz, kardeşim Cemal’in derenin üstüne köprü diye gerilmiş ağacın üstünden düşüşünün dehşetini kat be kat yaşattı yeniden. Su azizdi, kardeşimi geri verdi. Ateş zalimdi, pismam’ımı aldı. Hasret’imi. 
Sudaki kayaların kimseye kastı yoktu, ateşi tutuşturan insan denizinin içindekilerin cana kastı vardı. Üstelik "utay"a gitmemişti Hasret, memleketine gitmişti, toprağına. Saz çalmaya. Biz öyle sanıyorduk. "Sêvaz a xwînî" deyişini eskilerde kalmış sanıyorduk, Pir Sultan'ın asılması zamanından, Koçgîrî kırgınından... 
Yanlış sanmışız. "Dedemi astılar kanlı Sivas'ta." Sonra da pismam'ımı aldılar... 
Hasret benden küçüktü. Benden küçük kalacak hep. Benden, çocuklarımdan, torunlarımdan.

İkisi de gitti. Ben kaldım. Onlar öte yakanın, tek gerçek öte yakanın çocukları artık. 


Lo pismamo, lo brayo ez bê we pir tenê mam. Dinê bê we bê tahm e. Win çun wî tay, ez li vî tay mam. Min ji bîr neken. Li ser min bisekinin.
Dûr ya nezik, ez jî têm cem we.