2 Temmuz 2014 Çarşamba

Öte yakanın çocukları

Zarokên Wî Tay


Cemal ve Hasret'e, hasretle...

"En kötü zaman, yönetenin ve halkın kötülüğünün birleştiği zamandır." (İbnu'l Mukaffa)

“Em herin wî tay.”


“Karşı yakaya geçelim.”

Wî tay. Utay.

Utaya gidelim.

Baharda karlar erimeye başlayınca dereler coşar. İki adam boyu kayalar, fındık kabuğu gibi, ceviz kabuğu gibi ırmak olmaya öykünmüş derede yürür gider. Karşı yakaya geçiş imkânsız gibidir. Utay, öte yaka seslenir gibidir derenin homurtuları arasından. Bahar, coşkudur. Çağrıdır. Çağrıya uymadır. Uymamak imkânsız gibidir baharın çağrısına.

İşte o zaman, o bahar toprağı, otu, börtü böceği canlandırınca, gençlerin yüreği de canlanır. "Dilên xortan jî heşar dibî." O zaman karşı yakaya geçmek, aileye, konu komşuya, köye, aşirete erginlik imtihanıdır. O zaman karşı yakaya, “wî tay”a, “utay”a geçmek, kara gözlü, kara belikli dotmam’a ya da qîz a ciran’a inceden, sadece yere bakarken alınacak selam demektir. Öte yakaya geçebilmiş olmanın, baharın çağrısına uymanın, derenin yasağını aşmanın mahcup gururu. 

O zaman gençler karşı yaka yoluna koyulur. Babalar, anneler, teyzeler, amcalar hoşlanmaz bundan. Dere ırmak olmuş, iki adam boyu kayalar, tonlarca ağırlık çeken kayalar fındık kabuğu gibi, ceviz kabuğu gibi selin içinde döne döne gidiyor. Kışın sessiz vadisi, bahar gümbürtüsüyle yankılanıyor. Huşu.
Çi fayda. Xortên xwîn germ, kayalardan atlaya atlaya ya da ağaç köprünün üstünden koşa koşa geçecektir karşıya. Madem bahar çağırmış. Ağaç köprü, pre ya darînî, bir kuru ağaç gövdesinin karşıdan karşıya yatırılmasından ibaret. Üstünden koşarken döner, devrilir, daha da kötüsü bir kaya gelir onu da katar önüne. Olsun. Karşıya geçilecek. Öteye gidilecek. Davete uyulacak. Meydan okuma kabul edilecek. İnsanlık karşıya geçe geçe, öteye gide gide gelmedi mi bugünlere? En eski, en yaygın öyküler hep karşıya geçme, öteye gitme öyküleri değil mi? 

Bir bahar taşkını zamanında pre ya darînî’den, ağaç köprüden geçmek için hızla koşan kardeşim suya düştü. O, sel sularının içinde, kayaların arasında görünüp kaybolurken yaşadığım dehşet hâlâ iliklerimi dondurur. Fakat yamandı. Çok yaman. Yüzen kayaların üstünden sekmeyi, sonra da bir devrilmiş ağaç kütüğüne tutunup çıkmayı başardı. Benden küçüktü ama benden büyük olmuştu artık. Sarılıp ağladık beraber. Korkudan. Geçen korkudan. Aşılmış korkudan. Sevinçten. Karşı yakaya geçişin sevincinden. Coşmuş suyun, amansız kayaların üstesinden gelmenin sevincinden.

Sonra “utay” adına, wî tay’a Hasret’le karşılık bulduk bir sohbetimizde. O, ütopya idi. Karşı yaka. Karşı yer. Öte yer. Geçilmesi imkansız yaka. Geçilmesi mecbur yaka. 

2 Temmuz, kardeşim Cemal’in derenin üstüne köprü diye gerilmiş ağacın üstünden düşüşünün dehşetini kat be kat yaşattı yeniden. Su azizdi, kardeşimi geri verdi. Ateş zalimdi, pismam’ımı aldı. Hasret’imi. 
Sudaki kayaların kimseye kastı yoktu, ateşi tutuşturan insan denizinin içindekilerin cana kastı vardı. Üstelik "utay"a gitmemişti Hasret, memleketine gitmişti, toprağına. Saz çalmaya. Biz öyle sanıyorduk. "Sêvaz a xwînî" deyişini eskilerde kalmış sanıyorduk, Pir Sultan'ın asılması zamanından, Koçgîrî kırgınından... 
Yanlış sanmışız. "Dedemi astılar kanlı Sivas'ta." Sonra da pismam'ımı aldılar... 
Hasret benden küçüktü. Benden küçük kalacak hep. Benden, çocuklarımdan, torunlarımdan.

İkisi de gitti. Ben kaldım. Onlar öte yakanın, tek gerçek öte yakanın çocukları artık. 


Lo pismamo, lo brayo ez bê we pir tenê mam. Dinê bê we bê tahm e. Win çun wî tay, ez li vî tay mam. Min ji bîr neken. Li ser min bisekinin.
Dûr ya nezik, ez jî têm cem we.

0 yorum:

Yorum Gönder