30 Ekim 2013 Çarşamba

Bana valini söyle, sana demokrasini söyleyeyim!

 

Valilerin fuzuli yetkilerini ve yerel yönetimler üstündeki vesayeti kaldırmak zorundayız. Eğer ikinci tek parti dönemini resmen kutlamaya başlamayacaksak.

 


Valilik bir fosildir. İdari ve siyasi fosil. Valiler de arkeolojik varlıklardır; en azından Türkiye Cumhuriyeti devlet örgütlenmesinde. Asur’dan, Babil’den, Mısır’dan, Roma’dan, Emevi’den, Abbasi’den kalma... demokrasinin uzak bir fikir biçiminde bile görünmediği çağlardan...

29 Ekim 2013 Salı

Direnme su samuru, seni doğal hayata vereceğiz!

Doğada öyle hırsızlık mı olur? 
Öyle cinayet mi olur? 
Bu insanlığımızı 
unutma vallahi su samuru! 
Yoksa seni 
salıverdiğimiz doğal hayattan 
daha doğal bir hayata 
salıvermesini de biliriz biz!


23 Ekim 2013 Çarşamba

Kürt ile Kürt'ü ayıran duvar


 

Nusaybin'e örülen duvar, 

hem 'Birlik, beraberlik, kardeşlik' 

laflarını tekzip ediyor 

hem mayınlı sınırın 

yol açtığı kötülükleri 

çoğaltma potansiyeli taşıyor.


21 Ekim 2013 Pazartesi

Son Haber




Yol yapılmış o sene. Üç ev kalmışken köyde neye, kime lazımsa...
Mezarlardan geçmiş yol, duyulunca küstü muhtara herkes.
Tek tek yazdı o da hepsine, “Beni öldüreniz daha iyi, dedim mühendislere, dinletemedim.”
Öldüğü yerde kaldırılıyor artık göçen. Adını anan da pek kalmadı köyün. Devletin koyduğu isim var söylenen sadece, nüfus kağıdında mezar taşı gibi durur.

20 Ekim 2013 Pazar

Yürüyüşler 10

Yürüyorum. 
Kent bana yazıyor.

                                                             Bende yazıyor. Beni yazıyor. 

Böyle böyle yazmış

                                                             oluyorum ben de, 

yazılırken yazılırken... 




Bayram, tatil haftasında çalışmak, tuhaf bir dışlanma duygusu veriyor: Sanki iş de değil de özel bir görev için kilitlenmiş, sonra da unutulmuşsun gibi. Ezra Pound’un Cathay’daki sınır bekçileri gibi…

*

Çengelköy yolu, iskelede motor beklerken- karşı yaka Asya… Asya, evim benim ve bu yaka, Avrupa – hep iş demek: İlk 11 yaşında Şişhane’de elektrik düğmeleri üreten atölyede işe başlamak için geçtim Avrupa’ya… Yok, o ikinci, ilki babamın “iş yeri”ni ziyaret içindi, zaten kendi işyerimi de o ziyarette “bulmuş” idim…

İşçi mi işi bulur, iş mi işçiyi?
Fiş, priz, duy, anahtar… İçindeki küçük vidalar en iyi küçük eller tarafından yerleştirilip çevirilir, iç yüzeylerdeki çapaklar da en iyi küçük eller tarafından temizlenir…
Tornavida, eğe, üfleme, elle silkeleme: Gözüne kaçar elbet, gülerler gözündeki çöpe çoktan alışanlar, alışmayana… Elindeki ilk yırtık-bir damla kan-hayır çalı değil, diken değil, böğürtlen de yok zaten çitlembik de- gülerler…

*
Çengelköy. İkinci memleketim. Oraya her dönüşüm, çocukluğa, gençliğe dönüş de…

*
Ağır ağır biniyorum tekneye, herkes ağır hareket ediyor. Tatil ağırlığı. Çocukken, çocuk işçi kardeşlerle nasıl koşa koşa binerdik vapura ve aynı hızla inerdik… Eminönü’nde en hızlı inilen vapur, sabah altı ile yedi buçuk arasında yanaşan vapurlardı: En önce, hızla çocuklar yayılırdık etrafa ve sonra daha büyükler ve en son en büyükler… Saat sekizden sonra yanaşanlarsa-memur vapurları, patron vapurları: Ağır ağır… Geç gider erken döner, ağır hareket ederler…

*
Çalışmak, bir işe gitmek ve bire eve dönmek. Hafta içi geçen kölelik haberi kurcalıyor aklımı: Köle, evi olmayan değil midir? “Yer”i? Köle ile çalışan farkı, işi bırakmama mecburiyetiyle açıklanabilir mi? Zor: Birçok “çalışan” işe devama mecburdur ve bu mecburiyet zaten çalışmanın kötü koşullarının imkânı. Koşulların esiri olmakla birinin esiri olmak arasındaki fark, evde olmalı. Köle, evi olmayan. “Sahip”in mekanına bağlı olan. İple de olur, zihnen de olur. Köle o yüzden “ev”in halkıdır, köleci çağlarda. Köle evlat, işçi üvey evlat: Eve alınmaz, kendisine ev bulmalıdır.

*
Bir yer yetişmek gerekmiyor, motordan ağır ağır iniyorum. Minibüs, yeşil. Çengelköy de yeşildi, Rasathane, Talimhane, Tufan Mahallesi sırtları… Yeşil şimdi bazı apartmanların bir kenarında var, varsa.

*
Baba evi ziyareti. Ev babanındır, ama ziyaret edilen anne değil midir daha çok? Babanın beklediği ziyaret değil, evladın hareketlerinin takibi daha çok. Aile babası, ne yapsa “babalık görevi”nden sıyrılamaz. Sıcak ya da soğuk davranması sevinmesi ya da sevinmemesi değil mesele, mesele evin ayakta kalışı ve “ziyaret”te bunu görür.

*
Gelene “ziyaretçi” gibi davranan anne olur. Bahçesine ektiği biberler, domatesler… Pek sevdiği nar ağacı, hazırladığı mantı…
Kardeşe geçeceğiz ama. Zelal neşeli. Harçlığı asıl alan kim? Evet, o şahane gülümseyiş, asıl harçlık ve alan da benim.
Televizyona takılıyor gözümüz. “Filanca amca…” diyor sunucu, “Dersim katliamında hafızanızda neler kaldı bize anlatın” diyor ve ekliyor: “Ama reklamlardan sonra…” hafıza. Hafızamız. Reklam panonuz sizin öyle mi? İşinize gidin demek geliyor içimden ama iş o zaten!

*
Yağmurlu günün ardından yağmursuz, serin ve güneşli hava. Uyanıyorum erkenden. Bahçede, nar ağacına karşı sofradayız. Biberler şahane. Domatesler artık bitiyor, son birkaç yeşil tane sarkıyor.
Kardeşte bıraktığım kulaklığı çıkarıyorum cebimden, çantama koyacağım. Düzeltirken baba soruyor: “Tek başına şarkı mi dinleyeceksin?” İlk “kulaklık” aldığım zaman, belki 30 yıl önceki o merak yüzünde. Tek başına şarkı dinlemek, hiç alışamadığı bir şey. Söyler, ama dinlemek?

*
Youtube’dan bir Koçgiri şarkısı açıyorum. Cihan Çelik’in yakın zamanda yüklediği şarkılardan. Küflü çökelek yüzünden alay edilen aşçı öyküsü. Gülüyor ikisi de. Birkaç şarkı daha.

*
Kadıköy bekliyor beni. Sahaf ziyareti için. Çocuklukla şimdi arasında, sevdiğim, sevindiğim tek süreğenlik. Sahaf gezisi.

"Ne aramıştınız" diyen kitapçıya alışamadım; sahafa hiç alışamayacağım. "Ne ardığımı nereden bileyim" dediğimdeki acıyan bakışlara da…

“Bütün sahaflara girmeyen, hiçbirine girmemiştir!” diye yazıyorum tivitıra, “Kadıköy melankolisi diye bir şey var. Aradığın kitapları bulup kahve için oturunca geliyor” yazdıktan sonra kurulan sohbetlerden ilhamla…

*

Müjdat arıyor. Görmeye bir türlü gidemediğim tekneye gideceğiz artık. Motorda başlayan iç yolculuğum tekneyle yeni yöne akacak, besbelli. Yarın iş var. Ev bitecek.
Çengelköy, baba evim. Kadıköy, gençlik evim.

17 Ekim 2013 Perşembe

Boyacısın sen boyacı kal!

 

İktidarda bir dil sorunu var. 

İktidarın sorun olarak görmediği, 

özellikle olanaksızlarla 

temas anlarında 

kendini dışa vuran bir sorun.

 







14 Ekim 2013 Pazartesi

Kurban, bayram ve Ziya Osman Saba

Ziya Osman Saba iyiliktir. Öyküsü, şiiri ve kendisi iyiliktir. Mutlu İnsanlar Fotoğrafhanesi, o güzel kitap, bir iyilik metnidir. Diğer öyküleri de. Şiirleri de. Yaşam-öyküsü ve yaşam-şiiri de.
Ziya Osman Saba, her Kurban Bayramı’nda aklıma düşer. Her “kurban”dan söz edileceğinde de. Çocukluğundaki kurban “şahit”liğinin yarasıyla bir daha kurban kesmemiş olmasından değil hayır, şunun için daha çok: Kendi şahitliğini kurbanın gözü ve diliyle konuşturmayı başardığı için. O iyiliğin somutlaştığı “Kurban” şiiri, ne kurbana yazılmış bir şiir, ne kurbana karşı bir şiir, hayır, doğrudan kurbanın ağzından bir şiir.

12 Ekim 2013 Cumartesi

Türk'ün Kürtçeyle imtihanı!


MHP'li Fethiye Belediye Başkanı'nın 
icadı ne yeni ne de başkan yalnız biri. 
Kürtçe, Kürtçeyi dışlamak amacıyla 
ilkin TBMM tutanaklarına 1920'de girdi. 
Ulaştırma Bakanı daha yeni 
uçakta Kürtçe anonsu 
"çığırından çıkarmak" olarak tanımladı.




Fethiye’nin MHP’li belediye başkanının işi herkese malum: Kürtçe kelimeler kullanarak tasarladığı afişlerle “Türk’e, Kürt’e, Laz’a, Çerkez’e…” hasılı Türklük kaderine razı gelmesi icap eden herkese bir mesaj vermek istedi: “Tek dil en güzeli; tek millet, tek vatan, tek dil, tek bayrak, tek devlet” mesajı. Fakat parti içinde de bir dil sorunu olmalı ki genel merkez şimdi bu buluşuna ödül olarak kendisine kapıyı gösteriyor. Oysa başkanın icadı yeni değil, hiç de yeni değil; üstelik başkan bu işte yalnız da değil. Her partiden dostları var. Hatta Türkiye'de tüm partilerden geniş kesimleri içeren bir Kürtçe karşıtı parti olduğunu bile söyleyebiliriz.

7 Ekim 2013 Pazartesi

İki Gezgin



İki gezgin öykülerini aktarıyordu birbirine:

- Hiç susmayan insanların ülkesinden geldim, ne şafakta, ne yükselirken gün, ne akşam inerken, ne de gece... Nöbetle uyuyorlardı, konuşma kesilmesin diye.
Uykuda konuşmayı öğrenenler bile vardı, en saygınlar sınıfına giriyordu onlar.
Sesleri kaydeden türlü aygıtlar icat etmişlerdi, her ihtimale karşı. Sessiz tek köşe bulmak imkânsızdı. Niçin böyle davrandıkların sordum, günlerce anlattılar, hep bir ağızdan...
Hiçbir şey öğrenemeden döndüm. 
Yok, belki tek şey öğrendim: Anlatmak için susmak gerekir daha çok.

- Seninki kadar ilginç mi bilmem, ben de hiç konuşmayan insanların ülkesinden geldim. Dilsiz sandım önce herkesi. Sonra işaretleri kollamaya çalıştım. El, kol, kaş, göz, her işareti, kıpırtıyı bir anlama yordum.
Sadece bakıyor ve yapıyorlardı. Hiç yanıt alamadım sorduklarımı, ısrar kâr etmedi.
Hiçbir şey öğrenemeden döndüm ben de. Belki benim de susmam gerekirdi, sonradan düşündüm, anlamak için.

5 Ekim 2013 Cumartesi

Ahmet'le Emine'nin elleri




Eylül bir iş katliamıyla bitti. Ama bizim daha büyük işlerimiz var, demokrasi filan kuruyoruz, üstünde durmadık: Sakarya’nın Pamukova ilçesinde tarım işçilerini taşıyan kamyonet yoldan çıkarak bir ceviz ağacına çarptı. Kasa işçi doluydu. İşçi ucuzdur. Kadındılar. Kadın işçi daha da ucuzdur. Tarım işçisiydiler. Tarım işçisi sudan ucuzdur. Kasada taşınıyorlardı. Açık kasada. Kamyonetin kasasındaki işçilerden sekizi kazadan canlı çıkamadı: Nermin Yeltekin, Hülya Yeltekin, Emine Hatun Çöl, Nazlı Gülfer, Nesrin Ağaçdelen, Hatice Fidan, Serpil Avcı ve Hacer Yıldız.
Yevmiyeleri 50 liraydı. Ayva toplamaya götürülüyorlardı. Bahçeden bahçeye dolaştırılıyorlardı. Piyasalar bu işlere karışmaz, o yüzden ne borsa etkilendi, ne döviz kıpırdadı, ne bono fiyatları oynadı. Ekonomimizin canı insan canından kıymetlidir, üstündür; ekonomiyi canlandıracak işlerin, işçi canını alan işlerle bir ilişkisi yoktur. Ölen işçilerin yol açabileceği tek zarar, tüketici nüfusunun azalmasıdır. Fakat mekro ekonomistlerimiz iyi bilirler ki yevmiyesi 50 lira olanların bu oyunda fazla yeri yoktur. Ekonomistlerin bildiğini hepimiz biliriz, o yüzden televizyonlarda birkaç dakikalık, gazetelerde birkaç sütunluk haber olur, geçer gider. Daha önce geçip gidenler gibi.
Ekim bir iş-çocuk cinayetiyle açıldı: 2 Ekim’de İstanbul Beyoğlu ilçesinde iki it grubu silahlarını çekip birbirine girdi. Sıktıkları kurşunlardan bir konfeksiyon işçisi çocuğa geldi. Emine Demirel’e. Kürdistan’da geçimsiz bırakılmış ailelerden birinin çocuğuydu. Ortaokul öğrencisiydi. Sabah okula gidiyor, öğleden sonra kardeşlerinin yanına giderek onlara yardım ediyordu. Yardım dediğiniz, çağdaş sanayi kölesi. Bir binanın üçüncü katında. Aşağıda süfli çeteler birbirine girdiğinde, bakmaya yönelmişti. Çocuk demek merak demek. Çocukluğu büyük çete tarafından elinden alınmış olsa bile. Büyük çetenin köleye çevirdiği Emine çocuk, küçük çetelerin birbirine sıktığı kurşunlardan biriyle gitti. Bu güzel çocuğu Mardin’e, topraklarına götürdüler ve kaldırdılar. Kaldırıp atıldığı topraklarına gömdüler. Piyasalar bu işlere karışmaz. O yüzden ne borsa etkilendi, ne döviz kıpırdadı, ne bono fiyatları oynadı. Ne de politika yapıyorum diyen bir kimse ses etti.
O lastik terlikli fotoğrafla dalgın, mahzun ve şaşkın hepimize bakan Ahmet Yıldız’ın başını pres ezdiğinde de böyle olmuştu. İki sütun haber, iki satır laf… Büyük çeteler, demokrasi, milli irade, milli kalkınma, rekabet, büyük ekonomi filan lafları eşliğinde çocukluklarını rehin aldı. Küçük çeteler de canlarını aldı Emine ile Ahmet’in…
Emine’nin çalıştığı konfeksiyon atölyesinde dikilen elbiseler üstümüzde hepimizin. Öyleyse Emine’nin iki eli yakamızda olmaz mı? . Günahları boynumuzda?
Ahmet o fotoğraf makinesine baktığı umutsuz mahzunlukla bakıyor hepimize. İki eli yakamızda değil mi onun da? 
"Aynı kayıktayız, aynı gemideyiz" teranelerini susturunca ülkenin fotoğrafı daha netleşiyor: Emine'ye önce sürgün, sonra kurşun. Ahmet'e pres. Kamyon kasasındaki sekiz işçi yoldaşa kamyon kasası... Durmak yok yola devam dersiniz tabii ki kolayca, yolda vurulan, yolda ezilen, yolda düşen sizden değil.

Ahmet’i, Emine’yi görmeden, onların davalarını sahiplenmeden sahiplendiğimiz davalardan demokrasi çıkar mı dersiniz? Oradan çıkacak şeye demokrasi diyebilir miyiz?



3 Ekim 2013 Perşembe

Vali bey yine yakmış mektubun ucunu: Devlet e-postasının grameri

Eskişehir Valisi’inin İsmail Saymaz’a Mektubundan Sonra Kamuoyuna Maruzatına Dair Bağzı Mülahazalar. Hatırlatma: Numaralı paragraflar, Eskişehir Valisi Güngör Azim Tuna’nın, İsmail Saymaz’a yolladığı e-postadan sonra kamuoyuna yaptığı açıklamadır. Numaralar valiliğe aittir. Biz de gününde notlayalım dedik. Bir “şerh” ya da “analiz” değil henüz, bir “not”lama…


SİYASİ, İDEOLOJİK OLAN KİM?

1) "Ali İsmail Korkmaz isimli öğrencimizin hepimizi üzen bir şekilde hayatını kaybetmesi sonrasında yerel, ulusal ve sosyal medyada, olay ve olayın oluş biçimi ile ilgili çoğunluğu yetersiz bilgiye dayalı 'olumsuz' ve ' yorum içerikli' haberler yayınlanmıştır ve zaman zaman yayınlanmaya devam etmektedir. Katıldığım bir televizyon programında konu ile ilgili söylediğim sözler arasından, konuşulan olaya münhasır olmayan bir cümlem, siyasi ve ideolojik olduğunu düşündüğüm amaçlarla çarpıtılarak kamuoyu yönlendirilmeye çalışılmıştır."

Üzüldüğünü söyleyen insana, “Hayır, sen üzülmedin” demek saçma, hatta ayıp. Fakat biz vali beyin Ali İsmail Korkmaz için üzüldüğünü, örneğin o ünlü sözünü söylediği televizyon konuşmasında duymadık. Büyük çoğunluğu İsmail Saymaz’a ait olan haberlerin çıkmasından ve böylece Ali İsmail Korkmaz’a, “polisi suçlamak için arkadaşlarına zarar veren” unsurların değil polis ve esnaf unsurlarının kıydığının kanıtlanmasından sonra bazı bakanların üzüntü beyanatlarını duyduk. Bakanlar üzülmüşse vali de üzülmüş sayılır, merkezin taşradaki temsilcisidir ne de olsa.Vali beyin kamuoyuna mektubunun 1 no’lu bendinin en önemli yanı, içerdiği tipik devlet cümleleri: “konuşulan olaya münhasır olmayan bir cümlem, siyasi ve ideolojik olduğunu düşündüğüm amaçlarla çarpıtılarak kamuoyu yönlendirilmeye çalışılmıştır.”Hala önemli olanın bir yığın peş peşe gerçekleşmiş olay değil, “kendi düşüncesi” olduğunu sanıyor vali bey ve “siyasi, ideolojik amaçlarla çarpıtma” kalıbının, kendisinden başka herkese uygulanacak bir sihirli formül olduğuna inanıyor. Ya kendisinin “siyasi, ideolojik” amaçları?Sorsak, gene çarpıtmış mı oluruz?

HİTAPTAKİ NEZAKETE ŞAPKA ÇIKARALIM

2) "Valiliğimizce Eskişehir'de meydana gelen olaylarla ilgili olarak kamuoyunun doğru bilgilendirilmesini temin maksadıyla basın açıklamaları yapılmış, ayrıca Radikal Gazetesi Muhabiri İsmail Saymaz beyle röportaj yapılmış ve konu ile ilgili bilgi verilmiştir."

E postada “Oğlum İsmail” olan muhabirin adının, “İsmail Saymaz bey”e terfi etmesi, Vali beyin yaşadıklarından ders çıkaran bir devlet adamı olduğunun kanıtı sayılmalı mı? Eh, gov.tr uzantılı bir adresten kendisinden başka birilerinin posta yollamış olmasını bir gün önce normal bulan valinin, “oğlum İsmail”den buralara gelmesi hayli duygulandırıcı. Bu gelişme hızıyla “Sayın İsmail Saymaz Beyefendi Hazretleri”ne ulaşmak için en fazla birkaç gün kalmış demektir önümüzde.


KİMİN PENCERESİNDEN BAKAYDIK?

3) "Ancak Sayın Saymaz, bu müessif olayı kendi penceresinden ve kendi bakış açısı ile ele almaya ve kamuoyumuza çarpıtarak sunmaya devam etmiştir. Söylemediğim ya da kastetmediğim manalar yüklediği sözleri sürekli gündemde tutmaya, özellikle şahsımı hedef haline getirmeye özel bir gayret sarf etmiştir."

Anlıyoruz ki vali beyin en çok kızdığı şey, “Sayın Saymaz”ın olayı “kendi penceresinden ve kendi bakış açısı ile ele almaya” devam etmesi; sorsak mı: Kimin penceresi ve kimin bakış açısıyla alması daha iyi olurdu? Valinin? İçişleri Bakanının? Hükümet Başkanının? Bunlardan birinin atadığı bir medyacının? Bir gazeteci olayı kimin bakış açısıyla ele alırsa doğru yapmış olur? “Çarpıtma”nın başka bir izahını da vermiyor Vali bey, verdiği haberlerde hangi unsurların “yanlış” olduğuna dair bir açıklama da görmedik kendisinden, aksine soruşturmanın gidişatı, Sayın İsmail Saymaz beyin (İsmail filan demek ayıp kaçar artık koca valinin hitabından sonra) haberlerinin “çarpıtılmış” olmadığını da gösteriyor.


HAYATINI GEZERKEN Mİ DÜŞÜRDÜ?

4) "Ali İsmail Korkmaz isimli merhum öğrencimizin hayatını kaybetmiş olması şahsımı derinden üzmüş ve bu hissiyatım, tarafımdan her fırsatta samimiyetle ifade edilmiştir. Olayın aydınlatılmasına yönelik kararlı tutumumuza rağmen, olayla ilgili asılsız haberlerin devam etmesi kamuoyunun moralini bozucu ve zaman zaman da tahammül sınırlarını zorlayan boyutlara ulaşmıştır."

Vali bey, “asılsız haber” diyor sadece, ama bir tek asılsızlık göstermiyor. Tek söylediği, “o sözü ben Ali İsmail için söylemedim” nakaratı. Kabul edelim, tamam; fakat bu neyin çarpıtıldığını ortaya koymuyor. Ortada asılsız bir şeylerin olduğu kesin. Asılsızlık iddiasında bulunan biri, hiç değilse bir örnekçik vermeli değil mi?
Bir de, bir de "çarpıtma, ideolojik maksat" filan diyen birinin, Ali İsmail Korkmaz'ın içinde polislerin de bulunduğu bir grup kişi tarafından dövülerek öldürüldüğünü söylemek yerine, "hayatını kaybetmiş olması" ifadesini daha dikkatli kullanması gerekmez miydi? Ali İsmail Korkmaz, Eskişehir sokaklarında dolaşırken hayatını düşürüp kaybettiğine mi inanmamızı istiyor? 


GOV.TR ADRESİNDEN KİŞİSEL DUYGUSAL MESAJLAR

5) "Radikal Gazetesi Muhabiri İsmail Saymaz'ın kişisel e-postasına gönderilen mail yukarıda ifade edilen yerli yersiz ve süreklilik arz eden yanlış ve çarpıtılmış haberlere sitem, bir manada tepki amacıyla 'kişiye özel' olarak gönderilmiştir ve medyada ele alınış biçimine ilişkin kişisel rahatsızlığımı ifade etmenin ötesinde bir anlam taşımamaktadır."

"Bazı basın yayın organları vasıtasıyla yansıtılmaya çalışıldığı gibi tehdit unsuru içermeyen ifadelerimin Sayın Saymaz tarafından farklı anlamlar yüklenmeye çalışılarak ve süratle kamuoyuyla paylaşılması oldukça manidardır. Eskişehir Valisi olarak böyle bir olayla kamuoyunun gündemine getirilmiş olmam şahsımı son derece üzmüştür. Kamuoyuna saygıyla duyurulur."

En güzel yerlerden biri burası: “kişisel e postasına gönderilen mail” “kişiye özel” olarak gönderilmiş” ve “kişisel rahatsızlığı” ifade etmiş imiş. Ala. Fakat, haberlerini kamuoyuna sunan Sayın İsmail Saymaz bey ile bir kamu idarecisi olan Sayın Eskişehir Valisi Güngör Azim Tuna bey arasında, “Oğlum İsmail” diye başlayıp, “şerefsiz”le süren, “yerin altı da var” ibaresini içeren “yazışma”nın gizli kalmasını hayal etmesi tuhaf değil mi? E postanın iki ucunda duranlar kan akrabası, mahalle arkadaşı, mesai arkadaşı filan mı? İki dost? Muhip? Bir kamu otoritesi, kendisi de “kamu görevi” yapan birine e posta yolladığında, bu epostanın gizli kalmasını neye istinaden umabilir?

Sayın İsmail Saymaz bey’in sayın vali Güngör Azim Tuna beye verdiği cevapta “tehdit” algısı ve iması hiç yok; fakat hem Radikal hem de habere ilgi gösteren gazete ve televizyonların çoğu, “tehdit”ten bahsetti. Dolayısıyla sayın İsmail Saymaz bey’in “Beni tehdit etti” söylemi yokken, vali beyin “tehdit çarpıtması”ndan sorumlu tutulması tuhaf. Bunu söylemeden önce neden birçok gazete ve televizyonun tehdidin varlığı algısına kapıldığını düşünmesi gerekmez miydi bir valinin? “Oğlum” diye başlayıp, külhanbeyi edalarıyla devam eden ve finalinde “ölümden sonra da olsa hesaplaşma” beyanına ulaşan mektupların “tehdit” olarak algılanmasının haksız, yersiz, mesnetsiz, ideolojik amaçlı, kötü niyetli filan diye tanımlanması mümkün olabilir mi? Evet, bu mektup gramerinin kendi başına bir tehdit olduğunu bilmeyen Türkiye ile hayli ilgisiz, hayli uzak memleketlerde belki.

Saygıyla kamuoyuna duyurulan son şey, “şahsının son derece üzülmesi” oluyor. Zaten mektubun tamamında başka sunulmuş bir şey de yok. Güzel. Vali beyin üzülmesi üzücü tabii. Fakat kamusal olayın göbeğinde bu kadar kişisel duyguya yaslanılması, kamusal görevlerin niteliğiyle ne kadar bağlaşır? E postasının kötüye kullanıldığını öne sürerken, iyiye kullanılacak bir yanını gösterebilir mi? E postasına yol açan önceki ifadenin "çarpıtıldığını" öne sürmeden önce, ifadenin herhangi biçimde düzeltilmesinin mümkün olmadığını görmezden gelebilir mi?
İçişleri bakanlığı verecek olmalı cevabını. Bakalım ne cevap verecekler.