30 Ekim 2013 Çarşamba

Bana valini söyle, sana demokrasini söyleyeyim!

 

Valilerin fuzuli yetkilerini ve yerel yönetimler üstündeki vesayeti kaldırmak zorundayız. Eğer ikinci tek parti dönemini resmen kutlamaya başlamayacaksak.

 


Valilik bir fosildir. İdari ve siyasi fosil. Valiler de arkeolojik varlıklardır; en azından Türkiye Cumhuriyeti devlet örgütlenmesinde. Asur’dan, Babil’den, Mısır’dan, Roma’dan, Emevi’den, Abbasi’den kalma... demokrasinin uzak bir fikir biçiminde bile görünmediği çağlardan...



Kralların uzaktaki vekilleridir onlar. Gölgeleri. Kral da tanrı ya da tanrıların gölgesi olduğundan, vali de bir gölge ya da gölgenin gölgesi. Valiliği kazıdığımızda, otoriter merkezci monarklarla dolu geçmişten çok şey buluruz, demokrasiden değil. Yine de valilere, valiliğe baktığımızda demokrasiyle ilgili bir şeyler söyleyebiliriz, negatif yoldan da olsa.


Protokolde sallanan parmak

Adana’dayız. Cumhuriyet için tören var. Vali Hüseyin Avni Coş, Büyükşehir Belediye Başkanvekili Zihni Aldırmaz’a kızıyor. Fena kızıyor. Ne olmuş? Başkanvekili, bayraklı rozet yapmış, altına da adını yazmış, dağıtıyor. Valiye sormadan olacak iş mi? Oğul azarlayan baba gibi, kardeş azarlayan ağabey gibi, memur azarlayan amir gibi, er azarlayan erbaş gibi. Parmağını yüzüne yüzüne uzatarak. Tek parmak yetmiyor, ikinciyi kaldırıyor. Haber, medyada “Herkesin önünde sert tartışma” diye çıktı ya, “Vali isen valiliğini bil” diye bağıran başkanvekili biraz dik durmaya çalışıyor o kadar. Vali ‘sen’ deyip duruyor örneğin, başkan bir-iki defa ‘sen’ diye başladığı bir diklenme cümlesini ‘siz’ diye bitirebiliyor, ‘siz’ ile ‘sen’ arasında karar bulamıyor bir türlü.

Emir kipiyle söylenmiş, öfkeli sözler eşliğinde ağır ithamlar: İstismar, provokasyon, reklam, saptırma... Bir de şöyle bir cümle: “Biz o bayrak için o Atatürk için senin gündüz giremediğin yerlere gece girdik.” ‘Biz’, ‘devlet’ ve onun bürokratlarıdır, ‘sen’ ise en kabadayısı büyükşehir belediye başkanı ya da işte vekili olabilecek ‘halk’, burada. Bir demokraside, belediye başkanının giremeyip valinin gireceği yer neresiymiş? Nasıl bir yermiş ki bir valiyi bir başkanın üstüne çıkarıyor, itip kakmaya yöneltiyor? Valinin yarı mitik, yarı mistik cümlesinin sırrı valinin kendisinde değil, valilik kurumunun hem idari sistemde öngörülen yerinden hem de o yeri belirleyen tarihsel, daha doğrusu arkeolojik özelliğinden gelir. Yoksa, hiç de verimli olmayan seçilmiş-atanmış tartışmamızda, ‘seçilmiş’leri üstün gördüğünü her fırsatta dile getiren bir iktidarın döneminde ‘atanmış’ vali, ‘seçilmiş’ başkana bu şiddeti, bu celali nasıl reva görebilir?

Bir tuhaf babalık
Bir vali davranışı daha hatırlatıp devam edelim: Yakın dönemde Eskişehir Valisi, bir gazeteciye (İsmail Saymaz) ‘oğlum’ diye başlayan elektronik mektup yollamıştı. ‘Baba’ şefkatinin tatlı satırları değildi klavyeden dökülenler, otoriter, sözünün üstüne söz istemeyen, itiraz edeni bozgunculuk, yıkıcılıkla suçlayan, insanlık ilgisinden değil, bir mekanizmanın işletilmesinden başka duygusu olmayan bir baba. En yakın figürü mafya babası ki onların da dilinde zaten ‘oğlum’ bir sevgi değil, üstünlük beyanı. O metnin içindeki ‘şeref, haysiyet’ kavramları ise modern yönetsel ilkelerle uzaktan yakından ilgisi olmayan, bugün anladığımız anlamlarında demokrasiyle bağı bulunmayan çağların ilişki ilkesiydi.

Çok değil iki yıl kadar önce bir başka vali de ‘taş atan’ Kürt çocuklarının ailelerinden alınıp sevgi evlerine yerleştirilebileceğini söylemişti. Ciddiydi. Hiçbir ‘seçilmiş’in kolay kolay cüret edemeyeceği bu fikir, tam da hem grup hem de tek tek birey olarak herkes üzerinde, bedenleri ve kaderleri üzerinde her türlü tasarrufta bulunabileceğine inanan bir geleneğin canlı sözüydü.

Atanmış ile seçilmiş
Son hatırlatmamız ünlü bir valimiz ve onun kendisinden de ünlü sözü olsun. Vali, Nevzat Tandoğan. Söz, “Komünizm lazımsa onu da biz getiririz”. Devletin tüm kurumlarının gücünün toplamı adına söylenmiş. Bir otoritaryenizm aforizması. Cumhuriyetin ilk yıllarının şef-partidevlet mimarisinin ildeki, taşradaki tecessümüydü Tandoğan: Hem tek partinin, CHP’nin il başkanıydı, hem vali, yani şefin, şefliğin taşradaki (ildeki) tümyetkili tecessümü. Yoksa bir vali nasıl komünizmi getirecek ‘biz’ gücünde olur? Hem de bunu getireceklere fırça atma mertebesinde? Dahil olduğu merkezin özgüveniyle elbet. Kendisini atayanın gücü olmadan söylenemez böyle sözler.

Valilik, demokrasi fikri açısından bir çekişme alanıdır. Yetkileri tek elde toplamak isteyen merkeze karşı, yetkileri yerinde, kendi yaşam ve siyasal mekân ve uzayında tutmaya çalışan merkez dışının, taşranın, yerin çekişme alanı. Valinin konumu, gücü, bu ikisinden hangisinin önde tutulduğunu gösterir. Yetkileri merkezde toplamak isteyen sistemler, valileri sever, korur, kollar ve güçlü tutar: Biz o sistemlerde valilere baktığımızda, merkezin yetkilerini, tarzını, üslubunu... hasılı birçok şeyini okur, biliriz. Vali sistemi, sistem valiyi gösterir. AK Parti iktidarı ve iktidarının tüm sözcüleri, tek parti dönemini ve o dönemin CHP’sini eleştirirken bunu iyi biliyor gibidirler: İşte, hiç parti il başkanıyla il valisi bir olur mu? Hiç, parti devlete eşit olur mu? Hiç atanmış, seçilmişten üstün olur mu? Hiç millet iradesi üstünde vesayet olur mu?

Anayasal vesayet
Vesayet demişken, velayetle ikiz bir fosildir o da. Türkiye Cumhuriyeti sisteminde vali, anayasanın 127’nci maddesinin dördüncü ve beşinci fıkraları gereğince ‘yerel yönetim’lerin vasisidir. Yani yerel yönetimler, devlet teşkilatı açısından reşit addedilmezler, hacir altında, kısıtlıdırlar. Devlet kuralı o kadar benimser ki Anayasa Mahkemesi’nin “Aman böyle yaparsanız vesayet zedelenir” nakaratını içeren çok sayıda kararı vardır. Yani valilik adlı siyasal ve idari fosili, atandığı yerdeki her ‘yerel’ örgütlenmenin üstüne koyan antika hükümlerle doludur sistem. Hedefi ‘demokrasi’ olan yerlerden çok, demokrasiye sağır yerlerde rastlanan hükümler. ‘Yerel yönetim reformu’ beklentisi, bu fırçalardan, bu tarz bürokratlardan, bu hükümlerden, bu hükümleri koruyan güçlerden kurtulma beklentisidir. ‘Vali’ denilen kişilerin ya tümden kaldırılması ya da kaldırmanın başka yolu olan ‘seçilmesi’yle tamamlanabilir ancak öyle bir reform. Yoksa kendisine birincisine laf söyleye söyleye ikinci tek parti dönemini kutlamaya başlasak iyi olur.

Valilerin belediye başkanlarını (seçimlere üç-beş ay kala) azarlaması, atanmışların seçilmişlere galebesinin başlıca hedef ve övünç kaynağı sayıldığı dönemde, dönemin efendilerince geçiştirilebilir mi? Evet, itiraz ve mücadele ettikleri ‘vesayetçi sistem’ ve ‘merkeziyetçi, tekçi’ aklın kendi çıkarları için de uygun görüldüğü yerlerde. Valiler bunu iyi bilmese, kimse böyle manzaralar görme şanssızlığına sahip olamaz.

0 yorum:

Yorum Gönder