30 Aralık 2015 Çarşamba

Milli Savunma Bakanlığı olarak baro


İstanbul Barosu sayfası bununla açılıyor ama...
Baro, savunma örgütü, yok milli savunma değil, hukuki savunma.

Yargının üç ayağından biri. Savunma meslek erbabının teşkilatı. İyi bir "yargı" için iyi bir "yargıç"tan daha önemli bir kurum. "Savunma"sız bir yargı, yargısız infazla eşit olur.
İstanbul Barosu, dünyanın en "büyük"lerinden biri, belki de birincisi. Bununla çok övünürler. Nüfus olarak. İş niteliğe gelince, işler karışıyor biraz.
Buyrun, 29 Aralık'ta İstanbul Barosu'nun deklarasyonu.

Başlık, şöyle, kaskapital yazılmış, bağırıyor yani:


Bu ne hiddet, bu ne celal


Konu, Demokratik Toplum Kongresi'nin açıklaması. Açıklama 14 madde ya, baromuz da 14 maddeyle dökmüş kağıda hiddetini.

Hiddet dolu metin. Olur. Hukukçular, savunmacılar, avukatlar da hiddetlenebilir. Hiddetlerini bir bildiriye motor yapabilir. Yapabilir de, biraz hukuk olur içinde yaptığının. Bir "hukuk" teşkilatı, bir "savunma" teşkilatı konuşuyorsa, bildiri yayınlıyorsa, 14 madde kelam ediyorsa, içinde hukuk aramak haktır.
Bildiride "hukuk" diyor tabii, altı defa. Olabilir, "hukuk" demek başka, hukuk konuşmak başka zaten.


*

Yeni anayasa isteme suçu?


İlk defa 12 nolu paragrafta "hukuk" diyor, işte o hukuk: "

"Yeni Anayasa"talebinin gerçek amacı, Anayasanın değiştirilemez maddelerinin bir oldu bitti ile değiştirilmesi suretiyle amaçlanan bölünmenin Anayasal alt yapısını, hukuki dayanağını oluşturmaktan ibarettir. Ancak bu hukuken de fiilen de mümkün değildir."

İstanbul Barosu Başkanı Dr. Ümit Kocasakal
Yani? Hukuken ve fiilen mümkün olmayan bir şey sizi niye böyle hiddetlendirdi arkadaş diye sorası geliyor insanın ya, iş ondan ileri: Bir "savunma" kurumu, bir hüküm vermiş, diyor ki, "yeni anayasa" talep edilemez. Edilirse "gerçek amaç" kendisini belli eder, amaç, "anayasanın değiştirilemez maddelerinin değiştirilmesi suretiyle amaçlanan bölünmenin anayasal alt yapısını, hukuki dayanağını oluşturmaktan ibarettir..."
Yani? 12 Eylül'ün anayasası çok güzel diyor. Bu anayasayı değiştirmek istemek, değiştirilemez maddeleri değiştirmek istemektir diyor. "Hukuki dayanak oluşturmak" bir hukukçu teşkilatının korkacağı bir şeymiş, onu da öğrendik. İstanbul Barosu 12 Eyül'cüymüş, onu zaten biliyorduk.


*

Suç duyurusunun usulü yok mu?


Sonra bir daha "hukuk" diyor; şöyle:
"Bilinmelidir ki, hangi oy veya çoğunlukla olursa olsun, hukuken değiştirilemez maddelerin değiştirilmesi imkanı bulunmamaktadır. Üstelik bu hukuki gerçek karşısında, bu yöndeki her girişim Türk Ceza Kanunu’nun 309.maddesindeki suçu oluşturacaktır. Buna izin verilemeyeceği açıktır."

Hukuken değiştirilemez maddelerin değiştirilmesi imkanı yokmuş. E yoksa derdin ne? Bu suçtur diyor, suç duyurusu yapıyor sanki. Suç duyurusu yapmanın usulünü baro bilmiyor mu, yoksa kamuya konuşmakla başka bir amacı mı var? Baro musun, devlet misin, Milli Güvenlik Kurulu musun?


*

Hukuk var mı yok mu?


Sonra bir daha hukuk diyor, şöyle:

"Ülkemizin üzerinde bu karanlık oyunları oynayanlar da mevki ve konumları ne olursa olsun, er geç hukuka hesap vereceklerdir."

DTK bildirisine posta koyarken, "mevki ve konum" sahiplerine parmak sallanması biraz enteresan, er geç hukuka hesap vereceklerini söylemek bir kehanet de değilse, somut bir suç duyurusu ise, usulü belli. Ama hakkını yemeyelim, hukuk diyor, er geç hesap verilecek bir yer olarak hukuk.

Niye er geç? Bugün veremezler mi? Yoksa bugün hukuk buna yetersiz mi? Ya da cevaz mı veriyor? Anayasa orada, yasalar orada, bildiride de var zaten, niye bugün vermiyorlar de er geç verecekler?
Bugün hukuk varsa, buyurun hukuka götürün efendiler. Yok, bugün hukuk yoksa, bildiri neyi koruyor? Neyi savunuyor?

*
En son hukuk derken, bir anayasa tekerlemesi tekrar ediliyor, orada deniliyor: "... laik sosyal hukuk devleti..."

Hukuk devleti. Hukukla kurulan, hukukla çalışan, hukukla sınırlanan ve hukuk önünde hesap vermeye hazır devlet. Bunu koruyacağız, bunun için mücadele edeceğiz, çalışacağız, sonuna kadar, falan filan... Buyrun, görelim mücadelenizi. "Hukuk devleti" sizi kovuyor mu?

*

MHP baroya bağlansın


"Hukuk" bu kadar, baroda.
Baro ama müthiş bir siyasal mekanizma, aygıt, örgüt.
Diyor ki, "Ayrılık deklarasyonu anlamında dile getirilen bu talepler emperyalizm destekli bir etnik kalkışma ve ayaklanmanın ulaştığı aşamayı göstermektedir."

Sorunu tanımlıyor baro, ama bir baro tanımlaması değil bu, MHP'liler, AK Partililer, BBP'liler içinde aynı cümlelere imza atacak kişi sayısı, İstanbul Barosu'nun dillere destan nüfusunu binle çarpar. Neyse. "Emperyalizm desteği"ni nereden biliyor baro? Şöyle,

"Hedeflenen "özyönetim" in "özü" nün ve amacının ne olduğu, "Biji serok Obama" sloganında saklıdır."

*
"Bijî serok Obama"

Baro, ciddi bir örgüttür. Değil mi? Kamera önünde zevzeklik yapmış üç beş kişinin bir kere attığı, bir daha da duyanın görenin olmadığı bir slogandan bu kadar müthiş sonuçları çıkarmak, kahinlerin, şahinlerin, komplo pirlerinin işi olabilir, işi "norm-olgu" bağını anlamak ve değerlendirmek olan baroların işi olamaz. Gören de sanır ki, HDK bildirisi "bijî serok Obama"  diyor.
Biri çıkıp "Bijî serok Ümit" dese, misal, Kürtler ulusalcı mı olacak? Ya da faşist filan?

Kürt sorunun, "etkin kalkışma" olarak tanımlayan bir baro, kendisini MHP'nin hukuk bürosu olarak adlandırsa, daha hukuki davranmış olur. Hoş, nice MHP'li hukukçu gördüm, bu kemale erememişlerdi daha. Belki de MHP baronun siyasi kanadı olsa, feyz alsa az...

Bir de şu var ama: Şu anda yürürlükteki sokağa çıkma yasakları, sokaklarda katledilip sokaklarda çürüyen cesetler, buzdolaplarındaki çocuklar, morgda başka ölülerin koynuna konulmuş süt bebekleri, konu "hukuki" değil de "etnik" ve "emperyalistik" olduğu için herhalde, baronun ilgi alanında değil. Baro "emperyalizm destekli etnik kalkışma" derken, aynada kendisine konuşmuyorsa, "hukuk"un yerini de bilirdi. Bir "etnik kalkışma" olsa bile, bir de hukuk diye bir şey vardı.
"Anayasanın ilk üç maddesini değiştirme amacının gizlenmesi..." fikri yazıda çok kuvvetli, o kadar kuvvetli ki, insan baro mu konuşuyor, kışlanın kantininde 20 yaşındaki çocuklar mı hiddetlenmiş ayırt edemiyor. Efendiler, "Anayasanın ilk üç maddesi dahil, hepsi değiştirilmelidir" diyen siyasi partiler, sivil örgütler neyi gizlemiş oluyorlar Allah aşkınıza? İnsan ilan ettiği şeyi nasıl gizler? Siz de değiştirilmesine karşı olduğunu söylersiniz, olur biter. Bu kadar laf niye?
Ama bağcıyı dövmek güzeldir her zaman, cüppenizi giyer girişirsiniz, dünyanın en kalabalığısınız ya, çağırın kahveden üç beş...

*

Baro metninde çok güzel bir cümle var: "... takke düşmüş kel görünmüştür..."
E senin takke başındayken görünüyor her şey? 

*
Baro bir de hem Oslo'ya hem de şimdi "buzdolabı"na kaldırıldığı söylenen son "açılım"a çok öfkeliymiş, onu da anlıyoruz. Yani "savaş" diyor baro? Barış, çözüm vs süreçlerine karşı olduğuna göre? İstanbul Cumhuriyet Savcısı da askere gitmek istiyordu, Baro Yönetim Kurulu ile bir tim olsalar ya...


*

Parti düşmanı olarak baro


Bir 10 numaralı paragraf var ki, tam paragraf, ne cevherler var içinde:

Bir hukuk örgütü, İstanbul Barosu, bir siyasi partiyle, HDP ile dalaşa girmiş. Ama ne dalaş!

"... bölgedeki feodal düzene karşı tek kelime etmeyen" diyor, HDP için. Bölgedeki feodal düzen? Gören de sanır ki Kürdistan bir derebeyliği tarlası. Madem sen niyet okuyorsun, ey baro, biz de okuyalum: Kürt ulusal kültürünü "feodal" olarak tanımlayıp kolayından tarih dışına niye itiyorsun? Sözde lafını çok seviyorsun ya, buna da sözde bilimsellik derler. 1925-1938 arası Kürt katliamlarının bu sözde gerekçesine sahip çıkmak, kişisel hobi olarak Baro Yönetim Kurulu üyelerinin ifade özgürlüğü çerçevesinde kabul edilebilir, saçmalamak da fikir özgürlüğü prensibi tarafından korunur, fakat bir baro böyle saçmalayabilir mi?
HDP, çok kötü bir parti, her baronun kınaması gereken, niye mi, çünkü bir de "...emperyalist güçlerin Ortadoğu'daki varlığından rahatsız olmak bir yana onları davet eden..." bir partiymiş baromuza göre. Davet? Rusya'yı mı çağırmış, ABD'yi mi? Fransa'yı mı çağırmış, Britanya'yı mı? Nerede yapmış bunu? Barosun ya, senetsiz, mesnetsiz, delilsiz konuşmak ayba girer, göster de bilelim. Üyeniziz sonuçta.
HDP bir de "...olaylara emekçinin ve yoksul halkın safından bakmak yerine etnik gözle bakan" bir partiymiş. Emekçi ve yoksul halkın safı, baronun da safı demek ki. Peki. Diyadin'de iki fırın işçisi çocuk kurşuna dizildi, cesetlerine gerilla elbisesi giydirilmeye çalışıldı, sonra ne oldu? Gömüldü çocuklar. Sen o emekçilerin safındaydın madem, o gün ve o günde bugüne neredesin? Emekçiyi kurşuna dizdiler, benden duymuş olma ama... Ha, pardon, onlar, "etnik" değil mi? "Etnik" diye vuruldular, biliyorsun sen de, o zaman HDP versin hesabını değil mi, etnik ölülerin sorumlusu çünkü "etnik" partilerdir değil mi! Hukuk çünkü bunu gerektirir.

"Tekke ve zaviyelerin açılması yönünde kanun teklifi veren" bir parti olmak ne kötü! Hukuki sorun ne peki? Baroyu ilgilendirecek hukuki sorun?
Devamında,."gerici ayaklanmaları anan ve kutsayan bir partinin..." Gerici ayaklanmalar? Söylemiyor ama lafın tamamı aptala anlatılır diye söylemiyor, Şeyh Sait ve Seyit Rıza meselesini söylüyor. "Feodal" demişti ya... 1925-38 arasındaki katliamları, jenosit boyutuna varan Dersim'i anmayı dert edinmiş baro. Kırımı, katliamı, jenositi değil, anmayı! Gerçekten de tam hukukçulardan beklenmesi gereken bir tavır, havadan sınır ticareti yapan çocuklara bomba yağdırmayı, orman yakmayı, anayasaya ve yasalara açıkça aykırı sokağa çıkma yasaklarını dert edecek değil ya! Onun için askerler var.

Elbette, bir baro yönetimi "üniter devlet" yanlısı olabilir, "Kemalist" olabilir, "sosyalist" ya da "islamcı" olabileceği gibi. Fakat, hukuk cahili olabilir mi? 14 maddede bir tane mi hukuki argüman olmaz, "ilk dört madde değişmez"den başka?

*


"Gerek bu parti gerekse terör örgütü hiç bir şekilde Kürt kökenli yurttaşlarımızı temsil etmemektedir."
Bu cümleyi Yalçın Akoğan mı yazdı, merak ettim birden. Erdoğan'a iş mektubu gibi duruyor da cümle. Yok ama, bu iktidarı da beğenmiyor baro. Cümledeki hukuk?
"Terör" lafına hiç girmiyorum, bu metni yazmış bir heyete, "Terör, hukuki bir kavram değildir. Hukukta "terör" meselesi zorlu meseledir, öyle boş beleş kullanılmaz" filan diyecek değiliz. Fakat, HDP'nin kimi temsil edip, kimi temsil etmediği Baro'ya mı kalmış? HDP'nin birilerini temsil etmesinde ya da temsil ettiğini söylemesinde ne gibi bir sorun var? Bu nedir? HDP'yi kapatma talebi mi? Talimatı?

"Küresel emperyalizm, BOP..." Yani Kürt sorunu, budur diyor baro.


*

Ve müthiş bitiyor metin:

"Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmesini, parçalanmasını içeren emperyalizm ve onun yerli işbirlikçilerinin 100 yıllık bu "rüyası" yine "rüya" olarak kalacak, bunu talep edenler içinse "kabus"a dönüşecektir!"
Baro mu konuşuyor, başbakan mı, cumhurbaşkanı mı, kestirmek zor. "Hain" lafının afili versiyonu. Kabus gördürme baronun yeni yetenekleri arasındaymış, onu da öğrendik.
Kabus yok yani, daha gelecek. Cizre'de, Silpoi'de, Dargeçit'te, Sur'da kabus yok, daha gelecek kabus. Allah fırsat vermesin demekten başka ne yapabiliriz?

*
Baro'nun sayfası, Tahir Elçi ve aynı gün öldürülen polislere başsağlığı ile açılıyor. Takipçisi olacağız diyor. (Tahir Elçi ölmüşken, polisler "şehit olmuş"tur, tıpkı başbakanın dediği gibi. Buradaki ayrımcı akla girmiyoruz bile) Hukukçu, meslektaşımız diyor. Tarifsiz acı ve keder içindeyiz diyor. Meslektaşınız mıydı sahiden? Sokağa çıkma yasaklarına karşı Anayasa Mahkemesi'ne başvuru yaparken o siz ne yapıyordunuz? Kürdistan'daki hak ihlallerinin takipçisiyken ne yapıyordunuz? Şimdi ne yapıyorsunuz?

*

Baro, savunma örgütü dedik. İstanbul Barosu bunu "milli savunma bakanlığı" ile mi karıştırıyor? Genelkurmay Baro'ya bağlansa, hükümet de rahat eder sanki, çatışma buzdolabında madem...


-----------------------

Barolar bir tuhaf, daha önce de yazmıştım, o yazıdır: Üç kahraman baro!

25 Aralık 2015 Cuma

Roboski 2015


Roboski, 2015'i de adalete susamış, devlet tacizleriyle baş başa bir halde geçirdi. "Çözüm süreci" buzdolabına alınmadan önce askeri hareketliliklere ve hareketliliklerin olası sonuçlarına karşı erken uyarılar verdi Roboski halkı. Cevap, katırlarının katledilmesi, evlerinin kurşunlanması, milletvekilinin tartaklanması oldu. Avukatları Tahir Elçi'nin katledilmesinin şokunu ve acısını yaşadı. 


Aşağıdaki kronoloji, 28 Aralık 2011 gecesinden bu yana olan bitenleri izlemek isteyenler için 2015'teki olayları içeriyor. Belki bir işe yarar diye... Eksikler, hatalar için peşinen özür dilerim. Konu Roboski olunca "Özür dilerim" demekten başka laf dilimin ucuna gelmiyor da zaten. Yapamadıklarım için değil sadece, yaptıklarım için de...


21 Aralık 2015 Pazartesi

Kara tahtadaki yazgı


Kara tahta büyüleyiciydi. Yapılışından itibaren.

"Malîm" gelmişti ve biz de okuma öğrenecektik. Okuma ve elbette Türkçe.
Yumurta istemişti "malîm", herkes yumurta getirmişti. Soba isi istemişti "malîm", kurum, kim getirmişti bilmiyorum. Bir de teşt. Leğen. 
Yumurtalar kırıldı. Akları ayrıldı. Leğende çalkalandı, çalkalandı. Kurum karıştırıldı. Tahtaya sürüldü ve işte "karatahta." Texte yê reş. Textereş. 
Simsiyah duruyordu orada. Siyah sayfa. "Malîm", önüne geçip elindeki beyaz taşla yazmaya başladı. Hiçbir şey anlamadım. "Atatürk 1881'de doğdu, 10 Kasım 1938'de öldü."

Yazı tahtada uzun süre kaldı. Birçok şey silindi, yazıldı, o gene orada kaldı. Belki de tüm sene. Okuma öğrenmeden ezber ettim. 
O yıl köyde yapılan bir cacim'a da işlendi bu yazı. Bizim evde yapılıyordu. Gece gündüz çalışılıyordu başında. Tevn. Küçük bir sürpriz olmuştu "malîm"e tevn bitince: Cacim'ın yüzünde ters okunuyordu, tersinden düzdü. Bu tersliğe rağmen mutlu olmalıydı "malim."

Köye bir fabrika kurulmuştu aslında, "Türk olma" fabrikası. Hevesle gidiyordum. Çöpten bulduğum çulu çaputu çantama doldurarak. Çantası vardı herkesin ve doluydu, ben de dolduruyordum işte.

- Bu ne oğlum?
- Şuşik
-Ya bu ne?
-Paçik
-Ne diyor bu?
-Çaput
-Nereden aldın bunları?
-Ji ser sergo de
-Ne diyor bu?

İşte Türkçe konuşuyorum ya! Öğretmen henüz anlamasa da. Çantamda köyün çöplüğünün çer çöpü, şuşik paçik'ı, aklıma da yavaş yavaş devletin çer çöpü, "Türküm, doğruyum, çalışkanım, yasam..."

Tahtaya ne yazılırsa bakıyorum, gözlerimi alamıyorum, anlamasam da. İlk rakamları söktüm, artı ve eksi işaretini. Toplama çıkarma. Konuşamasam da, okuyamasam da, alt alta yazılmış rakamları birbirine eklemeyi ya da birbirinden çıkarmayı kaptım ilk. Heyecanlanıyordum. "Ez, ez!" Koşa koşa gittiğim tahtanın önüne korka korka gidilmesi gerektiğini de çok geçmeden öğrendim. Bir bilemedin iki hafta içinde.

"Malîm li min xist. Min ra got, vira mala Xeco nine."

Orası, bir ev de değildi zaten ki Xeco'nun evi olsun. Xeco'nun evinde konuştuğun dili, o evde konuşursan, döverler. Dövme yeri orası. Kürt'ten Türk yapma fabrikası.

Tek ayak üstünde durmayı da öğrendik elbet hep beraber. Tahta ceza yeriydi. Türk olma çabasında aksaklık, gevşeklik, laubalilik görülürse, tahtanın önünde ceza alıyorduk. Öğretmenin kulağına çalınan bir Kürtçe kelime, nida, yeterliydi bunun için. Ödül yeriydi de. Düzgün bir Türkçe cümle, ödül sebebi daima. Orada başımız okşanıyor, orada başımıza vuruluyordu. Deleuze'ün dediği gibi, başı okşayan el ve başa vuran el aynıydı. Tahtanın önünde. Ve "eğitim" de "öğretim" de, ölçü de, hedef de "Türkçe"ydi. 

Malîm, köyde en uzun süre kalan öğretmen, iyi bir insandı. Böyle karar verilmişti, iyi insan olduğuna. Beş diploması vermişti bir sürü kişiye. Erkekler ehliyet alabilecekti. Kızların başlığı artacaktı. İyi adamdı, yani. Köy onu o köyü sevdi. Tahta başında başımıza gelenler de güzel anılar hanesine yazıldı. Anlatıp anlatıp gülündü yıllarca.

Tahtanın ödülü ve cezası, okulun da ödülü ve cezası. Okul, ödül yeri ve ceza yeri. Okul, ödül ve ceza. Başımız mı okşanacak, başımıza mı vurulacak, tahtanın önünde duran biliyor. Tahtayı oraya diken. Okulu oraya diken.

*
Çatışma varsa, okul yok. Öğretmenler dönsün geri. Çıksın oradan. Ala. Çıktılar da.
Okul yok ama eğitim kesintisiz. 
Kesintisiz: Tahtanın başında silahlı adamlar var. Yüzsüz. Yüzleri kapalı. Maskeli. Dersi yazıyor ama oraya işte:
"Canım Türkiyem." "Cehenneme gönderme vakti."
Ders bu; "Canım Türkiyem." Türkiye demek, canın demek: Ya candan, canını vererek Türkiyeli olacaksın, ya da canını alacaklar, cehennem onun için. "YA ALLAH YA BİSMİLLAH."

"Kapımıza Dayanıyorsa zulüm, Başka Yol Yok, yA İSTİKLAL yA ÖLÜM."
Zulüm? Devlete itiraz anlamına gelse gerek? "Ne mutlu Türküm diyene" dememek olsa gerek?

*
Zorunlu eğitim, dördüncü zorunluluktur: Devlet-toplum-uyruk ilişkisinde (hepsi birbirine dönüşebilen) zorunlu askerlik, zorunlu çalışma ve zorunlu vergiden sonraki en önemli icat.
İlk üçünde zor hep canlı ve ayaktayken, yani yükümlülük hep açıkken, dördüncüde hak kavramı da devreye girer: Bu icat, eğitimi diğer zorların aksine bir hak olarak talep etmeyi de içinde taşıyan bir yan taşır. Devlet tornasından geçmenin, devleti bir yazılım olarak içselleştirmenin en etkili yolu. Eğitim yoluyla devlet, yurttaşları kendi arzuladığı kalıba döker, asimile eder. "Hak" boyutu, "görev" boyutunu örtse de, "gönüllülük", "zor"u örtse de, Kürt illerinde eğitim meselesi ikincinin gizlenemeyen yanıyla öne çıkar. Zor öndedir. "Görev" öndedir. Her Türk asker doğar ya, her Kürt de Türk olmaya yazgılı doğar. Kara tahtanın önüne gelecek, yabancı bir dilde "eğitim öğretim"ini tamamlayacaktır. Rabia prensibi. "Tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek toprak." "Millet"in "tek"liği, eğitim öğretimin tekliğiyle güvenceye alınır. 

*
Yasaklı yerlerdeki okullara yerleşen devlet silahşorlarının kara tahta önündeki pozları, o ağır silahlar, güzelim eğitim öğretim varken onun yerine ne kötü silah, silahşorluk gösterisi değil, bir hata, bir kusur yok o silahşorların yaptığında. Onlar, işin özünü ortaya koyuyor: O tahtanın önüne gelen Kürtler için asıl ders, asıl sorumluluk, asıl yük, yükümlülük, "Türkleşme"dir. Bu "cennet"i kabul etmeyenlere gösterilen adres daima "cehennem" olmuştur. Eğitimin onlardan asıl beklediği de odur. Ortada bir "hak" yok, bir "görev" vardır ve bu görev zora dayalıdır, zorla yerine getirilir. Masadaki silah ve yüzdeki maske bu de-nasyonalizasyon prosedürünün en temeldeki enstrümanı ve güvencesidir. Bazı şahin generaller bu yüzden, "Kadınlara Türkçe öğretemedik" diye yanıp yakılmıştır daha düne kadar. Kimse, "İyi eğitim götüremedik" demez, derdi bu değil devletlû bir kimsenin; anadili Kürtçe olana iyi eğitim Türkçe ile mi verilirmiş?

Kara tahtadan fırlayan, "İnkâr, imha, asimilasyon"dur, çuvaldaki mızrak. Kara tahtaya yazılan yazılar, devletin Kürt için biçtiği yazıdır. Yazgı. Statüsüzlüğün yazısı, yazgısı. Silahlı JÖH'çülerin başöğretmenlik pozları, "Kürtlerin temsili/eğitilmesi" (Daha Türkçe bile bilmiyorlar, iyi mi kardeş. Yoksa onlar da insan) meselesinin gerçeğini ortaya koyar.
Şimdi ceza vakti, kara tahtanın önünde uzun namlulu silahlarıyla dikiliyor yeni başöğretmenler; çocuğa cetvel yeter, olmadı kızılcık sopası. Bir milletin tamamı ceza alacaksa, cetvel mi yeter? İşi bilen, silahını alıp tahtanın önüne geçiyor, başöğretmenliği devralmak için. 
"Din kardeşliği" ya da "insanlık, ilerleme, hümanizm" nutukları eşliğinde Türkçe marşlarla yürüyen iki ayrı kortej, kara tahtanın önünde aynı gerçeğin gereğini yapar. Masadaki silahın koruduğu gerçek. Devletin Kürt için yazdığı levhi mafhuz, JÖH tarafından açık edilmiştir. Fotoğraftan ötürü duruma dikkat kesilecekler de, "Hendeğe bak!" nidasıyla fabrika ayarlarına çevrilir. Zaten onların kahir ekserisi de buna gönüllüdür, zorunlu eğitim bunu garantiye almıştır. Ne kadar eğitim, o kadar garanti, üstelik, iyi bilindiği gibi, bilinmezden gelinse de.

17 Aralık 2015 Perşembe

Kapıyı kıran kimdir?


Kapıyı vuran kimdir?

Kapı. Der. Derî. Kapı, evdir. Ev, hane. Yuva. Hêlin. Mal. Xanî. Kapı yoksa, ev yoktur. Ev yoksa, sokak, cadde, köy, kasaba, şehir yok.

Kapı, duvarı oda, ev yapandır: “Duvar dilsizdir. Kapı konuşur.” (George Simmel)
Kapı, içeri alır ve dışarı bırakır. İçeriyi, evi, yuvayı, dışarıdan, yuva olmayandan, kurttan kuştan, yırtıcıdan, alıcıdan, öteki berikinden korur. Kapı, evin ev olduğu yer, evin açıldığı yerdir, açık olduğu yer; demek evin zayıf olduğu yer, evin zayıflığıdır kapı. Açık olan, açıkta olan, zayıf olandır. Fakat bu zayıflık olmadan da ev olmaz. Ev de oda da, otağ da. Ev açıktır, kapı örter; kapı örtülünce evin/odanın/otağın/şehrin güvenliği, gizliliği, korunması umulur. İçerisi ile dışarısı kapı ile başlar. Kapı, bütün evin örtüsüdür. Örter. Gizler. Saklar. Korur. Kapının gücü, evin gücüdür. Güçsüzlüğü. Oradan girilir. Oradan çıkılır.


*
Oda, tanışı tanıştan ayırır çoğun, handa, otelde, pansiyonda... değilsem, odanın arkasında kim olduğunu bilirim. Benim. Tanışlarım. Oda kapısı bilinene açılır daim. Oda kapısı da ama bir için daha içidir. Petekteki arıların komşuluğu. Kapının gücü ve güçsüzlüğü orada da vardır. Oda kapısı vurulunca, kimlik sorulmaz da, nelik sorulur daha çok: Ne var? Ya da, yadası basit: Gir. Gel. Buyur.
Evin kapısını vurana kimdir, sorulur; odanın kapısını vurana nedir kimi yerde daim, kimi yerde çoğun, nadiren buyur.

*

Kürtler, kapıyı kapatmaz, kapatmaz. Dil, Kürtçe buna izin vermez. Kapıyı "alır." İçeride de kalsa, dışarı da çıksa, "Kurd, dêrî digirin." Kapı çünkü, "kapatılamaz", kapatılmış kapı, bitmiş evdir de. Kilitlenebilir, "tê koz kirin", alınabilir, "te girtin", fakat kapatılamaz. 
Kilit, anahtar ister. Anahtar, dostlar içindir, düşman, hırsız, uğursuz, kötü, her türlü girebilir; nadiren vurur kapıyı... 
Kapı vurulur, çalınır...

*

Kapı vurulunca...

Kapıyı vuran kimdir?
"Kim o? Kimdir o?"

Kapı vurulunca...

*
Günün kapıları açılır
dilin kapıları gibi,
bilinmeyene
(Octavio Paz)


*
Kapıya gelen, kapıyı vuran dost ya da düşman olabilir. Fakat kapıyı vuran düşman olsa bile o kadar da düşman değildir, henüz. Henüz, o kadar da dost olmadığı gibi. İyilik için gelmemişse bile kapıyı vuran, kapının açılmasını, kendisine açılmasını ister, henüz söyleyecek sözü ya da dinleyecek sözü vardır.
Söz. Demek, dil. Kapıyı vuranın dilini anlar mıyım? Kapıyı vuran dilimi anlar mı? Bilemem. Aklıma bile gelmez öncelikle, ancak yine de bilemem, dilimi bilmeyen biri kapıma gelebilir. Kapı vurulunca, kapı açılınca, gelenle açan aynı dili konuşmasa bile bir anlaşma yolu mümkündür. Peki gelen, kapıyı vuran, sadece kendi dilinin konuşulmasını istiyorsa? Kimdir o gelen o zaman? Benim kapımda, niye sadece kendi dilinin konuşulmasını istesin? Sadece onun dilini konuşmaya mecbur olabilirim, dilimi bilmediği için kendimi buna mecbur hissedebilirim; kapıyı vuran, öteki, hiç tanımadığım, tanrı misafiri, mecbur hissedebilirim. Kapıma gelmiş, kapıma durmuş, kapımda durmuş, kendimi onu anlamaya mecbur hissedebilirim, derdi ne, tasası ne, gayesi ne, isteği ne? Ve anlatmaya…

“Zalimin elinden kapına durdum.”

*
Kapıyı yüzüne kapatabilir ya da tercümanlık yapabilecek birini arayabilirim.
Kapıyı yüzüne kapatabilirim. “Başka kapıya.” Kapı duvar. Duvar, ölüm gibi, tek dili konuşur: Tek hecesi, tek kelimesi, tek cümlesi, tek paragrafı vardır. Dur. Dön. Git. Defol. Sana yer yok. Sen, o yüzde kalacaksın. Kapı duvar olunca, içle dış tamamen ayrılır. Senle ben arasında aşılmaz eşik.

*
Sadece onun dilini konuşmadığım için kapıma gelmişse peki? Sadece onun dilini konuşmam için. Onun dilini konuşmadığım için kapımı vuracak ve bunu bana söyleyecekse, benim dilimi bilmesi gerekmez mi? Hiç değilse bunu söylemek için? Yoksa nasıl bileceğim, onun dilini konuşmaya mecbur olduğumu? İçimden gelen mecburiyet, düşman da olabilecek tanrı misafiri ya da zaten düşman olan bildiğim biri için iş başında olabilir: Dostluğu, konukseverliği ya da düşmanlığı söylemek, sözlemek için onun dilini bilmeye mecbur hissedebilirim. Fakat nasıl mecbur tutulabilirim, kapıma durmuş da olsa, nasıl bir mecburiyet bu?


*

Kapıyı vuran dost olabilir.

"Aç kapıyı, ben geldim."
"Sen mi geldin?"
"Ben"
"Ah, ne iyi ettin."

*

Düşman da olabilir. Kapıya dayanılmıştır.

"Ne geldin?"

İkisi de olmayabileceği, herhangi biri, bir tanrı misafiri, bir kimse olabileceği gibi... Dost da olsa, düşman da olsa, kapı vurulduğu sürece, henüz, o kadar da kötü değildir durum.


*
Kapının vurulduğu an, kapı vurma sesi, bedeni yerinden oynatır.
Sevinç ya da korku, tedirginlik ya da sükunet... İçerdeki kıpırdar, kapıya seğirtir, koşar, ayaklarını sürüyerek gider. Kapı vurulmuşsa, vurulma sesi işitildiği andan itibaren beden değişir. Kapı, güvenliği, gizliliği, yuvayı örten, kapatan yer olarak, onu açan yer de olduğu için, kapıya kayıtsız kalınamaz. Evin kapısı, dilin de kapısıdır, ruhun da kapısıdır. Bedenin de.


*
Bir de kapıyı kıran var. Kapıya dayanan değil, doğrudan kıran. Koçbaşıyla. Balyozla. Topla, tüfekle.

Kapıyı vuran kimdir? Bilmek zor, daima zor. Fakat kapıyı kıran kimdir? Onu bilmek kolay, daima kolay.
Kapıyı vuran, hiç dost olmayabilir. Yine de kapıyı vurduğu sürece, o kadar da düşman olmayabilir.
“Buyrun.”
Zorla girecek. Polis. Zabıta. Kolluk. Emir. Ferman.
"Polis!"


*
Nasıl girecek?


*
“Galoş giyin.”
Galoşla eve girme, yabancılığı kabul etmedir; evine geldim, evine gelmeye mecbur oldum ama evine ayağımın tozunu taşımayacağım, yabancıyım, mecbur olduğumu yapıp gideceğim, ev senin ve ben bunu biliyorum. 

Galoş giymeni istiyorum, tanış değilsin, tanrı misafiri değilsin, zorla gelmişsin, devletsin, girmene engel olamam ama evimi, yuvamı, ev, yuva olarak kalsın diye sınır koyabilirim sana yine de. Galoş giy.

Galoş giymeyi reddeden, galoş giymeyen, galoşsuz ve ayakkabılarıyla eve giren, senin evini tanımam, seni tanımam, eşiğini, evini çiğnerim der. Dedi de. Dedi ve vurdu kadını. Ah! Dilek Doğan, evi tanımayanlarca öldürüldü. Düşmanca. Ah! Evi tanıyanlarca, evin ev, yuvanın yuva olmasını istemeyenlerce.
Kapıyı vurmuştu, dost değildi, ama o kadar da düşman mıydı? O kadardan da fazla…

*
Kapıyı kıran kimdir?
O bellidir, belli bir kişidir, kim olursa olsun: İçerideki onu hiç tanımasa da, kapıyı kıran tanış biri olmasa bile, bilinen biridir. Kapı kırılırken, kapı vurulurken yaşanan ikirciklik yaşanmaz: O, kapıyı kıran, o düşmandır. 
Ev, hane, yuva, hêlin, kapıyı vuranda bir dostluk göremese bile bunu umabilir, düşmanlığın hiç değilse haneyi yıkacak, viran edecek düzeyde olmadığını umabilir, ama kapıyı kıranda tartışma yoktur. O bellidir. O düşmandır. Mutlak düşman. Haneyi yıkmaya, evi harabetmeye, yuvayı dağıtmaya gelendir o. 
İçeri girmek değildir kapıyı kıranın istediği, içeriyi yok etmektir. İçeriyle dışarıyı birbirine katmak. Evi, yuvayı dağıtmak. 
Ne yapabilirim?
Ne yapabilirim ki?

"Tu bi hesreta hêlîna keviro"



*
Kapı kırılınca ev yıkılır. Ocak söner. Kapı kırılınca içerisi, dışarı kadar tehlikeli, güvensiz, sırsız hale gelir. Ev yıkılınca şehir yıkılır. Kapı kırılınca ruh kırılır, beden kırılır.
Kapıyı kıran, dili kırandır, ruhu kıran, bedeni kıran. Ali kıran baş kesen.

*
Kapı bilinmeyene açılır. Günün kapıları da, yılın kapıları da, dilin kapıları da, evin kapısı da. Bilinmeyen, her zaman kapıdadır. Kapıyı vurmuştur ya da vuracaktır.
Kapıyı kıran, bilinendir. “Sana düşman, bana düşman.”
Dilime. Son sığınağım olan evime, dilime. Dilimin son sığınağı olan evime, yuvama.


*

"Zalimin elinden kapına durdum."
Yetiş ya erenler canımdan oldum."


*
“Bitki dostu Fernand Lequenne, karısı Mathilde’le birlikte dolaşırken bir kara çalı kümesinin içinde bir çalıbülbülü yuvası görür: “Mathilde, diz çök, parmağını uzat, ince köpüğü duyumsa, parmağın havada kalsın….


“Birden bir ürpermeyle sarsıldım.
“İki küçük dalın oluşturduğu çatalın ortasına yerleştirilmiş yuvanın kadınsı anlamını keşfetmiştim. Çalılık, gözümde öylesine insani bir değer kazandı ki, bağırdım:


“-Dokunma, dokunayım deme sakın”

(Gaston Bachelard, Mekanın Poetikası)

16 Aralık 2015 Çarşamba

Çoluk çocuk haydut


"...çoluk çocuktan ibaret haydutlar..."

Nasıl haydut olur çoluk çocuk? Kanıt var, oluyor.
Kanıt gerekmiyordu aslen, her şey gazetelerde yayınlanıyordu ama 2012’de Dersim meselesi, biraz da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın başbakanlığındaki taktik psikolojik (Hani şu CHP’nin ne kadar zalim bir parti olduğunu zihinlere kazıma amaçlı) hamlelerinden biri olarak harladığı zamanlarda, şöyle bir belge sunulmuştu bir mahkemeye.

Orgeneral Kazım Orbay 11 Ağustos 1938'de yazdığı bir telgraf, o telgraftan bir cümle:
“15. Tümen 38. Alay bölgesinde Yılan dağından kaçmak isteyen 40 kadar silahlı, 30 kadar çoluk çocuktan ibaret haydutlar 38. Alayın pususuna uğrayarak, Ali Boğazı’na doğru kaçmışlardır.”
Aliboğazı, hani şu 16 Aralık 2015’te Hürriyet ve Yeni Şafak gazetelerinin büyük operasyon (müjde!) var diye adını yeniden duyurduğu yer. Dersim'de. Hani 1938'de değil, bu/dün gece, “150 kadar terörist”in, PKK’li ve MLKP’linin kuşatıldığı, kıstırıldığı, artık hangi tabir geldiyse haberi servis edenin diline o, yer.


Telgraftaki ifadenin rahatlığı (çoluk çocuktan ibaret haydut, ne kolay öldürmek) nereden acaba, “…çoluk çocuktan ibaret haydut” nedir? Bu belge, “çoluk çocuk” katledildiğinin belgesi. Ama belge, kanıt gerekmiyordu, dönemin gazetelerinde yazıyordu zaten hepsi. O eski kötü günlerde… Tıpkı bugünkü kötü günler gibi: Uğur Kaymaz, Nihat Kazanhan, Ümit Kurt… Orhan Aslan, Muhammet Aydemir… Kanıt gerekmiyor, her şey gazetelerde yayınlanıyor, Cizre’de, Silopi’de, Sur’da, Yüksekova’da, Diyadin’de, Dargeçit’te... olan biten her şey de gazetelerde yayınlanıyor. İçişleri Bakanı örneğin, “Biri sivil 20 kişi öldürüldü” dese, Başbakan çıkıp, “Hiç sivil yok, hep terörist” der, diyor, dedi. “…haydut.” Her şey göre göre oluyor, göstere göstere. Top görünüyor, tank görünüyor, tüfek görünüyor, görünmeyeni de duvara yazarak iyice gösteriyorlar. "Kurdun dişine kan değdi." Sanki hep süt içmişti de...



Her şey görünüyor, her şey ortada, tıpkı 1938 gibi. Silahlı zaten silahlı da, “çoluk çocuk haydut” nasıl bir inandırıcılık taşıyor? 75 yıldır aşınmayan, yıpranmayan, geri tepmeyen, bozulmayan, hep işleyen bu yalan-silahının sırrı ne?

AK Parti iktidarı ve kalemşorları 1938’i tartışmaya açarken, “zalim, bu topraklara yabancı, kötü huylu, yabancı-batılı-aydınlanma (yani din dışı, din karşıtı) değerlerle zehirlenmiş kadrolar”a yolluyordu bizi, kötü adamların kötü işleri. Mustafa Kemal’e laf söylemeye cesaret edemedikleri için -yok canım, darbecilerden korktuklarından değil, oy diye bir şey var, statüko diye bir şey daha var, var oğlu var-, İsmet İnönü ebedi milli şer olarak dillerindeydi. Kötü adamların kötü işleri.

Bugün olan biten ne peki? Kötü adamların kötü işleri mi? “Adil, bu toprakların has mahsulü, iyi huylu, yerli-milli-medeni değerlerle şerbetlenmiş kadrolar” neler yapıyorlar böyle? Çocuklar vuruluyor. Kentler kuşatılıyor. Kadınlar, adamlar vuruluyor. Gençler vurulup sürükleniyor. Uçaklar kalkıp bomba yağdırıyor. Yine Aliboğazı’nda birileri kıstırılıyor. Ha gayret bitireceğiz gibilerinden ateş ateş üstüne açılıyor. İyi adamların iyi işleri mu bunlar?

Bu yapılanlar eleştirilirken bazı akil laflar geliyor, “Diyarbekir zındanında Kenan Evren ve cuntasının ettiği işler PKK’yi yarattı” filan ihtarları çekiliyor. Onlar da kötü adamlardı, kötü işler yapmışlardı. Bakın oradan bu çıktı. Siz yapmayın, bu büyür, daha da kötüsü çıkar alimallah, gibilerinden…

İyi adamların, kötü adamların işleri değil bunlar. Adamların işleri elbette, devlet adamlarının işleri. Devlet ne ki adamı ne olsun denilecek ya işte devlet bu zaten. Kenan Evren kötü adamı, “Kürt” lafı hortlamasın, “Kürt” hortlamasın, 1938’de komutanlarının temin ettiği sessizlik ebediyen sürsün, devletin ve adamlarının kulakları rahat etsin istiyordu. Tunceli’den Akdeniz’de zorunlu iskan kanunu hazırlanmadı boşuna Kenan Paşa daha cumhurbaşkanıyken, tekrar ediyordu devlet dersini. Kazım Orbay, çocukla büyüğü, silahlıyla silahsızı, haydutla haydut olmayanı ayırt edemeyecek biri değildi; Kenan Evren gibi, Doğan Güreş gibi, Hurşit Tolon gibi. Tıpkı Tansu Çiller gibi, Süleyman Demirel gibi, Ahmet Davutoğlu gibi, Recep Tayyip Erdoğan gibi, melekeleri hayli yerinde, ne konuştuğunu, ne yaptığını, ne yazdığını iyi bilen biriydi.

O, “çoluk çocuk haydut” ibaresini içindeki kötülükten öyle rahat kullanmıyordu, Roboski talimatları ve her yıl Meclis’ten geçen Roboski tezkeresinin içinde yazılanların rahatlığıydı o. Devletin rahatlığı. Yeni Şafak ve Hürriyet gazetesinin Aliboğazı operasyonunu şehvetle haberleştirmelerindeki rahatlık, buzdolabında öleni, yolda sürükleneni değil. 


Devletin rahatlığı, egemenliğin rahatlığıdır: “Türk” dediği şeyin adına tesis ettiği egemenliği, “Türkün gücü”nü elde tutma, Kürt’e vermeme, Kürt’le paylaşmama kararlığının rahatlığı. “Barış”ın asimilasyona yaramadığı her anlaşıldığında savaş, “Demokrasi”nin asimilasyonu yavaşlattığı her anlaşıldığında “olağanüstü hal”, teritoryal diktatörlük. 1938’den sonra elde edilen sessizliği elde etme isteği iktidarın her yetkili ağzın lafzında akıyor, “o dağlar o teröristlerden temizlenecek” denilirken söylenen bu, “bütün o ilçeler gerekirse ev ev temizlenecek” denilirken söylenen bu. Dağda hadi “silahlı”lar var, ya evler? Ev bu, çoluk olur çocuk olur ama, ilke belli, ecdat yadigarı: “Çoluk çocuk haydut.” 1938 sonrası sessizliği, Kürt mektumluğunu temin etmek için ev ev temizlik yapılacak, aynı o günlerdeki gibi... 
Peki, 1938 zulümdü, artık inkâr, imha asimilasyon yok, o kötü adamların o kötü işleri yok laflarına ne oldu?
Richard Kearney’i tekrar etmenin yeri geldi yine:
Bir toplumun belli bir yalana inanıyormuş gibi görünmesi, ancak o yalanı kendisine söylüyor olmasıyla mümkündür. Dolayısıyla ideolojik zulmün son kertede kendi kendini hezimete uğratan bir doğası vardır.” (Yabancılar, Tanrılar, Canavarlar/Ötekiliği Yorumlamak, Metis Yayınları)

7 Aralık 2015 Pazartesi

Dostlarını Arayan Mektuplar


Bernhard Waldenfels'in 
'Yabancı Fenomenolojisi', 
bir 'yabancı'dan gelen bir mektup, 
'dost'luğa talip ve 'dost'luk öneren 
bir 'yabancı'dan... 
Alımlanması için 'biz'den hem 
'biz' kalmayı hem de 'biz'i aşmayı 
bekliyor bu mektup, 
bir cevap bekliyor...


EVİNDAR A. DURAN

6 Aralık 2015 Pazar

Yüzüm Yerde


Yüzüm
Yüzüm yerde
Yüzüm yerde ve yer
Un. Kendini öğüten kentten artık
Yeryüzü artığı eski bir yüzün
Bir yüzü kendine dönmüş bir yüzü geçmiş kendinden
Öğütülmüş bir kentten kendi kendine
“Serdiler önüme bir siyah perde”

Tanrının suretiyim göz bebeklerinde senin gördüm de bildim seni beni


Vurup indirdiler beni. Vurup kaldırdılar
Yüzüm yerde, kentin tozunu çektim son bir kere
Son bir kere çektim bir ah,
                                          ah kentin tozu son nefesimde
Yüzükoyun yerde kaldım bir fotoğraf son bir kere ayakkabılarım
Delik deşik kent ben bir düştüm de
“Tozlu yollarına düştüm de geldim”


Bir düştüm son bir kere ciğerlerimde kum yüzüm yerde yer sahil kıyı köşe
Nereye gider bu, bu dalga bu deniz bu tuz bu su bu doldu ciğerlerime
Gözlerinizin içine baka baka düşürdüler beni son bir kere geçip giderken an zaman
Kaç oldu üç oldu kentimde biri düştüm biri düştüm sahilde biri payitahtında bir yok welat
Ah kanê welat ka destên we ka rûyên we
Anda dört ayaklı minare vurulmuş yaralı yara derin
"Yine mi gurbetten kara haber var."

Haber var yine kara yine bilmedim sıla nere gurbet nere
Yara derin, derim yara, brin kur kur e

Yüzüm yerde
Rûyê min rûye zemîn
Rûyê min li erdê

Kent benim kanım. Sıcak
Sıcak sütünden annemin içtim son bir defa
Ben düştüm düşürdüler beni gözler önünde görmedi kimse
Görmedi kimse omuzlarında taşırken taşanı gözler önünde
Çektiler beni kancalarıyla etimden kanca gözlerle gördüler çektiler gördünüz
Ne gördünüz yüzüm yerde sırtım yerde yediler ömrüm dönün

Dön önüne bak yere bak 
                                 bak ağlama bir
Ağlama bir daha benim için

"Çimenler üstünde gözyaşları var"

4 Aralık 2015 Cuma

Canip Yıldırım ve oğulları ve kızları


Bir Kürt çınarı devrildi. Hukukçu, siyasetçi, aydın ve en önemlisi yaşayan tarih Canip Yıldırım, Ankara'da Hakk'a yürüdü.


Devlet 56 yıl önce ölmesini istemişti ama o inadına 90'ına kadar yaşadı. Okulları ve askerlik sayılmazsa, devlet kayıtlarına ilk olarak hakkında istenen idamla geçti. 49'lar diye anılan 50'lerdendi. 50’şer 50’şer alınıp 1000’e tamamlanacaklardı. 1000 “önde gelen” ya da “önde gelmeye aday” Kürt alınıp asılacaktı ki, 1938 öncesindeki isyan cesareti bir daha kimseye gelemesin.

Derin sessizliği kıran kuşak
Sorununun bugünkü halini almasında payları büyük olan kuşaktandı. Pay, ama günah değil. O zaman şöyle söylemek daha doğru: Kürt sorununun bugünkü halini almaması için, "demokratik yöntemlerle" çözülmesi için bildikleri yol ve usullerle ellerinden geleni yapan kuşaktandı, konuşulmaları, dikkate alınmaları, en özeti, başarılı olmaları halinde belki de kanın, gözyaşının, ateşin birbirine karışmasına gerek kalmadan bir çözüm imkânı bulunabilecek kuşaktan. Öyle olmadı. Başarısızlıklarından değil, sorunun karakterinden ve devletin sorunu kurma biçiminden, olmadı.
Fakat şu oldu: Onlar, 49'larla sembolize olan o kuşağın politik karakterleri, 1938 Dersim jenositiyle "bitti" sanılan sorunu kamu gündemine taşıdılar. Mektumluğu kırdılar. 1960'ların hak ve vicdan eksenli demokratik arayışları ile 70'lerin hak ve mücadele eksenli devrimci arayışları arasında hem salındılar, hem de iki arayışın, akışın kurucuları oldular.
Canip Yıldırım. Canip Abê. Ap Canîp. Apê Canîp. Şeyh Sait senesinde, 1925 yılında Lice'de doğdu. Zilan senesinde, 1930'da beş, Dersim senesinde, 1938'de 13 yaşındaydı. Bu kanlı seneler, Kürt hafızasının bu travmatik kilometre taşları, Kürt evlerinde ağıtlar, Kürt kolan ve kuçelerinde fısıltılar eşliğinde onun da hafızasına kazındı. Ait olduğu kuşak, ağıtları, ilenmeleri, acıları kamu önünde politik dile tercüme etmeye girişiyordu. Türkçeye. Türkçeleri iyiydi hepsinin, çoğunun Canip Yıldırım gibi üzülerek belirttiği gibi Kürtçesinden iyi. “Diyarbakır beylerinden hiçbiri Kürtçe konuşmazdı.”

“Ben bunları yaşadım
Dersim senesi, 1937-38 Canip Yıldırım ve kuşağı için özel önem taşır. Sadece felaketin jenosite varan büyüklüğünden değil, peşinden gelen sessizlikten ötürü de... Kürt, Dersim mağaralarında, derelerinde, kuyularında yok olmuştu sanki. O dönemleri şöyle tasvir ediyordu: "Şehre bile gelmeye cesaret edemezlerdi. Şapkasını alırlar, cebinde sigara söndürürler, alay ederlerdi. Ben bunları yaşadım."
Sessizlik döneminde eğitimi öğretimi tamam oldu, akademik hevesleri kuvvetliydi. Ankara'da 1944'te hukuk fakültesini bitirdikten sonra Fransa'ya gitti. Hukuk doktorası yaptı. Döndü siyasete girdi. CHP'ye karşı Demokrat Parti, Demokrat Parti'ye karşı Hürriyet Partisi'nde çalıştı.
1960'ların sonunda, kuşağının fikren bölündüğü sağ ve sol gruplarından dostlarıyla beraber hapse girdi. Ünlü 49'lar. 24 kişiyle beraber idamı istendi.

“Qimil” vakası
Hapse, devletin ağır, çok ağır bir suç saydığı bir nedenle girmişti. Dostu ve müvekkili olan Musa Anter'in de yazdığı İleri Yurt Dergisi'nde Kürtçe şiir yayınlamışlardı. Şu ünlü "Qimil" şiiri. Yazı işleri müdürüydü. Ve Kürtçe çok yasaktı. Yasak bile değildi, yoktu. Olmaması gerekiyordu. Olma alametleri de yok edilmeliydi. Yok edilmek istendiler, bu yüzden. TCK’nin ünlü 125’inci maddesi, bu günler için vardı.

TİP fırtınasından Diyarbakır Cezaevi’ne
Olmadı, yok edilemediler, hapisten çıktılar. Canip Yıldırım hapisten çıkınca siyasete Türkiye İşçi Partisi'nde devam etti. TİP'in programındaki "Kürt ve Arap vatandaşlar da birinci sınıf vatandaştır" cümlesi, tercihinin nedenini açıklıyordu zaten, anlattığına göre.
49’ların fısıltısı, 1970’lere doğru yüksek sesli konuşmaya dönüşmüştü. DDKD, DDKO, TİP fırtınası paralelinde ses getiren yapılardı. Konuşan Kürtler artıyor, çoğalıyor, birbirine ve Kürt olmayanlara sesleniyordu. Canip Yıldırım da akışın ön saflarındaydı. Ve 12 Mart. Yine tutuklandı, 1974 affıyla çıktı.
12 Mart tutsaklığı yıllarında tanıştığı genç Mehmet Uzun, ona ve kuşağına saygısını, onlar sayesinde Kürtçe yazan bir romancı olduğunu her fırsatta tekrar ederek ortaya koydu, göçüp gittiği güne kadar. 
12 Eylül öncesi göz altındaki isimlerden biriydi, hedefti. Kenti Amed artık onun için tehlikeli olmaya başlamıştı. Uzaklaştı. 12 Eylül'ü kendisi hafif atlatsa da, Diyarbakır Cezaevi'nde olan biteni iyi anladı, iyi bildi, iyi anlattı. O işkenceleri her konuşmasında anar, PKK'nin yükselişiyle o cezaevindeki işkenceler arasındaki bağı dili döndüğünde anlatır.

“Romantik, platonik Kürtçülük”
Devletin Kürt meselesinde kullandığı şiddete dikkat çekmekten hiç yorulmadı, doğduğu yıldan büyüdüğü yıllardaki her önemli uğrakta olan bitenin içinde teşhis ve tanıklık ettiği bu yalın şiddetin yol açtığı karşı şiddeti anlamaya çalıştı.
PKK yükselmeye başladığında, kuşağının politik ömrünün bittiğini iyi biliyordu, bu durumu güleç bir çelebilikle formüle etti. Kendi siyasal bakışını, kuşağını da katarak, "bizim Kürtçülüğümüz platonik, romantik" diye tanımladı. Ona göre, "zaten PKK hareketine kadar"ki tüm hareketler romantik, platonikti. Çatışmaya, can kayıplarına, ölmeye ve öldürmeye hiç taraf olmadıysa da, Kürt hareketinin son yıllarda ulaştığı etkiyi ve Kürtlerin "yok"luktan güçlü bir siyasal faile dönüşmesini dikkat ve sevinçle izledi. İzledi ama o kadar da kenardan izlemedi. Kürt siyasal hareketinin sivil ayağının gelişmesine daima katkılar sundu. DEP, HEP ve DEHAP'a katkılar sağladı. DTP Parti Meclisi'nde yer aldığında 80'lerine yürüyordu.

“Berxwedan jîyan ê”

Kendi siyasal bakışını, "bizim Kürtçülüğümüz platonik, romantik" diye tanımladı. Ona göre "zaten pkk hareketine kadar" tüm hareketler romantik, platonikti.
Ankara'daki daimi adreslerinden biri Kurd-Der'di. Biri de Babacan çay ocağıydı. Öğrencilerle inşaat işçilerinin, avukatlarla müteahhitlerin, entelektüellerle ümmilerin, milletvekilleriyle seçmenlerinin buluştuğu bu mekânı çok sever, burada çok sayılırdı. Sokağın başında göründüğünde ayağa kalkılırdı daha.
Adını duyduktan yıllar yıllar sonra, evvel sene orada gördüm ilk defa. Neşeli bir mecliste. 20'lerindeki gençler de, 40'larını, 50'lerini sürenler de neşeli ve heyecanlıydı. Bir tarihle bir arada olma neşesi ve heyecanı.
"Yaşamak, direnmektir" sözünün canlı örneğiydi ömrü. “Berxwedan jîyan ê.” Hemen her zaman güler yüzlüydü bu yüzden. Hemen her zaman neşeli. Oğlu Şehabettin Yıldırım, "Yaşamı çok severdi. Hiç vasiyeti olmadı" diyor. Gençlere bir vasiyeti yoktu, olamazdı da, gençlerin yaptıklarının kendilerinin yapamadığı olduğunu söyleyip duran biri olarak, gençlere vasiyet ve nasihat bırakmanın boşluğunu her konuşmasına yaymıştı zaten. 

Ankara'da, Babacan çay ocağında bir Canip Yıldırım mitingi...
Şiirlerini aşkla okuduğu Ahmed Arif’in “Her biri bir cihan parçası” olan oğullarının, kızlarının gelecekte değil, kendi ömründe var olduğunu görmüş, onlara inanmıştı.
“Kızlarım,
 Oğullarım var gelecekte,
 Her biri vazgeçilmez cihan parçası.”


*
Anlatmayı çok severdi ama dinlenirdi de, oğulları da kızları da neşeyle dinlerdi...


*
Hayatını anlattığı uzun söyleşi, Orhan Miroğlu tarafından, "Hevsel Bahçesinde Bir Dut Ağacı" adıyla kitaplaştırıldı.
*
Celal Başlangıç 10 yıl önce, 10 Ekim 2005’te “Tarihe tanık bir yaşam!” başlığıyla anlattı Canip Yıldırım’ı, o yazıdır.


2 Aralık 2015 Çarşamba

Gülüşünden tanıdığımız bakan: Kenan İpek

Adalet Bakanı Kenan İpek,
gülüşüyle kalıcı bir ün sağladı kendisine.
Bakanın gülüşüne iyi bakılırsa,
Konya Stadı'ndaki bayram havası görünür.


Görevleri, yetkileri vardı, artık özel bir ünü de var. Gülümseyişi. Refleks dedi. Ani cevap, otomatik cevap anlamında, düşünmeden. Refleks, vücudun koruma mekanizması. Neyi koruyordu? Neden korunuyordu?


Niye güldü Adalet Bakanı Kenan İpek? Yanında oturan İçişleri Bakanı Selami Altınok'a, Ankara katliamı nedeniyle sorulan, "İstifa edecek misiniz" sorusu üzerine güldü. Birkaç saniyelik bir gülüş gelip geçti yüzünden. Gülüş geçti ama etkisi kaldı.