7 Aralık 2015 Pazartesi

Dostlarını Arayan Mektuplar


Bernhard Waldenfels'in 
'Yabancı Fenomenolojisi', 
bir 'yabancı'dan gelen bir mektup, 
'dost'luğa talip ve 'dost'luk öneren 
bir 'yabancı'dan... 
Alımlanması için 'biz'den hem 
'biz' kalmayı hem de 'biz'i aşmayı 
bekliyor bu mektup, 
bir cevap bekliyor...


EVİNDAR A. DURAN



Felsefe metinleri dostlara yazılmış hacimli mektuplardır. Jean Paul adıyla yazan Alman Şair Johann Paul Friedrich’in kitaplara ilişkin bir sözünden hareketle bunu söylüyor Alman düşünür Peter Sloterdijk. Düşünürün Türkçeye ‘İnsanat Bahçesi İçin Kurallar’ adıyla çevrilen ve çok tartışılan metnine göre eski Yunan’dan itibaren böyle olmuştur bu: “Yazılı felsefe 2500 yılı aşkın bir süre önce başlamasından günümüze dek bulaşıcılığını koruyabilmesini, metinler aracılığıyla dost edinme yeteneğinin kazandığı başarılara borçludur.”
Dostların “aşina” olması hiç gerekmemektedir kolayca anlaşılacağı gibi, mektup alımlandığı, okunduğu yerde amacına, yani dostuna ulaşmıştır.
Gerçi Sloterdijk’in, hareket hattı Yunan-Latin-Batı Avrupa/Avrupa ulusları şeklinde özetlenebilecek mektuplaşma zincirinde Arapça yazan filozoflar yer almaz, dolayısıyla onun kurgusunda felsefe, yukarıdaki soykütüğüyle Avrupa’ya mahsus bir iş gibi durur. Oysa dostluğu en azından henüz dost olmayana bulaştırma iddiasının kendisi, felsefenin sadece mahsus mahalde (eski Yunan-Roma-Avrupa) ve dostlar arasında dolaşımda kalmış olduğu örtülü fikrini taşıyan bu soykütüğüyle pek bağdaşmaz. Yine de, zincirin yoksanmış büyük halkasına (Arapça felsefeye) ve bu yoksamanın yarattığı “felsefi” bütün sorunlara rağmen, felsefenin yabanı, yabancılığı, yabancıdan geleni, yabancıya ait olanı düşünme, ona dostluk önerme, dolayısıyla onu aşinalığa kabul etme/evcilleştirme umudu taşıdığına dair vurgusunu paylaşabiliriz. Mektup, ilk sahiplerini çok şaşırtacak yerlerde, çok şaşırtacak kişiler tarafından okunmuş ve yanıt bulmuşsa, bu dostlara ulaşma/dost üretme umudunun bir tür yeteneği de içerdiğini zorlanmadan öne sürebiliriz.
Ancak, bilgi ve düşünce dostluğu, yani felsefe ve onun taşıdığı, arzuladığı dostu bulma, dosta ulaşma arzusunun kendisi, bu mekan ve zamansal açıdan uzaktan iş görme umudu, filozofu ait olduğu yerin bir tür yabancısına çeviriyor gibidir bir yandan da. Yani filozof, uzaktaki dosta da seslenebilecek şekilde dostluğa yönelirken bulunduğu yerden bir tür uzaklığa düşebilmektedir: Öyle ya, doğuştan Atinalı olan, yetmiş küsur yılını Atina’da geçiren Sokrates bu türden bir uzaklaşma, bir tür yabancılaşma ve yabancılaştırma etkisiyle suçlanmamış mıydı? Böylece yollarını site yurttaşlarından ayırmış ve sonunda “O halde herkes kendi yoluna, ben ölüme, siz hayata” diye vedalaşmıştı hemşerileriyle. Düşünceleri nedeniyle bulundukları yeri terk etmeye (kimi Sokrates gibi ölüme, kimi başka yerlere) zorlanmış sayısız düşünüre açık ya da örtülü biçimde yöneltilmiştir bu suçlama. Demek ki en uzaktaki, hiç bilinmeyen yerdeki birine dostluk mesajı götürebilen felsefe, en yakındaki, olunan yerdeki birilerine yabancılık mesajı ve tehdidi üretebilmektedir.

Uzaktaki dost, yakındaki yabancı

Uzaklarda, yaban ellerde dostluk bulurken, yakında, evinde, aşinasında hiç de bulmayabilir düşünce, kayıtsızlıkla, hatta düşmanlıkla karşılaşabilir.
Peki dostluk ve yabancılık nedir? Bilgi dostu, filozof, düşünen kişi için değil sadece, herkes, düşünen, konuşan herkes için temel bir sorudur bu. Üstelik dünyanın iletişim aygıtlarıyla mesafe kavramını altüst eden iç içe geçişi, devasa nüfusların yerinden oynamasıyla beliren göç dalgaları da düşünüldüğünde yabancı hakkında düşünmek, yabancılık hakkında düşünmek bir tür zorunluluğa, bir tür hayati soruna dönüşüyor. Sadece düşüncenin yabancısı değil, düşüncedeki yabancı/yabancılık değil konuşulacak, tartışılacak şey; canlı kanlı yabancı da düşünceyi, düşünmeyi ve onun özgül bir türü olan felsefi düşünmeyi çağırıyor, zorluyor buna.

Yabancılığı, yabancıyı düşünmek için yol ve imkan çok elbette; ama özgül bir düşünme biçimi olan felsefe alanında kalacaksak, çalışmalarını bu işe hasretmiş bir düşünürün iki mektubu var elimizde; aynı kişinin elinden çıkmış, felsefe mektuplarının Avrupa’daki dolaşımının ağır yüklerini taşıyan iki mektup: Avesta Yayınları, Alman düşünür Bernhard Waldenfels’in ‘Yabancı Fenomenolojisi’ ve ‘Fenomenolojiye Giriş’ adlı kitaplarını yayınladı peş peşe; çevirmen Mesut Keskin, yayınevince verilen kısa bilgilerden anlaşıldığına göre genç bir fenomenolog. Kısa bir fenomenoloji tarihi ve bu felsefi akımın temel kavramlarıyla ünlü, önemli kişilerinin ansiklopedik denilebilecek bir anlatımını da içeren ‘Fenomenolojiye Giriş’ kitabı kendi başına taşıdığı değerin yanı sıra, ‘Yabancı Fenomenolojisi’ni okumak için de elzem.

Almanya’dan iki mektup!

Waldenfels’e aslında Türkçe felsefe metinlerinin peşine düşenler tek ve hayli kısa bir metinle de olsa, aşina. İstanbul’da vaktiyle Jacques Derrida, Gabriella Baptist, Önay Sözer, Stefanos Yerasimos ve Doğan Kuban'ın katıldığı bir düşünce işliğinde o da yer almıştı Waldenfels; bildirisi, diğerlerinkiyle birlikte Yapı Kredi Yayınları tarafından ‘Pera Poros Topos’ adlı kitapta yer aldı. O işlikte “sınırlar ve geçitler kenti İstanbul’dan” hareketle kendi evinde olma, yabancılık ve konukseverlik işlenmiş, kavramlar bir bakıma yeniden tanımlanmıştı. İşte bu kısa süreli konukluğuyla İstanbul’da kendisine ve Türkçede düşüncesine aşinalığımız bulunan bu ünlü fenomenologun Almanca yazdığı, Mesut Keskin eliyle bize Türkçe ulaşan mektuplardan ‘Yabancı Fenomenolojisi’, felsefe metinlerinin dostluk arzusunu, düşünenlerin dost arayışını taşıyan metinlerden biri. Arayışın etrafında döndüğü temel kavramlarsa yabancı, yabancılık. Dost kadar sorunlu ve zorlu olan yabancı ekseninde, tarihte ilk defa “felsefede araştırma olanağının keşfi” sağladığı övgüsüyle anılan fenomenolojik yaklaşımla üretilmiş bir mektup bize ulaşan. “Dışarı”ya göçmen üreten, “dışarıdaki” göçmenlerin kimi zaman çekim merkezi, kimi zaman geçiş yeri olan, kendi “iç”inde yakın ve uzak tarihinde defalarca büyük göçler yaşayan, “biz” ve “yabancı” kavramlarını siyaset dahil çeşitli alanlarda, çeşitli sebep ve saiklerle üreten, son yıllarda keskin ayrışmalar sürecinden geçen Türkiye’de yaşayan ve düşünmenin peşinde olan herkese seslenme arzusunda olan, demek ki herkesten yanıt bekleyen bir mektup bu. Bir “yabancı”dan geliyor bu “mektup”, “dost”luğa talip ve “dost”luk öneren bir “yabancı”dan, alımlama için “biz”den hem “biz” kalmayı hem de “biz” kalmamayı bekliyor sanki. Bir cevap bekliyor.
Son sözü ona bırakalım:
“Daima eşik korkularının ortaya çıktığı ve bunun yabancılığın düşmanlığa doğru yozlaşmasına katkıda bulunduğu elbette inkar edilemez. Yabancılık bizi rahat bırakmaz, hareketli kılar, tedirgin eder. Şiddetten farklı olmayacak şekilde zapt edilir, dizginlenir, tahakküm edilir. Yabancı olanı bir ders gibi öğrenemeyiz, onunla ilişki kurmayı, birlikte yaşamayı öğrenebiliriz sadece.”


**
Yabancı Fenomenolojisi, Bernhard Waldenfels, Avesta Yayınları, 136 sayfa

Fenomenolojiye Giriş, Bernhard Waldenfels, Avesta Yayınları, 200 sayfa

(13 Ağustos 2010, Radikal Kitap)

0 yorum:

Yorum Gönder