4 Aralık 2015 Cuma

Canip Yıldırım ve oğulları ve kızları


Bir Kürt çınarı devrildi. Hukukçu, siyasetçi, aydın ve en önemlisi yaşayan tarih Canip Yıldırım, Ankara'da Hakk'a yürüdü.


Devlet 56 yıl önce ölmesini istemişti ama o inadına 90'ına kadar yaşadı. Okulları ve askerlik sayılmazsa, devlet kayıtlarına ilk olarak hakkında istenen idamla geçti. 49'lar diye anılan 50'lerdendi. 50’şer 50’şer alınıp 1000’e tamamlanacaklardı. 1000 “önde gelen” ya da “önde gelmeye aday” Kürt alınıp asılacaktı ki, 1938 öncesindeki isyan cesareti bir daha kimseye gelemesin.

Derin sessizliği kıran kuşak
Sorununun bugünkü halini almasında payları büyük olan kuşaktandı. Pay, ama günah değil. O zaman şöyle söylemek daha doğru: Kürt sorununun bugünkü halini almaması için, "demokratik yöntemlerle" çözülmesi için bildikleri yol ve usullerle ellerinden geleni yapan kuşaktandı, konuşulmaları, dikkate alınmaları, en özeti, başarılı olmaları halinde belki de kanın, gözyaşının, ateşin birbirine karışmasına gerek kalmadan bir çözüm imkânı bulunabilecek kuşaktan. Öyle olmadı. Başarısızlıklarından değil, sorunun karakterinden ve devletin sorunu kurma biçiminden, olmadı.
Fakat şu oldu: Onlar, 49'larla sembolize olan o kuşağın politik karakterleri, 1938 Dersim jenositiyle "bitti" sanılan sorunu kamu gündemine taşıdılar. Mektumluğu kırdılar. 1960'ların hak ve vicdan eksenli demokratik arayışları ile 70'lerin hak ve mücadele eksenli devrimci arayışları arasında hem salındılar, hem de iki arayışın, akışın kurucuları oldular.
Canip Yıldırım. Canip Abê. Ap Canîp. Apê Canîp. Şeyh Sait senesinde, 1925 yılında Lice'de doğdu. Zilan senesinde, 1930'da beş, Dersim senesinde, 1938'de 13 yaşındaydı. Bu kanlı seneler, Kürt hafızasının bu travmatik kilometre taşları, Kürt evlerinde ağıtlar, Kürt kolan ve kuçelerinde fısıltılar eşliğinde onun da hafızasına kazındı. Ait olduğu kuşak, ağıtları, ilenmeleri, acıları kamu önünde politik dile tercüme etmeye girişiyordu. Türkçeye. Türkçeleri iyiydi hepsinin, çoğunun Canip Yıldırım gibi üzülerek belirttiği gibi Kürtçesinden iyi. “Diyarbakır beylerinden hiçbiri Kürtçe konuşmazdı.”

“Ben bunları yaşadım
Dersim senesi, 1937-38 Canip Yıldırım ve kuşağı için özel önem taşır. Sadece felaketin jenosite varan büyüklüğünden değil, peşinden gelen sessizlikten ötürü de... Kürt, Dersim mağaralarında, derelerinde, kuyularında yok olmuştu sanki. O dönemleri şöyle tasvir ediyordu: "Şehre bile gelmeye cesaret edemezlerdi. Şapkasını alırlar, cebinde sigara söndürürler, alay ederlerdi. Ben bunları yaşadım."
Sessizlik döneminde eğitimi öğretimi tamam oldu, akademik hevesleri kuvvetliydi. Ankara'da 1944'te hukuk fakültesini bitirdikten sonra Fransa'ya gitti. Hukuk doktorası yaptı. Döndü siyasete girdi. CHP'ye karşı Demokrat Parti, Demokrat Parti'ye karşı Hürriyet Partisi'nde çalıştı.
1960'ların sonunda, kuşağının fikren bölündüğü sağ ve sol gruplarından dostlarıyla beraber hapse girdi. Ünlü 49'lar. 24 kişiyle beraber idamı istendi.

“Qimil” vakası
Hapse, devletin ağır, çok ağır bir suç saydığı bir nedenle girmişti. Dostu ve müvekkili olan Musa Anter'in de yazdığı İleri Yurt Dergisi'nde Kürtçe şiir yayınlamışlardı. Şu ünlü "Qimil" şiiri. Yazı işleri müdürüydü. Ve Kürtçe çok yasaktı. Yasak bile değildi, yoktu. Olmaması gerekiyordu. Olma alametleri de yok edilmeliydi. Yok edilmek istendiler, bu yüzden. TCK’nin ünlü 125’inci maddesi, bu günler için vardı.

TİP fırtınasından Diyarbakır Cezaevi’ne
Olmadı, yok edilemediler, hapisten çıktılar. Canip Yıldırım hapisten çıkınca siyasete Türkiye İşçi Partisi'nde devam etti. TİP'in programındaki "Kürt ve Arap vatandaşlar da birinci sınıf vatandaştır" cümlesi, tercihinin nedenini açıklıyordu zaten, anlattığına göre.
49’ların fısıltısı, 1970’lere doğru yüksek sesli konuşmaya dönüşmüştü. DDKD, DDKO, TİP fırtınası paralelinde ses getiren yapılardı. Konuşan Kürtler artıyor, çoğalıyor, birbirine ve Kürt olmayanlara sesleniyordu. Canip Yıldırım da akışın ön saflarındaydı. Ve 12 Mart. Yine tutuklandı, 1974 affıyla çıktı.
12 Mart tutsaklığı yıllarında tanıştığı genç Mehmet Uzun, ona ve kuşağına saygısını, onlar sayesinde Kürtçe yazan bir romancı olduğunu her fırsatta tekrar ederek ortaya koydu, göçüp gittiği güne kadar. 
12 Eylül öncesi göz altındaki isimlerden biriydi, hedefti. Kenti Amed artık onun için tehlikeli olmaya başlamıştı. Uzaklaştı. 12 Eylül'ü kendisi hafif atlatsa da, Diyarbakır Cezaevi'nde olan biteni iyi anladı, iyi bildi, iyi anlattı. O işkenceleri her konuşmasında anar, PKK'nin yükselişiyle o cezaevindeki işkenceler arasındaki bağı dili döndüğünde anlatır.

“Romantik, platonik Kürtçülük”
Devletin Kürt meselesinde kullandığı şiddete dikkat çekmekten hiç yorulmadı, doğduğu yıldan büyüdüğü yıllardaki her önemli uğrakta olan bitenin içinde teşhis ve tanıklık ettiği bu yalın şiddetin yol açtığı karşı şiddeti anlamaya çalıştı.
PKK yükselmeye başladığında, kuşağının politik ömrünün bittiğini iyi biliyordu, bu durumu güleç bir çelebilikle formüle etti. Kendi siyasal bakışını, kuşağını da katarak, "bizim Kürtçülüğümüz platonik, romantik" diye tanımladı. Ona göre, "zaten PKK hareketine kadar"ki tüm hareketler romantik, platonikti. Çatışmaya, can kayıplarına, ölmeye ve öldürmeye hiç taraf olmadıysa da, Kürt hareketinin son yıllarda ulaştığı etkiyi ve Kürtlerin "yok"luktan güçlü bir siyasal faile dönüşmesini dikkat ve sevinçle izledi. İzledi ama o kadar da kenardan izlemedi. Kürt siyasal hareketinin sivil ayağının gelişmesine daima katkılar sundu. DEP, HEP ve DEHAP'a katkılar sağladı. DTP Parti Meclisi'nde yer aldığında 80'lerine yürüyordu.

“Berxwedan jîyan ê”

Kendi siyasal bakışını, "bizim Kürtçülüğümüz platonik, romantik" diye tanımladı. Ona göre "zaten pkk hareketine kadar" tüm hareketler romantik, platonikti.
Ankara'daki daimi adreslerinden biri Kurd-Der'di. Biri de Babacan çay ocağıydı. Öğrencilerle inşaat işçilerinin, avukatlarla müteahhitlerin, entelektüellerle ümmilerin, milletvekilleriyle seçmenlerinin buluştuğu bu mekânı çok sever, burada çok sayılırdı. Sokağın başında göründüğünde ayağa kalkılırdı daha.
Adını duyduktan yıllar yıllar sonra, evvel sene orada gördüm ilk defa. Neşeli bir mecliste. 20'lerindeki gençler de, 40'larını, 50'lerini sürenler de neşeli ve heyecanlıydı. Bir tarihle bir arada olma neşesi ve heyecanı.
"Yaşamak, direnmektir" sözünün canlı örneğiydi ömrü. “Berxwedan jîyan ê.” Hemen her zaman güler yüzlüydü bu yüzden. Hemen her zaman neşeli. Oğlu Şehabettin Yıldırım, "Yaşamı çok severdi. Hiç vasiyeti olmadı" diyor. Gençlere bir vasiyeti yoktu, olamazdı da, gençlerin yaptıklarının kendilerinin yapamadığı olduğunu söyleyip duran biri olarak, gençlere vasiyet ve nasihat bırakmanın boşluğunu her konuşmasına yaymıştı zaten. 

Ankara'da, Babacan çay ocağında bir Canip Yıldırım mitingi...
Şiirlerini aşkla okuduğu Ahmed Arif’in “Her biri bir cihan parçası” olan oğullarının, kızlarının gelecekte değil, kendi ömründe var olduğunu görmüş, onlara inanmıştı.
“Kızlarım,
 Oğullarım var gelecekte,
 Her biri vazgeçilmez cihan parçası.”


*
Anlatmayı çok severdi ama dinlenirdi de, oğulları da kızları da neşeyle dinlerdi...


*
Hayatını anlattığı uzun söyleşi, Orhan Miroğlu tarafından, "Hevsel Bahçesinde Bir Dut Ağacı" adıyla kitaplaştırıldı.
*
Celal Başlangıç 10 yıl önce, 10 Ekim 2005’te “Tarihe tanık bir yaşam!” başlığıyla anlattı Canip Yıldırım’ı, o yazıdır.


0 yorum:

Yorum Gönder