25 Ağustos 2013 Pazar

Kapıkayalı Kudo'nun Oğluna Ağıtı



Bu ağıt, Koçgiri’nin Kapıkaya köyünden. “Kudo” namıyla meşhur zurna ustası Veli Tekbaş, genç yaşta kaybettiği oğlu için söylüyor. Tek oğlu. Genç ölümlerin can yaktığı coğrafyalarda ne yazık ki çokça örneği olan ama biricik yas çalışması olarak ağıt. Ölümün kendisi gibi, çokça örneği var ama her seferinde biricik, biricik olanı alıyor çünkü.
Ağıt, “Ye min yeko” adıyla biliniyor. “Benim biriciğim” diye çevirmek mümkün. Hem, “benim bir tanem” ifadesini, yani bir seslenmeyi içeriyor; hem de gerçekten kaybın “tek” olduğu anlamını, başka çocuğu (oğlu) olmadığı bilgisini aktarıyor. Nitekim, bacısına seslendiği 2’inci bölümde, “Xezî bi te ye di te he ne” derken, bunu söylüyor.
Ocağı sönmüş birinin ağıtı bu. Çok çeşitli versiyonları var. Cihan Çelik ve Dursun Erdoğan profesyonel müzisyenler olarak ağıtı seslendiren bildiğim iki isim. İkisi de buradakinden ve birbirilerinden az farklı versiyonlarını söylüyorlar. Bu tür farklar zaten sözlü kültürün baskın olduğu yerlerde bir sorundan çok, bir gelişme ve yayılma ilkesi işlevi görüyor. Ağıtla her karşılaşan, her icra eden, herhangi bir sebeple (yanlış anlamalar ya da hatırlamalar dahil) bir sebeple az çeşitlendiriyor.
Benim ağıta ilgim, genel olarak ağıtlara ilgimin ötesinde bir sebebe de dayanıyor, basit bir sebebe: Kudo’nun kendi zurnası ve söyleyişi bana çok dokunuyor. Zurna sesiyle insan sesini birbirine karışıyor gibi geliyor. Müzisyen dostlarım beni affetsin, ama sanki Kudo, zurnanın “ses”ini kendi sesinde yeniden üretiyor.
Bir de iki dize var ki sözünü etmemek olmaz:
“Felek li nav malê ketiye hûr hûr tev da”
Ve
“Arê ku dane bin sitîlê nay bin broşê”
İkincide “nay (naye)” diye işittiğim yerden emin olmamakla birlikte (“ya, yan?” ve belki “illa?”) kazanı kaynatacak büyüklükte ateşin, tencereye (broş, aslında "bakraç" diye çevrilmeliydi, fakat kazan-tencere büyük/güçlü, küçük/zayıf ikiliğini Türkçede kazan/tencere daha iyi veriyor sanırım) fazla gelmesi (eritir, mesela) kırlı insanın etrafındaki nesneleri duygu iletiminde kullanma ustalığının sayısız gösterilerinden biri geliyor bana. İmge demek istemiyorum, imge evet, ama sanki fazlası var.
İlkinde “Felek li nav malê ketîye” kısmı kendi başına duygu-anlam üretimine zaten yeterliyken, “hûr hûr tev da”, sesteki zurnanın ve zurnacının sesindeki yakıcılığın dil içinde bir tekrarı gibi geliyor bana. Bütün ağıt dokunaklı, fakat bu iki yer fazla dokunuyor.

Ağıtı yazıya geçirirken ses karşılıklarına dikkat etmeye çalıştım, fakat dikkat çekici bir noktayı bilerek atladım: Her dizenin sonundaki seslilere eklenen “w” gerçekten de dikkat çekici. Şarkıya has bir akustik mi, Koçgiri Kürtçesinin bir özelliği mi bilebilecek durumda değilim. Bu dahil olmak üzere her tür bilgilendirmeye minnettar olacağım. Aynı şekilde, “çeviri” de aşırı serbest sayılabilir; burada da daha iyisine ilişkin teklif ve eleştirilere açık olduğumu söylememe de gerek yok.
Hitapta ilk sesin tekrarı bütün Kürtçe için mi geçerli, Koçgiri’ye mi özgü bilmiyorum. Daha ağıt başlarken “Lo” hitabının, “Li-lo” şeklinde tekrarlanışını duyuyoruz.
Ağıtın ikinci bölümünde “Xengê” (kızkardeş) hitabı aynı şekilde “Xi-Xengê” şeklinde söyleniyor.
Ağıtın üçüncü bölümündeki an-anê de aynı babptan.  “Anê”, “anne” Koçgiri Kürtçesinde “dayê, yadê, dê” kelimesinin olmadığı anlamına gelmiyor, neredeyse iki kelime arasında bir “işbölümü” yapılmış gibi. Genellikle hitap olarak “anê” kullanılıyor, onun dışında dê, dayê ve edê.
Koçgiri Kürtçesi-Türkçe ilişkisi sanırım özel ilgiye değer. Yine sanırım, mesele sadece asimilasyon süreciyle de ilgili değil. Mezhep meselesinin yakınlaştırdığı Alevi Türkmen-Alevi Kürt ilişkisinin Koçgiri Kürtçesi üzerindeki etkisi muhtemelen hem isyan hem de sonrasındaki asimilasyon/de-nasyonalizasyon politikalarından öncesine gidiyor. Bu ağıttaki “Çekilecek dert değil ama ne çare” kalıbını, bölgedeki birçok Kürtçe ağıtta görmek mümkün. (“Kalıp” dedim, çünkü bu “dize” ağıt doğaçlamasında kullanılan birçok ifadeden biri.)
Elbette, “Koçgiri Kürtçesinde böyle böyle” dediğim şeyler, hiçbir araştırma ya da özellikli çalışmaya dayanmadığı gibi, kapsayıcı olma iddiasından da tamamen uzak. Aslında sadece köyüm-köylerim ve aşiretin temas içinde olduğum kısmındaki kullanım biçimlerine ilişkin kişisel gözlemleri aktarıyorum. Bir iddiayı değil, paylaşmayı hedefledim sadece; belki en fazla kişisel bir dağarcığı kullanıma sunma, ola ki, işe yarar diye. Ola ki.


1
Li-lo min go keko ez sibe da rabum ha bi şev da
(Dedim keko sabah kalktım karanlıkta)
Felek li nav malê ketîye hûr hûr tev da
(Felek dalmış eve ince ince doğramakta)
Derê min koz kir ar çu bi xew da
(Kapım kilitlendi ateşim söndü ocakta)
De lo lo wax wax ye min yeko

2
Xi-xengê dilê min disa wê deqa hate coşê
(Bacım yüreğim kaynadı şu an yine)
Arê kû dane bin sitîle nay bin biroşê
(Kazan konulan ateş uymaz tencereye ((-bakraca)
Xezî bi te yê di te hene emegên min jî çun boşê
(Ne mutlu seninkiler var, benim emekler gitti boşa)
Heyvax wê wê, lo lo ez bi derdim anê anê
(Eyvah eyvah, ay ay dertliyim dertliyim anne)

3
Min go saza kû dest gencê min da bi tel û perde
(Dedim gencimin elindeki saz telli perdeli)
Wan derdana ji min girtin an-anê hêle û fere
(Bu dertler benden aldı gücü, feri)
Li-lo min go kardaş pêşî zivistane li min ayrilmiş mebe min li ci mêl mere
(Dedim kardaş önümüz kış, ayrılma benden, bırakıp gitme beni)
De heyvax lo lo wax wax ye min yeko lo lo
(Eyvah lo vah vah benim bir tanem lo lo)

4
Min go gay di rêçberê min yekî sure yekî bore
(Dedim rençberimin öküzü biri kızıl bir bor)
Derdê cigerê pir çetine çiqa zore
(Ciğer derdi ne kadar çetin ne kadar zor)
Ez kû dilabêm caran min kinemîş mekin
(İnliyorsam beni kınamayın hiç)
Çekilecax dert degîl hema ne çare
(Çekilecek dert değil ama ne çare)
De heyvax lo lo wax wax ye min yeko lo lo

5
De nizam bibêm bavo de nizam bibêm anê
(Bilmem ki baba mı desem yoksa anne mi)
Qere xeber li Arixe dan min, min (w)enda kir aqil ê serî
(Kara haberi Arık’ta verdiler, yitirdim aklımı kendimi)
Heyvax şeş mahan şuve baxlemiş kirim li timarxanê
(Eyvah altı ay sonra tımarhaneye bağlarlar beni)
De lo lo lo wax wax ye min yeko lo lo



21 Ağustos 2013 Çarşamba

Efendiye Sesleniş




Sesini duydum, efendim; sen, duyuransın hep her yerde sesini, efendim.

Senin sesin, efendim, sadece ses olarak bile yetiyor bana; bana, bize, hepimize. Sen, efendim, "Sen!" dediğinde anlıyoruz hemen hangimize seslendiğini, sesin yapıyor bunu, efendim ve çakılı-kalıyoruz işitir işitmez sesini olduğumuz yerde, sana doğru koşuyoruz ya da hemen arzun buysa tabii efendim. Arzun, efendim, her zaman sürükleyici, her zaman çekici, her zaman doğurgan, efendim: Sürüklüyor bizi, çekiyor, arzular doğurup içimizde yön veriyor onlara.

Seni duymayanlar, efendim, duyup da aldırmayanlar, efendim, kendi sesini deneyenler, efendim, o cılız, o anlamı cümleleri bitince tükenen, o senin senin sesinin gölgesinde kalan seslerini deneyenler, efendim, ama bize ne onlardan, efendim? Kendi sesleri duvardır onlara, efendim, kendi sesleri uçurum.

Seni duyuyoruz, efendim; duyar duymaz anlıyoruz, seslenen sensin, seslenilen biz. Sonra, efendim, biz senin sesinle sesleniyoruz birbirimize, senin bakışınla bakıyoruz, senin görüşünle görüyoruz ve böylece hep biz oluyoruz efendim, biz kalıyoruz. Her biz, efendim, sesinle yapılıyız, sesinle kurulu; sesine doğduk, efendim, sesinle büyüdük, sesinle oluyoruz ve olmuyoruz olduğumuzu ve olmadığımızı, efendim.

Biz, efendim, seni, efendim, sen, efendim, biz, bizi, efendim, efendim, sende, sizde,
efendim, susma efendim, hiç efendim, onlar efendin, kim ki onlar efendim,

efendim,
senin sesinin dışında
kim ki onlar
efendim 
kim ki
efendi
onlar
kim
ki
...
..
.


............
Bir de şu var, bağ var aralarında, belki de yok ama işte bakın bi...
Her Şeyin Hizmetçisi

9 Ağustos 2013 Cuma

Ziyaret


Bitkin. İncecik basıyor yere. Yer incitiyor onu, besbelli. 

Kış. Kar. Bir yüksek yapının en üst katındayız. Yanına çıkıyorum, yatağında uzanıyor. Altı bağlı. Bebek güzelliği yüzünde, "Soğuk iyi geldi bana" diyor, "Evleniyorum."

Düğünüyüle ölümünün kırk yemeği çakışıyormuş. "Kimin hatası bu" diyorum. Gülümsüyor, bir sorunla karşılaşınca hep yaptığı gibi: "Boşver, hata arama günü değil. Babama söyle, yemeği ertelesin. Önce düğünüm olacak."

Pencereden çıkıyorum, kızkardeş aşağıda, yolun kenarına oturmuş sesleniyor; yüzü, saçları bembeyaz:
"Çok güzel hava. İyi geldi hepimize. Bembeyaz da kar bak."


Dönüyorum. Gülümsüyor.
Bir şey bekliyor. İnanıyor daha yaşayacağına. Sarılıyorum.
Kokuyor, "Yıkanırsam, ölürmüşüm" diyor. Gülümsüyor yine.

Sesi çınlıyor kulağımda. Çınlama değil de mırıltı.
Hiç kesilmesin istiyorum. Dünya mırıltısı, kardeşlik mırıltısı.

"Hep yanımda ol. Hep yanında tut beni" diyor
Kucaklıyorum. Küçülüyor kucağımda.

Yanağını bulamıyorum öpmek için.
Ürpertiyle geri çekiliyorum.

Yüzü yüzümde.
"Dünya beni sevmedi" diyor. Gülümsüyor, "Niye sevmedi, abi?"
"Tanrı sevdiklerini..." diyecek oluyorum, durduğumuz yerler ayrılmaya başlıyor birbirinden.

Birden yere indiriyor gözlerini
Umudunu kesti benden.
Kırgın. İçli. Vakur.
"Daha sık gelmelisin" diyorum.

"Geleceğim" diyor; "Sen hiç gelemedinse de bugüne kadar. Senin de geleceğin güne kadar."

......
Ve belki öncesidir ya da sonrası, her halde birliktedirler.
Düş Ötesinden Gelen

4 Ağustos 2013 Pazar

MEŞKLER - Beyoğlu'nda gezersin


Akşam, oturduğum kahveden çıkıp yürümeye başladığımda, tüm sokakların başı tutulmuştu. Korkmayın, polis tarafından. Asayiş. Güvenlik. Toplumun huzuru.

Herkes yolunda, işinde gücündeyken, sokak başlarında kaskları, maskeleriyle saf tutmuş güvenlik güçleri gerçekten de asayişin, güvenliğin, toplumsal huzurun iyi bir fotoğrafı.

Vatandaşa naziktir polisimiz, "Geçebilir miyim?" "Kör müsün, kapalı." "Geçmem lazım." "Nerden dolaşırsan dolaş, buradan uzaklaş." "Ama..." "Uzatma lan!" Kim uzatır?


3 Ağustos 2013 Cumartesi

Bu devlete dekoder lazım!

Yazının internette çıktığı gün, 4 ve 5 kodlarının da kullanıldığı anlaşıldı. Süryaniler ve "diğer"leri için, sırasıyla. Yine aynı gün öğrendik ki, sadece "azınlık okullarına kimin gideceği karışmasın" diye değil, "kimin dönme olup olmadığını anlamak için "TSK da kullanmış olabilirmiş. Şaşırmadık. Ayrıca, Agos'ta çıkan habere yol açan belgenin, ardından perşembe ve cuma günü peş peşe (isimlerini vermeseler de) yetkililerin, kodun ne olduğu, niçin kullanıldığına ilişkin açıklamaları, çok da bir sorun görmediklerinin işaretiydi; yoksa hata yapmış da bunu itiraf eden kamusal ağızların beyanatı değil.
Elbette, varlık vergisi, okul ve TSK'nın kullanımı dışında, elimizde o zaman pek de anlam veremediğimiz bir delil daha var: MHP milletvekili Yusuf Halaçoğlu, Türk Tarih Kurumu başkanlığı yaptığı dönemde sarf ettiği "Maalesef bugün Kürt Alevi diye bilinen yurttaşlarımızın önemli bir bölümü aslında Ermeni. Kayıtları var" sözlerinin anlamı da açıklaşmış oluyor. Çok büyük ihtimalle bu beyefendinin esrarengiz bir havayla ifşa ettiği bu bilgeliği, bu kodların sağladığı milli bilgi birikimine dayanıyordu. 
Hasılı, bu devlete dekoder lazım! Çünkü yurttaşı kodlarken, kendi kodlarını da oluşturmuş oluyor. Siyasal iddiası ne olursa olsun, devletin hükümet makamına oturanlar, bu kodlarla iş götürmeyi seviyor. 


 Yurttaşını 
 gizli gizli kodlayan devlet, "
eşit yurttaşlık" 
fikriyle ne kadar ilgili olabilir? 
Egemenleri ne kadar istiyorsa o kadar.


Bir şey daha öğrendik kendimiz hakkında. Türkiye Cumhuriyeti devleti, yurttaşa, aidiyetine göre ayrıca kod verirmiş. Bu devlet bize o kadar yakın ki, kendi hakkımızda bilmediğimiz şeyleri biliyor! Yeni öğrendik, Agos Gazetesi sayesinde. Kime verilmiş kodlar? Şimdilik öğrendiğimiz kadarıyla ve sırasıyla Rumlara 1, Ermenilere 2 ve Yahudilere 3 kodu verilmiş. Adı da var: “Soy kodu.”

Radikal’e konuşan nüfus yetkilisi, işi Lozan’a bağlamış. “Ha, Lozan madem, mesele yok” denilmesi bekleniyor herhalde. Mantığa göre, “resmi azınlık”ların gidecekleri okullar böylece karışmayacak. Masum yani, kimse yanlış okula gitmesin! Yetkili diyor ki, “2 koduyla kaydedilmemiş yurttaş, Ermeni okuluna gidemez.” Pozitif ayrımcılığa da sokarlar bunu, az dalgınlık yaparsa dinleyen!

İMPARATORLUK MİRASI BİR AYRIMCILIK
Yetkiliden devam edelim: Bu kodların başka amaçlarla kullanılıp kullanılmadığı hakkında bilgisi yokmuş; üç grup dışındaki topluluklara kod verilmediğini söylüyor, bundan emin.
“Başka amaçlarla kullanılıp kullanılmadığı” kısmı önemli, döneriz, ama önce “kod”lamanın kendisine az bakalım: Lozan’dan öncesini biliyoruz, sır değil. Bu üç milletin ne yapacağı, ne yapamayacağı, ne cins ve renk elbise, pabuç giyeceği, ne giyemeyeceği, ne taşıyacağı, ne taşıyamayacağı devlet umuruydu. “Osmanlı hoşgörüsü” makamından sağ kanat resmi-devletlû türküleri bir kenara bırakırsak, hiyerarşik imparatorluk mantığından eşitlikçi yurttaşlık mantığına geçiş sürecine devletin nasıl ayak sürüdüğünün tarihi yatar bu “kod”da.
“Gayrimüslim” adıyla tekleştirilen üçlü grup, tek tek özelliklerine göre sürekli ve kurumsal bir ayrımcılığın nesnesi olarak görüldü. “Milleti hâkime”, onların kaderi hakkındaki mutlak söz hakkını hiç bırakmak istemedi. Osmanlı için “normal”, 1924 için “anlaşılır” deyip geçebilir miyiz? 2013’te olmasak, yani aradan 89 yıl geçmiş olmasa, bu “ayrımcı”lık hâlâ bu kadar faal ve üstelik gizli biçimde iş başında olmasa, belki.

1’LERİN, 2’LERİN, 3’LERİN MALI MÜLKÜ
“Başka amaçlar”a bakalım az da. Ne tür başka amaçlar olabilir? Bunu da başka bir “devlet” uygulamasına bakarak kavrayabiliriz gibi görünüyor, 1983 ve 2001 tarihli iki genelgeyle kararlı biçimde sürdürülen bir uygulamaya.

Genelgenin emridir: 1924’ten önceki tapu kayıtlarıyla ilgili olarak tehcir ya da mübadele edilen Gayrimüslimlerin mirasçılarına, Tapu Müdürlükleri hiçbir surette bilgi vermeyecek. 1924 mübadele yılıdır malûm, yani 1 kodlularla ilgili bir mesele. 1915 de “tehcir” yılı malûm, yani 2 kodlularla ilgili bir mesele. Giden gider, kalan mallara ne olur? Genelge de bunu söylüyor zaten: Giden gider, kalan mallar “bizim”dir! Delil aramadan bir varsayım mümkün: Bu kodlar, sadece kimin hangi okula gideceğini değil, bu mal mülk gibi fani işleri düzenlerken de hayli işe yarar. Bir de spesifik araştırma alanı önerebiliriz: Şu ünlü Varlık Vergisi, devletin elinde bu kod’lar olmasaydı nasıl uygulanırdı? Yine bu kodun, kamu görevlisi seçiminde, ehliyete, liyakata değil de soya sopa bakmaya ayarlı bir devletin elinde altın değerinde olduğunu da güvenle iddia edebiliriz.

BU DEVLET KODUNU ESİRGEMEZ!
“Bu üç grup dışındakilere kod verilmedi” iddiasına gelelim. Devlet öyle diyorsa öyledir, ama biz o üç grubun kodlandığını da yeni öğreniyorsak, kuşkulanmak bir hakka dönüşmez mi? Bir devlet, nüfusu çekip çevirmek için icat ettiği bir tekniği, sadece bir grup için kullanmakla yetinir mi? Hele cumhuriyetin sır olmayan ve her aracı kullanmaktan çekinmeyen asimilasyoncu arzusunu hesaba katarsak? 1925 sonrası genel Kürt politikası, 1930’ların başında hazırlıklarına girişilip 1937-38’de kanlı finali sergilenen Dersim düşünülürse, bu kod işi “1, 2, 3”le sınırlı kalmışsa şaşırmak gerekir.

“Cumhuriyet Osmanlı mirasçısıdır” sözü, “Osmanlı’da oyun çoktur” sözüyle güzel gidiyor: “Yurttaşlık” yükümlülüklerden ibarettir bu halef selef yönetimin aklında, “eşitlik” de en fazla efendiler arasında bir oyundur, varsa. Geri kalanlar, kodları kadar konuşsun! (2 Ağustos Cuma, Radikal İnternet)