28 Aralık 2012 Cuma

49'larla başlayan 50 yılın öyküsü


Şerafettin Elçi'nin 
49'larla başlayan politik 
öyküsü, Kürtlerin hak taleplerine 
hep verilen cevabın öyküsüdür: 
Baskı, hapis, sürgün, işkence, kurşun... 

Malum, Şerafettin Elçi 1979’da, “Ben de bir Kürdüm” dediği için 2 yıl altı ay hapis yattı. CHP’nin bakanıydı. Yönetim sivillerdeydi, 12 Eylül’e beş vardı. Fakat öykü burada başlamaz.
Şerafettin bey hukuk fakültesi ikinci sınıf öğrencisiyken 1959’da tutuklanır, 49 kişiyle birlikte. Bütün operasyonun sebebi olarak da Musa Anter’in Kürtçe siyaseti hicvettiği metindeki “Kımıl” şiiri gösterilir. Şiirde bir şey söylendiğinden değil, Kürtçe olduğundan. Yönetim sivillerdeydi, 27 mayıs darbesine beş vardı. Olayın adından acı bir ayrıntı: Bir kişi, Siirtli M. Emin Batu gözaltındayken can verdi. O yüzden vaka ‘50’ler” değil, “49’lar” diyoruz. Ölenin hesaptan kolay düşüldüğü bir tarihtir Kürt tarihi.


DİLSİZLİK SONA ERERKEN

49’lar içinde yaşını başını almış kişiler de vardı ama çoğunluk genç ve öğrenciydi: Sonradan politik faaliyetleri kadar, Kürt tarihi ve kültürü üzerine araştırmalarıyla öne çıkan Dr. Naci Kutlay. Vakanın en önemli kaynakları arasındaki 49’lar kitabının yazarı Yavuz Çamlıbel. 1990’larda aktif politik rol üstlenen Yaşar Kaya. Dr. Şivan lakaplı Sait Kırmızıtoprak, Medet Serhat. Levazım binbaşı Şevket Turan, fabrikatör Örfi Akkoyunlu, mağaza sahibi Ferit Bilen. Diyarbakır, İleri Yurt gazetesinin sahibi ve Güven gazetesinin ortağı Abdurrahman Efem Dolak, elbette Musa Anter.
27 Mayıs darbesine maruz kalanlarla darbenin faillerinin birleştiği yer bu dava, ya da ‘Kürt sorunu’ olur: İlkinin hedefi (Elçi’nin doğum yılı da olan ) Dersim 1938’den beri dilsizleşen Kürtlerin içinden yetişen yeni nesil aydınları susturmaktır. Bin bir medya iftirası ve “Asalım, ezelim” davulları eşliğinde, 50 Kürt aydını tutuklanır. Binden fazla kişinin asılması bile düşünülmüştür de, rivayete göre “6-7 Eylül’le yeterince rezil olduk, ılımlı gidelim” telkiniyle zulüm ölçeği düşmüştür. 49’lar için devreye sokulan ceza maddeleri darağacını gösterir; 24’ü için idam istenir. Demokrat Parti, Mustafa Muğlalı’yı hapsettirerek girdiği en azından “Kürt düşmanlığı yapmama” çizgisinin tam karşı yakasındadır artık.

UNUTULAN KARANLIK YÜZ

Darbeciler DP için darağaçlarını hazırlarken bir af çıkarır, politik Kürtler hariç: 49’lar askeri cezaevinde kalır. Üstüne, Kürt toplumunun geleneksel yapısının ‘önde gelenleri’ kampa alınır. Varlık Vergisi’yle şahit olduğumuz 2. Dünya Savaşı konjonktürünün ve olağanüstü hal devletinin tanımlayıcı öğelerinden kamp, o çok demokrasi getirdiği söylenen darbenin az konuşulan karanlık yüzüdür.
Darbeci 27 Mayısçılarla mağdur DP’lilerin bu birbirileriyle kanlı bıçaklı oldukları dönemde bile kurmayı ihmal etmedikleri devamlılık ilişkisi, “Kürt sorunu” diye bugün tartıştığımız şeyin yarım asırlık genetiğini verir. Demokrat Parti yeni nesil genç aydınlara hayatı zindan etme kararını uygulamaya koyarken, darbeciler geleneksel yapının devlete itaat ve Kürtlüğü inkâr temelinde teslim alınmasını bu uygulamaya ekler. Burada da “Sömürgen ağa şeyh” ideolojik fon olarak kullanılacaktır.

KURŞUNDAN BAŞKA CEVAP İÇİN

İşte Şerafettin Elçi’nin “Ben Kürt’üm” dediği için başına gelenler, gencecik bir öğrenciyken “atlattığı” 49’lar vartasının bir tekrarıdır. Tekerrürün sebebi bu sefer Kürtçe değil ama birinin “Ben Kürt’üm” demesidir. 12 Eylül cuntası Elçi’yi 30 ay hapiste tutar; bununla da kalmaz, 27 Mayıs’çıların Sivas kampının bir benzerini, Diyarbakır Cezaevi’ni üretir: Adı cezaevidir ama bu gerçekte en son dünyanın Guantanamo’da gördüğü “olağanüstü hal aklı”nın zulüm enstrümanı olan kamptır.
Elçi, “Biz çözüm için konuşabileceğiniz son nesiliz” derken, 49’lar vakasıyla ezilmek istenen bir neslin temsilcisi olarak söz alıyordu; onlar, “Kürt vardır, Kürtçe vardır, Kürt ulusu vardır” demenin cevabını hapis, sürgün, işkence ve kurşun olarak aldı. Bir “çözüm” olacaksa, bugün aynı varlığın hak talebplerine verilecek cevapla olacaktır. Bir cevap da, Bernhard Waldanfels’in dediği gibi, konuşmayla, nutukla değil, dinlemeyle başlar, daima. (27 Aralık 2012, Radikal) 

25 Aralık 2012 Salı

Geçti üniversite kervanı, güldürme beni


"Ulemanın makbulü sultana uzak durur, sultanın makbulü ulemaya yakın." Ebu Hanife böyle demiş. Ulema ile sultan, ilim ile idare hep ciddi bir mesele olageldi. Ciddi ve netameli. İkisinin birbirine zıt, birbirini dışlayan şeyler olduğu çok iddia edildiyse de bu bir iddia her ileri sürüldüğünde yeniden kanıtlanmak zorunda kaldı, kalacak da.
“İdare ya ilimle olur ya zulümle. Bizde ilim yoktu o yüzden zulümle hükmettik” sözü de Timur’un. Bu savaşçı tiranın sözünde, zulmün bir idare ilmi olduğunu çıkarmak pek zor değil: İlim diye ayrı tutulan  şeyin kendisi olmadan da idare pekala yürüyorsa, yani zulüm idareyi yürütmek için yeterliyse, zulmün idarenin ilmi, yani idarenin yeterli bilgisi olduğunu söyleyebiliriz. Bugün fark açıkça söylenmiyor, zulme ilim deniliyor doğrudan.
“Ulema” ile bugünün üniversite hocası, sultanla bugünkü yöneticiler aynı şey değil denilecek, elbette, fakat bin yıllık farkı çıkarırsak baş başa kalan şey aynıdır: Bilgi ile idare, bilim ile iktidar.

KILIÇLARIN GÖLGESİ

23 Aralık 2012 Pazar

Yine Maraş’tan bir haber geldi


Kahramanmaraş Valiliği, 
yine Maraş olaylarının 
anılmasına ve elbette 
lanetlenmesine engel oldu.



Kahramanmaraş’tan bir haber, rutin: Maraş katliamının anması bu yıl da yasak. Kim yasaklar? Vali. Maraş katliamı konusunda pek sevilen bir “piyangocular, karanlık kişiler” öyküsü anlatılır. Devlet de bu öyküye inanmış görünür. Peki madem karanlık kişilerdi bunu yapanlar, bu karanlık kişileri lanetlemek ve mazlumları anmak için Maraş’a gelenlere neden izin verilmez? Cevabı beraber arayalım.
Maraş sadece 1978’in 19 Aralık’ında başlayıp 24 Aralık’ında biten o kanlı beş günden ibaret değil. Evveliyatı var. 11 yıl öncesine gidelim, 1967 Elbistan’ına: Aşık Mahzuni Şerif, memleketinde konser verecektir. Alevilerin can korkusuyla bir yaşam biçimi haline getirdiği kapanmanın yavaş yavaş kırılmaya, gizlenmenin yerini yerine ortaya çıkmaya, kapanmanın yerini açılmaya bıraktığı zamanlar. Konserde Mahzuni ünlü “Yuh yuh” şarkısını söylemektedir:

“Yuh yuh soyanlara
Soyup kaçıp doyanlara
İnsanlara kıyanlara
Yuh nefsine uyanlara ”

19 Aralık 2012 Çarşamba

Erdoğan’ın gençliğe hitabesi ve Roboski deme yasağı


Erdoğan’ın 2023 hedefi 
cumhuriyeti sahiplenme beyanı, 
2071 hedefi konuyu Türklük 
öyküsü olarak  gördüğünün ilanıdır.



Gençliğe Hitabe cumhuriyetin temel ideolojik metinlerinden. Bir kanon. Cumhuriyetin kurucu aklı, kurucu liderinin ağzından parmağını gençlerin gözüne dikerek, “Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur” der.
Öngörülmüş olağanüstü hal mantığı metnin lafzında ve ruhunda ince ince işlenir. Devlet örgütlenmesine ana rengini veren “iç düşman” ve ona karşı “vazifeye atılma” emri bu metinle her akla ve ruha raptiyelenmek istenir. “Durumdan vazife çıkaran” silahlı ve silahsız ve vasilerin yegane mevzuatı bu değilse bile, en iyi özetlerinden.
“Kanlı” bir metindir. Bir karabasan manzarası çizerek işe girişir ve bütün talimatların “damardaki asil kan”a kodlanmasıyla hitabe son bulur.

12 Aralık 2012 Çarşamba

Kürt kökenli kardeş nöbete!


Kürt halkının 
‘terör örgütüne karşı dimdik durması’nı 
istemek, ‘halkla örgütü ayırıyoruz’ 
söyleminin resmen sonunu ilan etmektir. 

ALİ TOPUZ
Başbakan Erdoğan nöbet yazdı. AK Parti Genişletilmiş İl Başkanları’nın geçen hafta yapılan toplantısındaki hitabesiyle, “Kürt kardeşler”ine, “terör örgütüne karşı dimdik durma” nöbeti.
Şöyle:
“Şimdi benim Kürt kardeşim soruyor, ya ne istiyorsun kardeşim, onu söyle? Bırak sen şu bölücü terör örgütünün ağzını, bırak sen onların siyasi temsilcilerinin ağzını, sana yapılmayan ne var ya, bunu söyle. Batıda olup da sende olmayan ne var? İstihdam diyorsan onun vebali sende. Niye? Çünkü sen girişimcinin, yatırımcının Güneydoğu’ya, Doğu’ya gelmesine katkıda bulunacaksın değerli kardeşim. Niye? Bölücü terör örgütünün karşısına sen de dikileceksin, dimdik duracaksın, bak oraya o zaman girişimci nasıl geliyor, orada yatırım yapmaya nasıl başlıyor.”

Konuşmadaki yarı paylayan tonu, Başbakanımızın belagatinin vazgeçilmezi sayarak üstünde durmayalım, içerikteki meselelere geçelim. Kürt illerinde istihdam mı yok? Vebali Kürt kardeşlerin. Niye? Çünkü yatırımcının gelmesini önemsememiş, “bölücü terör örgütünün karşısına” dimdik dikilmemiş.

11 Aralık 2012 Salı

MEŞKLER - Söyleşi bağ-ları



Yürümek iyi bir söyleşidir. Yolla, kentle, ışıkla, karanlıkla. Söyleşmek iyi bir yürüyüştür, ruhun açıklarına, gizlilerine.


**

Söyleşmek, bağlanmaktır. Bağlarla yürür söyleşi.

Bağdır yüz. Ses. Koku. Söz, en son.

Söyleşi, sözden önce yüzdür.
Yüz yüze oluş. Yüzlerin bakışması.

Hep bir “yüzleşme”dir söyleşi, yüzlerin birbirine açılışı. Söyleşi her şeyden önce yüzdür.

9 Aralık 2012 Pazar

Düş Ötesinden Gelen



Kalkıp geldi
Kendi ıslığının peşi sıra
Kendi gülüşüne yaslanmış
Ağzında kendi mührü

Hiç olmadığı kadar bütün gördüm onu
Hiç olamayacak kadar
Düşleri, düşlemleri beraberinde
Söyledikleri, söylemedikleri...

Sırrını sordum; dedi
"Dilin geçti çağı benim için. Eksiğin ve fazlanın sadece yaşam içindedir anlamı, sadece yaşayan için, sadece yaşayanın içinde."

Nasıl işitiyorum seni? Böyle, sözsüz, sessiz, varlıksız? Nasıl mümkün yok gibi var olmak?

Son sözleriydi: 
"Senin yaşamının tamlanan yerlerindeyim ben
Süreğen acısıyım yitim bilincinin
Kardeşliğimizin mirasıydı
Sen daha uzun kullanacaksın
Ölümü."

...

Devamı değil, öncesi de değil, ama birlikte bu da, buyrunuz:

Ziyaret

7 Aralık 2012 Cuma

Ölen ölür, kalan kârlar bizimdir!



İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi kayıtları şöyle:

Kasım ayında en az (yani saptanabilen) 82 işçi hayatını kaybetti.

En çok kayıp inşaatta. 36 işçi ölmüş. Şahlanan sektörü ya memleketin, zenginliğin kaynağı ya, kayıtlara geçmiş 36 işçinin payına ölüm düşmüş bu ahlaksız zenginleşmenin motor sektöründe.

Maden ve metal işlerinde 20 işçi can vermiş.

Tarım, çimento-cam ve enerjide dörder, ağaç, nakliye ve haberleşme sektörlerinde ikişer, gıda, deri, tersane, büro, sağlık, konaklama ve belediye sektörlerinde birer işti.

Bu ölümlerin “kaza” olarak nitelenecek hiçbir yanı yok. “Bunlar cinayettir” diyenler yerden göğe haklı. Hiçbir metafor yok bu sözde, düpedüz cinayet, misal:

5 Aralık 2012 Çarşamba

Ombudsmanım var adalete karşı!


Kamu baş denetçimiz çok başarılı oldu. 
O, ombudsmanlığın bir mitolojiden 
öteye gidemeyeceğini 
birkaç günde, 
birkaç sözle kanıtladı.



Ombudsman bir mitolojidir. Zembilli Ali Efendi’nin bile bulaştırıldığı bir mitoloji. Uygulayan ülkeler var, işe de yarıyor ya oralara baktığımızda şunu göreceğiz: Parlamentolar güçlüdür. Yani yürütmenin aklından geçenler bir ucundan taslak, tasarı filan olarak girip, öbür ucundan kanun, kanun hükmünde kararname olarak çıkmaz. Kendi “bağımsızlığı”na da, bağımsız kurumların bağımsızlığına da kıskançça sahip çıkar.
Oralarda güçler ayrılığı sadece yürütmeyle yasama arasında değil, yargıda da sağlanmıştır. Yani yargısal kurumlar “bağımsızlık” denilen şeyi pek kağıt üzerinde ve politik söylemde bir güzel laf olarak değil, varlıklarının kanıtlayıcı boyutu olarak taşırlar, korurlar. Öyle yürütmenin ya da yasamanın yetkilileriyle konuşup karar almazlar, vermezler.

30 Kasım 2012 Cuma

MEŞKLER: Yoğurt, barış ve gizli mahkeme



Barış içinde yok olunmaz.
Barış içinde bir arada yaşama başarılmamış bir iş değildir; tüm çatışmalara rağmen birçok toplumun barış içinde bir arada yaşam örneği oluşturduğunu söylemek mümkün, hem tarihte hem bugün. Fakat barış içinde yok olma mümkün değil. Kimseden barış içinde yok olmasını isteyemezsiniz. İsteseniz de başaramazsınız.
Bir ülkedeki birçok sorunun aslı budur:

29 Kasım 2012 Perşembe

İstanbul'un içinden felsefe sesi geliyor

Haydi, "Demokrasiler Çağında Uygarlık Konferansı"na




İstanbul'a felsefe sözü var. 
İstanbul'da felsefe sözü var. Fakat felsefe sadece söz değildir. 


İstanbul'un içinden felsefe sesi geliyor. 


Dost sesi. Bilgi dostu. Bilme dostu. Çünkü felsefenin sözü var. Dostun sözü var. 
Felsefe sestir. Birbirinin içine giren sesler, birbirini izleyen sesler, birbirinin boşlukların dolduran sesler, birbirine boşluk bırakan, yaratan sesler. Karşılıklı sesler. Karşı be karşı çıkarılan sesler. İstanbul'da üç gün boyunca bu sesleri duyacağız. "Demokrasiler Çağında Uygarlık Konferansı" 30 Kasım Cuma günü başlıyor. 

Felsefe yüzdür de.

Birbirine dönmüş yüzler. Birbirinden dönmüş yüzler. Bir ufka bakan yüzler. Çok ufka bakan yüzler. Yere, göğe, karşıya, geriye bakan yüzler. Konuştuğuna bakan yüzler. Dinlediğine bakan yüzler. Seslendiğine bakan yüzler. Ses verene bakan yüzler. Sözle, sesle değişen, dönüşen, içinden yeni sözler, sesler, yazılar geçen yüzler. 

İstanbul üç gün boyunca bu yüzleri ağırlayacak.

Bu yüzleri: 
Gianni Vattimo, Joan Copjec, Jodi Dean, Frederic Neyrat, Alain Brossat, Bernard Stiegler, Thomas Metzinger, Jean-Luc Marion, Jean-Luc Nancy, Giorgio Agamben, Joan Copjec, Jean-Luc Marion, Bernard Stiegler, Gianni Vattimo....

Ağır yüzler. Sesleri, sözleri olan yüzler. Ağırlanacaklar, çünkü felsefenin yüzü, sesi ve sözü bir bedene bağlıdır; en sonunda uçup gitse de ve en sonunda bize bir isim ve bir metin kalsa bir beden. Ağırlanması gereken bir beden. 

Bu ağır işi üstlenenler: Volkan Çelebi, Murat Erşen, Ahmet Soysal...

Kurumlar var bir de, düzenleyiciler: Bakırköy Belediyesi ve MonoKL Yayınları

30 Kasım Cuma, 1 Aralık Cumartesi,  2 Aralık Pazar ve 3 Aralık Pazartesi günü "Demokrasiler Çağında Uygarlık Konferansı" var. 

Bir yerde bu konferans:


WOW Istanbul Hotels & Convention Center 



Nasıl giderim diyorsanız, işte yol: 

Demokrasiler Çağında Uygarlık Konferansı için Kadıköy, Bakırköy ve Beşiktaş'tan sabahları konferans merkezine servisler kaldırılacaktır: 
Monokl @MonoklYayinlari
Sabah 8.30'da Beşiktaş'ta, Üsküdar İskelesi'nden kalkacak 3 otobüsle ilgili iletişim için: 0 507 565 24 81.
Monokl @MonoklYayinlari
Sabah 8'de Kadıköy'de, Beşiktaş İskelesi'nden kalkacak 3 otobüsle ilgili iletişim için: 0 537 232 22 13.




Program bu da:

30 Kasım Cuma/ November 30 Friday/ Vendredi 30 Novembre

10.00
Açılış Konuşması/ Opening Speech/ Discours d'ouverture
10.30-12.00
Gianni Vattimo

12.00-13.00
Öğle Yemeği/ Lunch/ Pause déjeuner

13.00 – 14.20
Joan Copjec
Sexual Compact
Cinsel Sıkışma/Sözleşme

Jodi Dean
From the Dictatorship of the Proletariat to the Sovereignty of the People
Proletaryanın Diktatörlüğünden İnsanların Egemenliğine

14.20 – 14.30
Kahve Molası/ Coffee Break/ Pause-Café

14.30 – 16.00
Açık Oturum/ Open Session/ Table-Ronde
Kapitalizme Başkaldırının Mantığı ve Mekanizmaları: Felsefenin Yeni Bir Konumuna Doğru?
The logic of revolt against capitalism and its mechanisms: Toward a new position of philosophy
Logique et mécanismes de la révolte contre le capitalisme: Vers une nouvelle position de la philosophie?

Moderator: Nami Başer
Giovanni Vattimo, Frederic Neyrat, Alain Brossat, Joan Copjec, Jodi Dean, Bernard Stiegler, Thomas Metzinger, Jean-Luc Marion

16.00 – 16.20
Kahve Molası/ Coffee Break/ Pause-Café

Alain Brossat, Bernard Aspe, Erich Hörl, Giorgio Agamben, Jean-Luc Nancy, Volkan Çelebi, Murat Erşen, Ahmet Soysal, Emre Şan, 

16.20 – 17.40
Alain Brossat
Le paradigme El Aswany: La révolution égyptienne
El Aswany Paradigması: Mısır Devrimi

Fredric Neyrat
C/AP. Eléments pour un Antagonisme Vital –
C/AP – Yaşamsal bir Çatışkı için Öğeler

17.40 – 17.50
Kahve Molası/ Coffee Break/ Pause-Café

17.50 – 19.20
Açık Oturum/ Open Session/ Table-Ronde
Açık Oturum: Politik Ekonomi, Teknik ve Küreselleşme: Felsefe ve Yeni Komünizm
Political economy, technique, globalisation: Philosophy and New Communism
Economie politique, Technique et Mondialisation: La philosophie et le nouveau communisme

Moderator: Nami Başer
Bernard Stiegler, Jean-Luc Nancy, Bernard Aspe, Jodi Dean, Erich Hörl, Gianni Vattimo, Volkan Çelebi


1 Aralık Cumartesi/ December 1 Saturday/ Samedi 1 Decembre

10.00 – 11.20
Özgür Platform/ Free Platform/ Platform libre
Monokl ve Türkiye’de Felsefe.
Düşünürlerin Yeni Kitaplarını Tanıtımı/İmzalaması
Monokl and Philosophy in Turkey. The presentation/signing of the new books by thinkers
Monokl et Philosophie en Turquie. Séance des signatures-présentations de nouveaux livres des penseurs



11.20 – 11.30
Kahve Molası/ Coffee Break/ Pause-Café

11.30 – 13.00
Açık Oturum/ Open Session/ Table-Ronde
Özne, Tinsellik ve Arzu: Felsefe ve Uygarlığın Sınırları
Subject, Spirituality and Desire: Philosophy and the Limits of Civilisation
Sujet, Spiritualité et Désir: La philosophie et les limites de la civilisation

Moderator: Emre Şan
Joan Copjec, Jean-Luc Marion, Gianni Vattimo, Jean-Luc Nancy, Giorgio Agamben, Ahmet Soysal

13.00 – 14.00
Öğle Yemeği/ Lunch/ Pause déjeuner

14.00 – 15.30
Jean-Luc Marion:

15.30 – 16.10
Ahmet Soysal:

16.10 – 16.30
Kahve Molası/ Coffee Break/ Pause-Café

16.30 – 18.00
Bernard Stiegler
Relire l’idéologie allemande et repenser l’idéologie après la révolution conservatrice
Alman İdeolojisini Yeniden okumak ve Muhafazakar Devrimden Sonra İdeolojiyi Yeniden Düşünmek

18.00 – 19.30
Açık Oturum/ Open Session/ Table-Ronde
Teknoloji, Medya ve İktidar: Felsefe ve Zamanın Ruhu
Technology, Media and Power: Philosophy and the Zeitgeist
Technologie, Médias et Pouvoir: La philosophie devant le “Zeitgeist”.

Moderator: Nilgün Tutal
Erich Hörl, Bernard Stiegler, Thomas Metzinger, Volkan Çelebi, Gianni Vattimo, Alain Brossat, Jean-Luc Marion




2 Aralık Pazar/ December 2 Sunday/ Dimanche 2 Decembre

11.00 – 12.30
Giorgio Agamben

12.30 – 13.50
Thomas Metzinger
Being No One: Towards a realistic anthropology for political theory
Hiç Kimse Olmak: Siyaset Teorisi İçin Gerçekçi Bir Antropolojiye Doğru

Bernard Aspe
Soleil noir: vers un renouveau de la dialectique matérialiste
Kara Güneş: Maddeci Diyalektiğin Bir Yeniden Doğuşuna Doğru

13.50 – 14.50
Öğle Yemeği/ Lunch/ Pause déjeuner

14.50 – 16.10
Volkan Çelebi
The birth of a new space: Being-in-the-internet
Yeni bir mekanın doğuşu: İnternet-te-olma

Erich Hörl
Towards a General Ecology: An Emergent Paradigm
Genel Bir Ekolojiye Doğru: Baş Gösteren Bir Paradigma

16.10 – 17.40
Jean-Luc Nancy
Quelques affirmations simples pour le temps qui vient
Gelmekte Olan Zaman İçin Bazı Basit Olumlamalar/Önesürümler

17.40 – 18.00
Kahve Molası/ Coffee Break/ Pause-Café

18.00 – 19.30
Açık Oturum/ Open Session/ Table-Ronde
Yazı, İmge ve Mekan: Felsefeden Edebiyat ve Sanata
Writing, Image, Space: From Philosophy to Literature and Art
Ecriture, Image et Espace: De la philosophie à la littérature et à l’art

Moderator: Ahmet Soysal
Bernard Stiegler, Jean-Luc Nancy, Jean-Luc Marion, Giorgio Agamben




3 Aralık Pazartesi/ December 3 Monday/ Lundi 3 Decembre

10.00 – 11.15
Bir Diyalog: Jean-Luc Nancy ve Giorgio Agamben
A Dialogue: Jean-Luc Nancy and Giorgio Agamben
Une dialogue: Jean-Luc Nancy et Giorgio Agamben

11.15 – 11.30
Kahve Molası/ Coffee Break/ Pause-Café

11.30 – 13.00
Açık Oturum/ Open Session/ Table-Ronde
Demokrasi, Hukuk ve Komünote Felsefe, Toplum, Aşk, Dostluk
Democracy, Right and Community: Philosophy, Society, Love, Friendship
Démocratie, Droit et Communauté: La philosophie, la société, l’amour, l’amitié

Moderatorler: Nami Başer, Ahmet Soysal, Volkan Çelebi
Jean-Luc Nancy, Giorgio Agamben, Bernard Aspe, Fredric Neyrat, Erich Hörl

13.00
Kapanış/ Closing/ Clôture

28 Kasım 2012 Çarşamba

Tarihin ağır kapağı: Ecdadın ezdiği yurttaşlık


“Tarih aşırı bir güç kazanırsa 
yaşam parçalanır ve soysuzlaşır, 
bu soysuzlaşma sonunda ise tarihin 
kendisi de yeniden soysuzlaşır.”
Friedrich Nietzsche



İşçilerin suyla, elektrikle, taşla, ateşle ölümlerden ölüm beğendiği bir yıl geçirdik. Dizginsiz kalkınmacılığın (Deyim Arif Dirlik’ten) böyle şeyleri normalleştirdiği yerde lafı mı olur insanın? Nihayet geçen hafta Samsun’da beş işçi, 300 tonluk kapağın altında ezildi. Biraz üzüntü, biraz kınama, biraz kızgınlık, sonra unut gitsin.
Böyle şeylerin yerine her 15 günde bir yükselen bir büyük “mevzu”yu konuşuyoruz. Bu haftaki payımız tarihten.
AT SIRTINDAKİ ECDAD
Başbakan tarihi pek seviyor. “Muhteşem Yüzyıl” dizisini yerden yere vurdu, yönetmenini ve yayınlayan televizyonun sahibini kınadı. İş bununla da kalmayacak, yargı kararı beklediğini söyledi.
Erdoğan’ın 46 yıllık iktidarının “30 yılını at sırtında geçirmiş” yani öyle haremdi, eğlenceydi, aşktı, meşkti filan, bu işlere pek zaman ayırmamış olduğunu iddia ettiği 2. Süleyman’ı şedit bir dille ve yargı tehdidi eşliğinde sahiplenmesinin olası anlamlarını aramaya çalışalım.

25 Kasım 2012 Pazar

Haydi paşalar Galatasaray'a



Gerçek 12 Eylül iddianamesi 
Cumartesi Anneleri’dir. 
Kenan Evren ve hempalarını 
mahkum ettirmek isteyen 
ya paşaları Galatasaray’a getirir, 
ya anneleri duruşmaya götürür.


Türkiye, açık davaların ülkesi. Açık yaralar gibi. Kapanmayan davalar.
400 haftadır her cumartesi Galasataray Lisesi’nin önünde bazı insanlar oturuyor. Ellerinde fotoğraflarla. Kayıplarını arıyorlar. Yas tutma hakları bile ellerinden alınmış. Devletin güvenlik güçlerinin alıp vermediği kayıplarını arıyorlar. Oğullarını, kızlarını, kardeşlerini, sevgililerini, yoldaşlarını.
Ağır bir kötülüğün mağdurları onlar; Türkiye Cumhuriyeti devleti yönetimine el koyan 12 Eylül cuntasının topluma karşı suçlarının mağdurları. İnsanlığa karşı suçların.
Kayıplarının akıbetini öğrenmenin yanında bir istekleri daha var:
Bu suçları işleyen kişilerin yargılanması. 12 Eylül generallerinin tesis ettiği “yeni nizam”da “suç” değilmiş de sıradan devlet faaliyetiymiş gibi algılanan işkence, kaçırma, kaybetme, sokak ortasında kurşuna dizme suçlarının yargılanmasını. Hem tek tek kendi kayıp sevgilileri için, hem de aynı akibete uğramış yoldaşları için. Kendileri de, kayıp sevgilileri gibi, uzun yıllar “terörist” muamelesi gördüler, zaman zaman yükselen destekler, devletin ilk kaş çatmasında, olmadı gazında, olmadı kurşununda geriledi. Yalnız kalmak, “bir avuç” kalmak onları yıldırmadı. Israr ve inatla talepleriyle gelip oraya oturdular.
O talepler, açık bir davanın açık iddianamesidir. Evet, Cumartesi Anneleri, gerçek 12 iddianamesidir. Gerçek duruşma da oradadır. 12 Eylül’ün kurumlaştırdığı gözaltında kayıp, faili meçhul ve yargısız infazların deşifre edilmesi, sadece faillerinin ceza alması açısından değil, mekanizmanın kullanılamaz hale gelmesi açısından da 12 Eylül’e karşı açılacak bir davanın gerçek zemini olurdu. Bu yapılmadı.
Bu yapılmadı ama 12 Eylül’e bir dava açıldı. Şu günlerde Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya adlı eski generaller yargılanıyor. O davanın en önemli eksiği, giderilmediği taktirde her şeyi berbat bir ortaoyunu görüntüsüne sokacak eksiği, iddianamesinin yokluğudur. İçinde Cumartesi Anneleri olmayan bir iddianame, olsa olsa 12 Eylül’ü aklama işini görebilir.
Sözü uzatmaya gerek yok.
Cumartesi Anneleri gerçek 12 Eylül iddianamesidir. 12 Eylül davasındaki “insanlığa karşı suç” eksikliğini tamamlayan gerçek iddianame. 12 Eylül’ü yargılıyorum diyorsanız, ya Kenan Evren ile Tahsin Şahinkaya paşaları ve onların zehirli emirlerini uygulayan devlet çetelerini toplar getirirsiniz bu meydana, ya da bu “anne”leri alıp duruşmaya katarsınız.
Son bir söz: Cumartesi Anneleri’nin yalnızlığı, 12 Eylül’ün kurduğu toplumsal düzenin başarısını gösterir. Paşaların ve adamlarının kibri ve küstahlığı da bunu bilmelerinden olsa gerek; savcısıyla, toplumun çoğunluğuyla, her tür suçu görmezden gelmeyi başarabilen toplum değil miydi zaten onların hayali? 
(24 Kasım 2012 Radikal)

21 Kasım 2012 Çarşamba

Güzel Uçurum



1

Güzel uçurum
Sözün yosunuyla kaplı
Çoktan solmuş yosun

Bir düşüş kalmış canlı

İlk ve son çığlık
İç içe, düşerken
Boş göğe