31 Temmuz 2015 Cuma

Barışın kimi var?

Dokunulmazlık deyince, gülmek mi lazım, ağlamak mı bilmiyorum. 

Tarihin tekerrürü fars olur, demeyeceğim. Marks kusura bakmasın, Amerikalılar için yazdığı o cümleler hâlâ Amerikalılar için doğru olabilir fakat buralarda ikinci de, üçüncü de, dördüncü de trajedi. Buralarda fars olarak bir Kelile ve Dimne var, gerisi fazla acı.

Az eskiye gidelim. Uğursuz bir yıla. 2012’ye…

27 Temmuz 2015 Pazartesi

Priamos’un gözyaşları

Sınır durumda yaşıyoruz. “Sınır”larda olan bitenler değil sadece mesele, her yerde, “merkez”lerde en sınır durumlar yaşanıyor. Ve bir de sınırdayız yine. 


Tanrılar, acıma bilmezler. Yarı tanrılar da. 
Yaşlı kral Priamos, oğlu Hektor’un, o öleceğini bile bile Akhilleus (Aşil) ile dövüşmeyi göze alan kahramanın cesedini vermeyen (çünkü "düşman"dı) Akhilleus’un çadırında, cesedi alıp gömebilmek için, oğluna son ve tanrıların emri olan görevini yapabilmek için diz çöküp ağlarken, belki de Akhilleus’un diğer yanına, yarı insan yanına seslenmeye çalışıyordu. Başardı da. 
Fakat bir başka yarı tanrı, kendisini tam tanrı olarak kuran tanrı, devlet, böyle yapmaz. Dersim jenositi günlerinde Seyit Rıza, oğlundan, 17 yaşındaki Resik Hüseyin'den önce asılmak ister. Devlet yapmaz. Çünkü yok etmek istediği bir halkın önderleriydi. Sonraya bırakır dağların acılı ve vekur bilgesini. Seyit Rıza, oğlunu idama uğurlar acı içinde, kendisinden önce. Devlet, acı üstüne acı yaşatmayı seçmiştir. Öldürmek yetmemiştir. Öldürmek devlete yetmez çoğu zaman.

Devlet şirktir!

Krallar acıma bilmezler. Hüküm, acıya duyarsızdır. Kral Kreon, hikayeye göre, Polyneikes’in cesedinin gömülmesini yasaklar. Çünkü "hain"dir. Kral yasağı, devlet yasağı, kim girişebilir aksine. Fakat Antigone, kralın yasasına karşı çıkar. Kardeşini gömer. Tanrıların emridir gömmek. Kreon, Antigone’yi hapsettirir. Sonradan, kararını değiştirdiğinde, Antigone artık ölmüştür.  Antigone yasağı çiğnediğinde ölümü göze almıştı, Kreon kararından döndüğünde, artık çok geçtir. Antigone ölmüştür.
Devlet, şirk kabul etmez, diyor şimdiki iktidarın akıldaneleri. Teorisyen diyorlar. Devletin dediği olur, ne tanrının yasaları, ne insanın yasaları onları durdurur. Devlet, şirktir çünkü. İnsanlar, yaşlı Priamos gibi kimi ağlayarak, kimi Antigone gibi ölümü göze alıp direnerek, ölülerine sahip çıkmaya çalışırlar.

Düşman isek de...

5 Eylül 1959 tarihinde Kilisli Hüseyin Erikcan, Başbakan Menderes’e bir telgraf yollar. Buyrun:
 “Kardeşim Mustafa Erikcan 6 gün evvel Kilis’in Leylik karakolu mıntıkasında mayınlı sahada yaralanmış, iki gün müddetle beni kurtarınız diye feryat ettiği halde vazifeliler tarafından kasten çıkarılmayıp ölüme terkedilmiştir. (Çünkü "kaçakçı"dır devlete göre... at) Şimdi de herkesin gözü önünde cesedi köpekler tarafından parçalanmaktadır. Mayınlı sahadaki ikramiye için çıkaran vazifelilerin şu tutumunu harp sahasında dahi görmek mümkün değildir. Memleket milattan evvelki bu mezalimin tekerrürünü dehşet içinde seyrediyor. Hiç olmazsa cesedin bize teslimi yolundaki yalvarmalarımız da semere vermiyor. Adalet bu mudur insanlık bu mudur. Demokrasi ve memleket ile nefsimizi size bu feci muameleler için mi teslim ettik. Müdahalenizi ve eğer düşman isek de ölümüzün bize teslimini intizar ediyoruz.” (Fikret Otyam’ın Mayınlı Topraklar Üzerinde adlı kitabından.)

Amed'den Gazi'ye


Babalar, kız kardeşler, erkek kardeşler sevgili ölülerini gömmek için çok gözyaşı döktü, çok can verdi. Yarı tanrılar, krallar, devletler bu işlerde hep ayak diredi. Onlar iktidarlarının sadece yaşayanlar üstünde olmasına, sadece yaşam üstünde olmasına bile lazım gelmezler, ölüm üstünde, ölenler üstünde, ölüm üstünde de olmasına dikkat buyururlar. Ölüleri vermemek, yakın dönemde de bir yönetim usulüdür. Gözaltında kayıp demek bu demek. Vedat Aydın’ın cenazesine katılanların üstüne ateş açmak bu usulün rutiniydi. 
Şimdi Gazi Mahallesi’nde tutulan, defnine izin verilmeyen, yargısız infazla öldüğüne dair karine bulunan Günay Özarslan'ın cenaze de bu usulün son emri. Yarı tanrıların, kralların, devletluların kaç bin yıldır yaptığı gibi. Mustafa Erikcan’ın dediği gibi “milattan evvelki bu mezalimin tekerrürünü” izliyoruz. Ağlasak kar eder mi, bilmiyoruz.

Gebze çayırında bir imparator cesedi

Kralların bedeni, cesedi de hep tartışılmıştır. Bir ölmediği varsayılan muktedir cesedi, bir de ölümlü yanları. Bu ölümsüzmüş gibi yapan beden, elbet ölür. 
2. Mehmet, Fatih, Gebze çayırındaki çadırında öldüğünde, bir şey olur. Askerleri, maiyeti, hizmetkarları, cesedi bırakırlar. Kavgaya tutuşurlar. İstanbul’a koşarlar. Çatışmalar, yağmalar, katliamlar olur. Kardeş katlini yasa haline getiren bu kudretli imparator, tanrının yeryüzündeki gölgesi, İstanbul’un fatihi, nice gün sonra gömülecektir. 2. Mehmet’in başına gelen, kralların insanların başına getirdiğinin kendi emrindekiler tarafından kendisine uygulandığı nadir örneklerden biridir. Sebebi, “iktidar değişimi”nin savaş dışında bir yolla yapılmasının bilinmediği bir siyasal iklimdir büyük ihtimalle. İktidar değişikliğinin “sandık”la yapıldığı yerlerde, böyle şeyler görülmez. Sandık, iktidara gelmenin yolu olduğunda, iktidardan gitmenin de yolu olmalıdır derler. Öyle olmadığında, ortaya çıkan manzara Gebze çayırında 2. Mehmet’in başına gelenlerin de içinde yer aldığı kaoslardan ötesi değildir. Kaostan iktidar çıkar sananlar yanılmıyor olabilirler, ama kaostan iktidar gider diyenler de yanılıyor değiller. Yarı tanrılar, krallar, mukaddes devletçiler çok kazandılar diye hep kazanacaklarını sanıyorlar.

Geçen iktidar saflarından biri söylüyordu “Rüzgar eken fırtına biçer” diye. Fırtına ekmekte bir sakınca görmeyişleri neyin nesi peki? Devletlerin Aşil topuğu, yaptıkları zulüm değil midir? Bu yüzden “Zulmün artsın” demezler mi Anadolu’da? 

22 Temmuz 2015 Çarşamba

Bir yönetim tekniği: Katliam!


Katliam, bir yönetim tekniğidir. Türkiye tarihi böyle diyor.

Sosyalistlere çok saldırı oldu Türkiye’de. 16 (1978) Mart katliamı bunlardan biri. Katliam, sadece sol bir grubun imhasını hedeflemiyordu kuşkusuz; sol-sosyalist fikirlerin öğrenciler arasında dolaşıma girmesini de engellemeyi umuyordu. Daha açık bir ifadeyle, öğrencilerin sol-sosyalist fikirler ya da kişiler gezmesinin ölümcül olduğunu bilmeleri isteniyordu. Bir çok katmanlı mektuptu yani. Ne şaşırtıcı değil mi, hiç aydınlatılamadı. Tüm failleri ortadayken. Faillerinden biri devlet eliyle kahramanlaştırıldı bile. Şu ülkücü seri katil Abdullah Çatlı. (Türkiye'de seri katil çıkmıyor diye hayıflananları anlayan var mı?)

Ondan bir yıl önceki kanlı 1 Mayıs (1977) benzer özellikler içerir: O da faili meçhul kaldı. Onda da işçi sınıfıyla sol-sosyalist fikirlerin, kişilerin, örgütlerin buluşması hedef alınmıştı. Orada da mektup aynı şeyleri söylüyordu. Öldürerek, ölürsünüz diyordu. Dediğini yapıyordu yani. Yaptığını diyordu.

Katliamların bir siyasal-sosyal yönetim tekniği olması devletin şanındandır. Devletler çünkü, sadece TC değil, devletler kanla kurulur, kanla yönetilir. “İrfanla yönetim” işin kandırmacasıdır, ta ki devlet irfana icbar edilebilsin. Bugün iyi kötü demokrasi var olan yerler, hep bu “irfan”a zorlanmış devletlerdir. İşçi sınıfı ve onun organizasyonları, müttefikleri zorladılar. “Neoliberalizm” denilen şey, sol sosyalist mücadeleler tarihiyle işçi sınıfının elde ettiği kazanımların bir bir geriletilmesi, çökertilmesidir. Batıda bu hak geriletmesini, bu sınıfsal çökertmeyi katliamlarla yapamıyorlarsa henüz, o mücadelelerin sonucu olarak demokrasi çıtasının biraz yüksekte oluşundandır.

Buralarda katilamlar hâlâ bir yönetim tekniğiyse bir buçuk sebebi var: “Kürt sorunu”nun çözümünde, yani Kürtlerin hiçbir isteğini vermeden çözümünde uzun süre etkili bir yol olduğuna inanıldığı için. Uzun süre inanıldı çünkü, Kürt ölünce pek bir şey ölmüş olmuyordu. (33 Kurşun, buna ağlıyordu. Mustafa Muğlalı, Kenan Evren’le Tahsin Şahinkaya gibi “cezası kesinleşmeden” aramızdan ayrılmıştı. Ölüsüne Demirel’den Erdoğan dönemine kadar hep sahip çıkıldı, herkes sahip çıktı.) Katliam yapıp “terör örgütü”ne yıkmak kolay işti. Kamuoyu da inanmaya hazırdı çünkü Kürt’ün payının azalması, “kamuoyu”nun payının artması demekti. Sömürge mekaniği basittir daima. Bu bir sebebin yanında bir de buçuk sebep var: Yapılmış katliamların aydınlatılmasına yönelik mücadele, 12 Eylül öncesindekiler dahil, 12 Eylül darbesinin resmi sistematik katliamları eşliğinde öyle geriletildi ki, sol-sosyalist yeniden kendisini toplaması, hesap soracak kadar güçlü biçimde toplaması bir daha mümkün olmadı.

Son yıllarda, “Kürt sorunu”nun çözümü konusunda Kürt hareketinin açtığı siyasal alanda imkanlar güçlendikçe, katliamcı siyasete karşı tepki de güçlendi. Sadece Kürtler arasında değil, Türkler arasında da. Roboski örneğin, sadece CHP tabanında değil, AK Parti tabanında da yoğun tepkilere yol açtı.
Suruç saldırısı, işte bu fikirlerle insanların buluşmasına engel olma tekniğinin son uygulamasıydı. Öldürüldü sanılan devrim fikrinin, yalnız kalması halinde baş etmesi daha kolay olacak sanılan Kürt hareketinin, küçük, dağınık ve birbiriyle de kavgalı gruplar olarak kalmaları halinde sorun olmayı bırakın, devletin işine de yarayacak olan sol-sosyalist grupların buluşması, devlet için tehlikelidir. AK Parti iktidarı dönemlerinde de hep bu buluşma anlarına ve yerlerine çok sert saldırıldı: Üniversitelilerle işçilerin, işçilerle sendikacıların, Kürtlerle herkesin buluşması en çok gaz, cop, tazyikli su alan noktalardı. Anlaşılan, eski katliam teknikleri, yeni siyasal süreçlerin sevk ve idare edilmesinde çok kullanılacak.

Bu saldırının aydınlatılmasını istemek, işte bu pis kanlı tarihi tersine çevirmek, devleti geriletip demokrasi çıtasını yükseltmeyi istemektir. Suruç katliamıyla Roboski, Sivas katliamı, Maraş katliamı, kanlı 1 Mayıs ve 16 Mart katliamı arasında bir bağ var. Devlet bağı. Demokrasi bağı. Bu katliamın aydınlatılmasını istemek, 33 Kurşun kolaylığıyla insan öldürmeye, Sivas yangınına karşı çıkmayı sürdürmek demek. Solcuların, sosyalistlerin, Kürtlerin öldürülmesiyle düzeni ayakta tutmaya hayır demek. Asıl yeni Türkiye bunu istemekle mümkün, bir yeni Türkiye mümkünse. Suruç bize, “yeni Türkiye” diye caka satanların ne kadar eski olduğunu gösterdi. Kanla. 

Kürtlere ve sosyalistlere yönelik katliamların hesabı verilmezse, daha çok Kürt ve sosyalist ölür zannedip dert etmeyenler, sevinenler var bir de: Boş slogan olmadığı 1000 defa kanıtlandı: Susma, sustukça sıra sana da gelecek! Sırasını beklemenin en zalim yolu değile bile en aptalca yolu olabilir bu sevinç!

21 Temmuz 2015 Salı

Suruç Mektubu

Takatim yok uzun lafa.

Güvenlik açığı mı var? Hayır, güvenlik fazlası var: Birilerinin aklındaki toplum tasarımı gerçekleşsin diye uygulanan güvenlik tedbirleri, o tasarıma uymayanları yok etmeyi emrediyor. Bu emri kimi zaman açıkça verip uyguluyorlar, kimi zaman kapalıca. Roboski açık, Suruç kapalı uygulamaya örnektir o kadar. Mesele güvenlik fazlasıdır: Asker, polis, istihbarat ve vekil savaşçılar, çok ama çok fazladır. Bu fazlalık, işte böyle yazılar yazıyor. Mektuplar. Suruç, bir mektuptur. IŞİD’den mi? El yazısı benziyor ama o kadar. Elinden tutulup yazdırılmış çocuk kadar.



Suruç’un seçilmesinde özel sebepler var. Sebeplerden biri, elbette Kürdistan’da oluşudur. Tıpkı Kobani’nin seçilmesindeki gibi. Suruç’un seçilmesindeki sebeplerden ikincisi, birinciyle özel bir bağlantı içerir: Kürdistan’da olan bitenlere katılma, müdahale, eklemlenme, hiç değilse, en azından, anlama, görme arzusu, bu aşırı güvenlikçi akıl için bir tehdittir… Anarşistler, sosyalistler, komünistler, “Kürt olmayan”lar olarak Kürdistan’da olan bitenlerle eklemlenirse, Kürt anarşistler, Kürt sosyalistler, Kürt komünistlerle buluşursa, aşırı güvenlik gerektiren akıl harekete geçer: O akla göre çünkü Kürtler, a) devlete ve onun partilerine itaat ederlerse b) hiç değilse zorluk çıkarmazlarsa, az buçuk taltif edilerek tatlı tatlı asimile edilmeyi hak ederler. Yok etmezlerse, yok karşı çıkarlarsa, yok itirazlarını ortaya koyarlarsa, yok diğer dertli gruplara seslenirlerse, yok “yok” derlerse, asimilasyon için bekleme iyiliği de gerekmez, doğrudan yok edilebilirler. Onlarla temasa geçenlerin payı da aynıdır. Kemal Pir payı. Suruç’taki saldırı, bizatihi böyle bir buluşmaya yönelik bir saldırıydı. Bir çemberin etrafında toplanmış 300 genç bu nedenle hedef seçildi. “Kürt olmayan”lara yazılan kanlı bir mektuptu bu, Kürtlere 40 yıldır yazılan dille yazıldı. “Yeni Kemal Pir’ler istemiyoruz” dedi mektubun sahibi.

Mesele sadece temiz yüzlü pırıl pırıl gençlerin katliyle herkesi acıya sevk etmek değildi yani. Yapan, ne yaptığını gayet iyi biliyordu. “Bundan sonra bu yoldan gidecekler”e “işte yolun sonu” mesajı. Kürdistan’da açılmış bir mektup, Kürtçe okunur öncelikle. Bu saldırının Kürtçesi budur. Türkçesi de budur.

Mesele o gençlerin iyiliği, güzelliği, oyuncakçılığı mı? Ne ilgisi var? Ne saçma bir ağıttır bu? O gençler bir savaşta taraf olmayı seçtiler. Ne yaptıklarını bilmiyorlarmış gibi yapmak ne ayıp! Seçimlerine ateşle cevap verildi. O cevabı beğenmiyorsak, o cevabı verenlerin karşısına aynı cesaretle çıkmak gerekir, yakalarına aynı cesaretle yapışmak gerekir. Hiç değilse o gençlerin anısına saygı duymak gerekir. O kadar cesur değilsek, hiç değilse saçma ağıtlarla anılarına saygısızlık etmemek gerekir.

IŞİD mi? O daha dünkü mesele, yarın da olmayacak zaten. Kaybedecek. O bombadaki mektubu yazmaya IŞİD'in hafızası, tarihi, geçmişi ve geleceği yetmez. O da başkasının oyuncağı olarak orada patladı zaten, oysa patlayan.



Unutmadan. Evet, lanet olsun. Bu genç yoldaşlara uzanan eller kırılsın. Kırılır umarım. Bir yolunu bulup kıralım o elleri. Bu genç yoldaşlara uzanan diller var, beyaz toroslara çamurluk olsun o diller de.

17 Temmuz 2015 Cuma

Cudi Dağı hâlâ yanıyor

Cudi’de yangın var, diyor ajanslar. Bazı ajanslar.
Yangın nedir ne değildir diye bakıyorum, yeni bir kavram öğreniyorum Radikal’in internet sitesinden. “Örtü yangını.” İyi bulunmuş laf gibi, “orman yangını” demememin yolu mu? Hakikaten orman yangını değil de anız yangını gibi “az zararlı” bir şey mi, ne diye bakarken Hürriyet’te bir foto galeri buluyorum. Tuhaf bir galeri, “Cudi yine yanıyor” diyor başlıkta, başka da bir şey demiyor. Eski mi, yeni mi ne belirsiz.

Eski, yeni, derken elbet orman yangınları zamanları geliyor aklıma. Şu 93 konsepti yılları, şu kirli savaş zamanları. Bir adam vardı, bir CHP’li bakan filan. Azimet Köylüoğlu. İlginç konuşma formülleri buluyordu: Ormanları devlet yakıyor diyemeyiz  ama yakıyor ki yanıyor, gibi cümleler bulurdu. Şimdi, yangının tuhaflığını göstermenin yolu belki de hiçbir şey yazmamak yanına kim bilir. Hürriyet’in sitesinde bir haber buluyorum, evet, vermişler işte: “O yangın halen sürüyor.”

Bu yeni “sattırıcı” başlık usulleriyle aram hoş değil. “O yangın” deyince ne anlaşılması gerektiğini anlamam imkansız. Galiba, “eski kuşak”laşmak böyle bir şey… “halen sürüyor” meselesi, internet çağıyla kendini kurtarabilmiş bir başlık, eskiden kızılırdı ama “halen” denilen zaman, bakılan zamanla eşitlenebildiği için güncelleme kabiliyeti olan yerler rahat rahat kullanabiliyor. Hoş, olmayanlar da kullanabiliyor.
“O yangın halen sürüyor” haberinde şöyle bir hal var ama: Aslında önemsiz (örtü) yangını var, zaten beş araç yetmiş müdahale için, fazla abartacak bir hal yok, der gibi. Güzel. Aman abartacak bir şey olmasın. Fakat, o zaman “o yangın” diye meşhurluğa vermek niye? Galiba, “asker orman yakıyor” kaygılarına/iddialarına kendince cevap veriliyor. Asker yaksa, örtü değil başka şey yanar gibi. Asker yaksa, müdahale de edilemez gibi. Asker yaksa, üç beş araç söndüremez gibi. Her halükarda “o yangın halen devam ediyor”u öğreniyoruz, başka da bir şey öğrenemiyoruz.

O garip foto galeriyi hiç çözemedim. Sadece fotoğraflar var. O kadar. Ahan da adresi:
http://fotogaleri.hurriyet.com.tr/galeridetay/37893/2/7/cudi-da-yine-yan-yor
“Cudi Dağı yine yanıyor.” Bugün mü, dün mü, üç yıl önce mi, beş yıl önce mi, 15 yıl önce mi, 20 yıl önce mi? Hep yandı çünkü Cudi. O zamanlarda…

Dağ yandı. Orman yandı. Dağlı, ormanlı ne varsa yandı. Fakat oraların “dağ” yangını, buraların dağ yangınına pek benzemedi. Hiç “ciğerlerimiz” yanmadı mesela! Orman yangınlarını ne sever ama bu “biz”ci medya, ne acıklı, çarpıcılı başlıklar arar bulur. Arar arar ve “ciğerlerimiz”i bulur hemen. Fakat Cudi dağındaki ormanlar pek bu medyanın ciğeri değildir. Ciğersizliğidir. Orada ormanlar yandığında, ağaçlara ağlamayı, kurda kuşa hayıflanmayı bırakın, orada yanan insan görülmedi. Hakikaten insan yandı, bildiğiniz, bildiğimiz. Dolayısıyla “halen yanıyor” olsa da olmasa da Cudi’de yangına dair haberlerin içindeki özen, dışındaki özen, sunumundaki özen sadece bugünkü bir olayın aktarımına ilişkin özeni hep aşar. Askerin, devletin ne yaptığı, ne yapmadığı hep o haberin bir boyutu olarak vardır, haber de haber olacaksa hep o boyuta dair bilgiyi içermek zorundadır. Fakat böyle cümleler sadece boş “dır dır”a dönüşüyor. Çünkü, o dağdaki ormanla Toroslar, Ege ormanları bir değil. Biri “ciğer”le bağlantılı, diğeri demek ki ciğersizlikle!



Bayram günü o ateş kafamda tüttü durdu. Cudi yangını. Yangını büyüten bir de laf yok muydu, sabah sabah. Bayram sabahı. Bayram namazını müteakiben gelen laflar. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sözleri. Bayramlaşma sözleri değil, bayramda potansiyel olarak var sayılan barış kapılarını, köprülerini yıkan sözler. Bildik tüm TC yöneticilerinin, özellikle de 90’ların o karanlık yıllarının mimarlarının çok ezberlediğimiz sözlerinin binbirinci tıpkı basımı. Orman yanıyor deniliyorken bir yandan, “ellerinde kaleşler”, “sivil tarama” filan iddiaları gırla. Zorla oy alındığı iddiası dahil. Biliyoruz bu dili, “vesayet çağı” liderlerinin lafları. Fakat arada bir tehdit var, sistemik bir tehdit:
“Bizim organik bağımız yok. Organik bağın olmayacak tabi, ama inorganik bağınızın olduğu ortada. Bunu bölgede dolaştığımızda görüyoruz. Organik olmasa da inorganik bağınızın olduğunu biz bütün istihbari bilgilerle biliyoruz.”
İstihbari bilgi lafı, boş laf değil. Hiç boşa söylenmez. Kapatma davası sopası. Ve elbet, savaş sopası.
Bildik sopa. Demirel çok severdi, Türkeş çok severdi, Bahçeli çok seviyor, o sopa. Hassasiyet sopası. Buyrunuz:
Çünkü Türk milleti bu konuda da hassasiyetini ortaya koymuştur ve koyacaktır. Buna bir yere kadar sabreder, ondan sonra tabi artık sabrın da bir sonu var. Nihai kararını buna göre verir.
“Türk milleti” kim? İçinde Kürt var mı, yok mu? Yani Erdoğan, “yurttaş demek Türk milletine dahil/ait/bağlı/içinde her neyse olmak demektir” mi diyor? Yani Erdoğan, aynı, tıpkı, tam da genelkurmay başkanlarının tamamı gibi mi düşünüyor? Birgül Ayman Güler’e kim niye ırkçı dedi o zaman? Evet, Erdoğan’ın partisi dahil, o politikacıya “ırkçı” diyenler, şimdi ne diyor? “Kürt”, “Türk milleti”nin içinde mi, dışında mı?
Evet, o yangın devam ediyor hâlâ. Görünüyor. Altına, üstüne bir şey yazmaya da gerek yok. Ediyor işte, ve edecek de bu sözlerden anlaşılan: Çünkü, “sonra tabi artık sabrın da bir sonu var”sa, Türk milleti, nihai kararını bu “hassasiyete” göre verecekse, ben de “Türk milleti”nden olmaya mı bakmalıyım bir an önce? Çünkü bu cümlelerden sonra gelecek cümleyi de biliyorum: Ya sev…
Bahçeli, Erdoğan'a çok kızardı, "Türk milleti" demiyor diye. Tiyatro muydu o? Diyormuş işte ya... Belki de bu tiyatrodur. Her halükarda, "Kürt milleti"nin kaybettiği bir tiyatro.

"Kürdistan" zor iştir, Turgut Uyar'ın şiirinde durduğu gibi durmaz.

2 Temmuz 2015 Perşembe

Süper vali, süper bürokrat, sıradan siyasetçi



Efkan Ala öyküsü Anton Çehov’la başlar, o müthiş Bozkır öyküsüyle, Aziz Nesin’le sürer, parasız yatılılara ilişkin zarif gözlemleriyle: Bozkırın parasız yatılı öğrencisi. Araya Orhan Kemal girer: Murtaza. Bileceksiniz, Bekçi Murtaza. Fakat sonunu Tayyip Erdoğan yazacak.















Roma’da, Osmanlı’da oyun çokmuş ya ikisinin mirasçısı TC’nin de efsanesi çok. “Farklı bürokrat”, misal: Cefakâr öğretmen, vefakâr savcı, kanaatkâr mal müdürü, fedakâr subay, titiz bekçi…
Bir de “farklı mülki amir” var. Her dönem medya birine yapışır. “İşte o!” diye. O hiyerarşiye bakmayan, o Kürt Türk ayırmayan, o fakir zengin gözetmeyen, o doğruyu doğru bildiği gibi yapan, o büyüklerini sayan, küçüklerini seven… Erken ölenlerin efsanesi sürer, en fazla bir kuşak; Gaffar Okkan, Recep Yazıcıoğlu filan…

1 Temmuz 2015 Çarşamba

Cumhurbaşkanının yeni yetkisi


Meclis’in yeni başkanı, seçileceğine kendisi de inanmıyormuş gibi bir heyecan ve sevinçle konuştu. Konuştu ve kendisinin seçilmesinin anlamının ne olduğuna dair, ya da en azından ne olması gerektiğine dair, ya da hiç değilse, kime karşı anlam üretme peşinde olduğuna dair güzel sözler söyledi. Çok güzel. Saray’a selam gibi. Saray'a selam verenlerin yol yürüdüğü kuralı değişmemiş anlaşılan seçime rağmen.
İsmet Yılmaz seçildi. Deniz Baykal seçilemedi.