30 Kasım 2015 Pazartesi

Bir gideriz, bir daha da gitmeyiz


Dêrik yanıyor. Şimdi de, kim bilir kaçıncı defa, Dêrik ateş altında; kim bilir kaçıncı defa Cizre, Silopi, Silvan... gibi.

*
Metin Feyzioğlu, bir cenazelik "terörist" oldu.
Tahir Bey'in ölümü hükümeti bile üzdü, görünüşe göre. Başsağlığı dediler, üzgünüz dediler, rahmet dilediler, vicdan gelme mi desek, politikaların kötülüğüne ayma mı desek, dostlar başsağlığında görsün mü desek? Barolar Birliği Başkanı'nı da üzdü, kalktı Diyarbakır'a gitti, tepki göreceğini bile bile, tabut omuzladı; fiili özeleştiri mi desek, hukukun kıymetine uyanma mı desek, durumu kurtarma mı desek? Bu üç figürler dışında, insan, insan hakları, demokrasi, özgürlük, hak, hukuk filan meselelerinde hükümet ve hükümetler gibi düşünmeyenler, düşünmek istemeyenler, "Devlet şiddetinin böyle kullanılması bize barış değil, daha pis savaşlar getirir" diye bilip dil dökenler, sosyal demokratlar, liberal demokratlar, demokrat Müslümanlar da saldırıyı kınadı, ölüme üzüldü, yası paylaştı. Ne iyi, diyebiliriz, ne iyi, hâlâ kirli yolların değil temiz yolların açık olmasını isteyen ne çok kişi var, o kadar da az değiliz sanki, sanki bir güç var her şeye rağmen umut verecek.

*
Fakat, fakat her ölüm aynı ölüm değil mi yoksa? Yoksa, yaptığı işleri bildiğimiz, düzgün insan olduğuna emin olduğumuz, en zor koşullarda dayanıklılığını kanıtlamış ve şu ünlü "eğitimli, kültürlü, vicdanlı, az da cüzdanlı vasat sınıfın" görsel, biyografik, söylemsel kısır ölçütlerine hitap eden ölülerle etmeyen ölüler arasında bir fark var sanki. Sanki hükümet ve devlet sözcülerinin ilan edilmiş, "kutsal ölü, sıradan ölü, lanetli ölü" kategarizasyonuna, ilan edilmemiş "çok ağlanacak ölü, az ağlanacak ölü, sırt dönülecek ölü" kategorileriyle cevap veriliyor. Bir sır vermek gerek bu gözyaşı ticaretine, siz olmasanız da Kürtler kendi ölülerine ağlayabilir, bunu bilmediğiniz için oralara kadar yoruluyorsanız, yorulmayın beyim.

Barolar Birliği Başkanı ve 80 ilin baroları, hani sık sık, "Hukuk. Hukukun üstünlüğü. Demokrasilerde şiddet olmaz. Şiddet ne kötü bir şey" nutukları atan, AK Parti döneminin hukuksuzluklarını saya saya dillerinde tüy biten o cüppeli heyet, cüppelerini çıkarıp memleketlerine döndüler Amed'den, aha şuracıkta ateş altındaki Derik'e gitmediler, o tarafa yüzlerini bile dönüp bakmadılar, sorsan yüz bile çevirebilirler, sanki.

*
"Dost düşman bilsin ki bir gider bin geliriz" diye tweet attı Barolar Birliği Başkanı, Tahir Elçi'nin tabutunu omuzladığı fotoğrafı paylaşarak. Altına da bir dostu yapıştırıverdi, "Sen ne zaman terörist oldun Metin" diye. Metin terörist oldu ama bir cenazelik, çünkü primi var bu cenazenin. Çünkü Tahir Elçi demek hak ve hukuk mücadelesi demek, sadece Amed'de, Ankara'da, İstanbul'da değil, Paris'te, Strazburg'da, Belçika'da da, onunla adın iyi anılırsa, belki tabutunu omuzlayan da hukukçu derler. O cenazede saygın hukukçular olacağını, onların hıçkıra hıçkıra ağlayacağını da biliyorsanız, prim katlanır da katlanır...

Cenazeye 80 il barosunu çağırdınız, geldiniz, öyle de geri döndünüz (elbette, Kürt illerinin baroları ve diğer illerde aynı mücadeleyi verenleri tenzih ederek, "80" çağrısına cevaben söylüyoruz); arkadaşınıza söyleyin, o kadar de terörist olamadınız. "Terör, terörist" lafı, anmayı çok sevdiğiniz tamlamada, "evrensel hukuk"ta değil ama sizin hukukta var nasılsa, kolay anlaşırsınız arkadaşınızla. "Bir gideriz bir daha da gitmeyiz" diye tercüme edebiliriz cümleyi, yeni bir aziz, yani halkla ilişkiler değeri olan cenazede buluşana kadar, esen kalın...

*
Sanki cenazesine gittikleri insanın "insan hakları, barış ve demokrasi" mücadelesini demeçleriyle övmekle tüm yükü üstlerinden attılar, bir tabut omuzladılar, hukukçuları ve ardından ağladıkları aziz insana borçları tamam oldu. Ne güzel ağladınız ama, yeni bir azizin ölümüne kadar, onun da canını alan türbülans sürsün gitsin. Vakit bulursanız, AK Parti'yi eleştirirsiniz yine.
"Hendek" diyeceksenizi, biliyoruz, "Ama hendek, ama terör..." Peki, hiç düşündünüz mü, kazmadığınız hukuki hendeklerin bir aksülameli olmasın onlar?

*
Hrant Dink tarifesi var bir de, "Hrant bizim kardeşimiz, ne iyi insandı, ama Ermeni diyasporasının oyunlarına gelmeyiz" özetli. Merhum Tahir beye de aynı tarifeden bir saygı makamı açılıyor, sanki sizin saygınıza ihtiyaç varmış gibi, diyesi geliyor insanın...

*

Derik yanıyor. Canlar ateş altında, canlar gidiyor. "Fırat'ın öte yanı"nda herkes aynı değerde değil, bir daha anlıyoruz, yaşarken de ölürken de. Yazık. Ne yazık.


28 Kasım 2015 Cumartesi

Vurulan Kürdistan

Tahir Elçi, Dört Ayaklı Minare önünde, vurulmadan az önce
Önünde vurulduğu minare Kürdistan'ın metaforuydu. Dört Ayaklı Minare. Vuran biliyordu bunu."Silah, çatışma, operasyon istemiyoruz" diyordu tam da. "Bu kadim mekânda silah, çatışma, operasyon istemiyoruz." Dört Ayaklı Minare'nin önünde, hiç değilse bir saygı mekânında çatışmasızlık talep ediyordu; Bütün Kürdistan'ta çatışmasızlık isteği karşılık bulmasa da belki bazı barış mevzileri üretilir diye. Minare, Kürdistan'ın metaforuydu. Vuran biliyordu bunu. Silahına, çatışma arzusuna, operasyon hazırlıklarına laf edilsin istemiyordu. Kurşun adres sormaz, silahı kullananın yolladığı adrese gider. Adresti. Hedef. Suikast. Kürdistan'ın kalbinde bir minare gölgesinin düştüğü alan kadar bir barış mevzii yaratmak isterken. Dört Ayaklı Minare'de, hiç değilse bu sembolik alanda, Kürdistan'ın dört parçasında olamasa da.

23 Kasım 2015 Pazartesi

Leyla Zana teslim ol, etrafın sarıldı!


Leyla Zana ne hatalar yapmış meğer. Meğer ne kötü bir iş yapmış. Nerede Leyla Zana, orada kriz. Yoksa gül gibi geçinip gidiyorduk... 




Kimi dönemin ruhuna uymadı diyor, belki de araziye uyma ihtiyacıyla. Kimi kendisini değiştirmeyi başaramadığını öne sürüyor, her şey değişti ama onun haberi yok gibilerinden.
Biri diyor ki, şov yapıyor, görünmeden yapsa ne iyi!
Biri diyor ki partisini de zorda bıraktı, partisi çok kolayda ya, çok severler ya partisini korumayı, kollamayı. Farklı ses ve tutumların bir arada olmasını da aklı almıyor elbet bu birinin.

20 Kasım 2015 Cuma

Sonsuz gözaltı

Hayrettin Eren

Bu kötü gazete yazısı dört yıl önce yazıldı. Devletin ölüm siyasetinin aramızdan aldıklarının hesabını sormak isteyen
Cumartesi İnsanları'nın Hayrettin Eren için oturduğu güne binaen.
Yarın, 21 Kasım 2015 Cumartesi günü  saat 12'de
yine oturulacak aynı yerde, aynı nedenle. 
Dört yılda devletin ölüm siyasetinde bir değişiklik mi oldu?
Mezarlar bombalanıyor, ölüler ülkeye alınmıyor, ölüler evlerinden çıkarılamıyor, buz dolaplarında saklanıyor... İzahat hep aynı, 12 Eylül ezberinin değişkeleri: "Terörle mücadele ediyoruz." 
Evet, bu bir terörle mücadele meselesi gerçekten de, devletin kendi ilan ettiği hukuka bile uymamasıyla, elindeki fiziksel ve sembolik şiddet araçlarını hiçbir kural gözetmeden pervasızca kullanmasıyla ortaya çıkan bir terör. Aklımızı, ruhumuzu ve hayallerimizi kaybetmemek için karşısında mücadeleye mecbur olduğumuz bir terör. 



5 Kasım 2015 Perşembe

Gülten Akın'dan sonraki ilk gün

Gülten Akın erkek olsaydı, bugünkü gazetelerin çoğunda manşet olurdu. Aynı gazeteler, her yıl "Bu yıl da Nobel Gülten Akın'a verilmedi" diye feryat ederlerdi. Gülten Akın erkek olsaydı, gazeteler bugün çok gözyaşı dökerdi. 
Türkiye'nin yaşayan en büyük şairi öldü dün ve bugün birinci sayfada üç sütun yer ayıran bile yoktu. 


Bir eylem ve felsefe adamı olarak Sartre


Ağır bir kitap hakkında hafif bir yazı
ya da
Varlık ve Hiçlik çevirisine övgü
EVİNDAR A. DURAN

2 Kasım 2015 Pazartesi

Fiilsiz fail: Abdullah Gül

Herkesin bir Abdullah Gül'ü var bugünlerde.
Bir tek
 Abdullah Gül'ün Abdullah Gül'ü yok.
Artık yok.
O herkesin
 Abdullah Gül'üne uygun
bir poz vermeye çalışıyor.

Siyasi sahneye prens olarak çıktı. Milli Görüş’ün ikinci kuşak yıldızı. Erdoğan olmasa, kuşağın kutupyıldızı. Erdoğan’ın arkasından, kendilerini çocuğu olarak gören Erbakan’ı bir sabah terk ettiği günden sonra, ikinci adam. Uzun yıllar öyle anıldı, kendisi de öyle sanmış, sonradan anladık ki.

Öykü aileden başladı. Elbet. Aile yadigarı siyasal İslamcı sermayeye küresel finans bürokrasisindeki deneyim sermayesini de ekleyerek bismillah demişti siyasete. Arap fonlarıyla Arapça Batı fonlarıyla İngilizce konuşabiliyordu. 1990’lar boyunca akıcı konuşan, lafı dolaştırmadan, karıştırmadan ifade eden bir profil çiziyordu. Mutedil. Mülayim. Munis. Kararlı. Sarih. Müzakereye açık. Bugünkü Abdullah Gül’ün uzun e’leri, ı’ları, yarım cümleleri, totolojileri, en çok 1990’ların Abdullah Gül’ünü hayret ettirir, doğrusu.
Kayıplara karışan bir Gül